RSS

Aylık arşivler: Kasım 2012

Siirt’in Sırrı (2012)

“Made in Europe” ve “Bornova Bornova” filmleriyle Türk Sineması’nda iyi bir çıkış yakalayan genç yönetmen İnan Temelkuran’ın kurmacadan belgesele dönüş yaparak şaşırtıp, Kristen Stevens’la beraber çektiği “Siirt’in Sırrı”, ülkemizde az sayıda çekilen uzun metraj belgesel filmler içerisinde akılda kalıcı bir yer ediniyor.

siirtin sirri

Siirt’te yaşayan 16 yaşındaki güreş sporcusu Evin Demirhan, hem başarılarıyla adından söz ettirmekte hem de kazandığı parayla 13 kişilik ailesinin geçimini sağlamakta. Siirt gibi muhafazakar bir şehirde sokakta yalnız başına bile gezemeyen Evin’in bu seçiminin nasıl tepkiyle karşılandığına, ailesinin başlangıçta karşı çıkmasına rağmen başarısını ve azmini görünce desteklemeye karar verdiğine şahit oluyoruz. 2010’da kendi kulvarında Avrupa Şampiyonu olan ve Dünya Şampiyonası’nda da Türkiye’yi temsil ederek 3. olan Evin, yaşadığı tüm olumsuz faktörlere ve maddi imkansızlıklara rağmen azmin gücünü gözler önüne seriyor.

Filmde de belirtildiği gibi, “güreş” gibi fiziksel olarak zor ve yorucu bir meslekte başarı kazananların hemen hemen tamamının fakir semtlerden ve yokluk içinde yaşayan insanlardan çıkması elbette tesadüf değil. Genelde ailelerine bakma isteğiyle ve tüm dünya tarafından tanınacak, saygı duyulacak bir sporcu olabilme arzusuyla ortaya çıkan bu hissi Evin de yaşıyor elbet. Küçük yaşına karşı, o kadar büyük bir azmi, inadı, hırsı, neşesi, yaşama sevinci, sempatikliği var ki Evin’in. Evet, sempatik, hatta sempatiklikte bu sene Beasts of the Southern Wild (2012) filmindeki performansıyla adından söz ettiren “Quvenzhane Wallis”le yarışır. Üstelik Wallis’in sempatikliği bir oyun, bir kurguyken, Evin %100 gerçek!

evin_demirhan

Gelelim, Siirt’in Sırrı’nın Adana Altın Koza Film Festivali’nde “Kurmaca” adaylar arasından sıyrılıp “En İyi Kurgu” ödülüne layık görülmesine. Bir belgesel filmin, kurmaca filmi geride bırakarak “Kurgu” ödülüne uzanması pek sık görülebilecek bir şey değil, bu yüzden oldukça şaşırtıcı bir durum. Siirt’in Sırrı’nın kurgusunda açıkçası herhangi bir belgesel filmden farklı olarak değişik bir kurgu akışı yok. Kurguya yeni bir soluk falan da getirmiyor. Fakat başından sonuna bu azim öyküsünü büyük bir merakla izlettirmeyi başarıyor. Öyle ki, festivallerde genelde hemen hemen her filmde en az birkaç kişi mutlaka dayanamayıp dışarı çıkar. Bu, filmi beğenmediğinden de olabilir, tuvalet ihtiyacı nedeniyle de. Fakat Siirt’in Sırrı’nda tek bir kişi bile 99 dakika boyunca hem dışarı çıkmadı, hem de film bittiğinde salondakilerin %95’inin suratında bir tebessüm vardı. “Kurgu” ödülünü kazanmanın “sırrı”nın burada yatması olağan. Fakat farklı bir nedene de dayandığını düşünüyorum.

Özellikle ülkemizde minimalist sinemanın patlama yaşadığı bir dönemde olduğumuz gerçeğin ta kendisi. Genellikle 10-15 plan çekerek bitirilen, bu yüzden kurguya da pek ihtiyacı kalmayan “sanat filmi denemeleri!” nin festivallerde kol gezmesi, “iyi bir sanat filmi” olsa bile “demirbaş örnekler” haricinde “kurgusal” açıdan izleyiciyi her saniyesinde hikayenin içerisine bütünlük sağlayarak dahil edebilen örneklere sık rastlanmaması bunda en büyük etken. Bu yüzden hem belgesel gerekliliklerini başarıyla yerine getiren hem de seyirciyi bunun içine sürükleyerek sonuna kadar dahil eden Siirt’in Sırrı’nın bu başarıya ulaşmasının tesadüf olmadığı kanısına varmak mümkün.

10927505746

İnan Temelkuran’in bir sonraki projesini merakla beklememek elde değil. Yeni projesinde kurmacaya geri döneceğini belirten Temelkuran, Türk Sineması’na farklı alanlarda önemli yapıtlar vermeye devam edeceğe benziyor.

7.2 / 10

Reklamlar
 

Etiketler: , , ,

The Master (2012)

Günümüzün Stanley Kubrick’i olma yolunda emin adımlarla ilerleyen genç usta Paul Thomas Anderson, “az ama öz filmografisi”ne baştan sona “gerçek sinema” kokan bir başyapıt daha armağan ediyor.

Tipik bir Paul Thomas Anderson karakteri olan savaş gazisi Freddie Quell (Joaquin Phoenix), psikolojik ve fiziksel olarak sorunlu, su gibi alkol tüketen, hiçbir işte tutunamayan, çıldırmanın eşiğinde, kavgacı, çaresiz, yaralı bir figür. Savaş sonrasında bir türlü oturtamadığı kişiliği boşlukta kalan Quell, kaçak bindiği ışıl ışıl parlayan bir teknede karşısına çıkan ve “The Cause” adında yeni bir dinsel örgütlenme kuran yazar, doktor, filozof ve “efendi” Lancaster Dodd (Philip Seymour Hoffman) ile tanışır. “Ak” ve “kara” kadar birbirinden farklı bu iki adam, “usta-çırak”, “baba-oğul”, “efendi-köle” ve “dostluk” ilişkisi ekseninde bir hayata başlarlar.

Filmdeki “The Cause” tarikatının “Scientology” olup olmadığı merak konusuydu. Bu sorunun cevabı hem “evet” hem “hayır”. “Scientology” tarikatından ilham alındığı kendisini belli ediyor fakat “din”, “inanç”, “körü körüne bağlılık” gibi konularda oldukça evrensel bir bakış sunuyor “The Master”. Bunu yaparken de sinema tarihine her zaman hatırlanacak “anti-kahramanlar” hediye ediyor.

Bir yanda “ehlileştirilmeye çalışılan” Freddie Quell, diğer tarafta ise karizmatik din adamı Lancaster Dodd… Bu iki karakterin hep hatırlanacak olmasının en büyük sebepleri kuşkusuz Joaquin Phoenix ve Philip Seymour Hoffman’ın üstün ötesi performansları. 2007’de There Will be Blood’da Daniel Day-Lewis’in yaptığını bu sefer The Master’da Joaquin Phoenix yapıyor ve karakterini mimikleriyle, duruşuyla ve vücut diliyle sentezleyip adeta yaşayarak en güçlü karakter oyunculuklarından birine imza atıyor. Oynadığı her role ayrı bir karakter, bir duruş katan Philip Seymour Hoffman’ın aksanından giyimine kadar yayılan karizması ve oyunculuğu da unutulacak cinsten değil.

70 mm ile çekilen The Master, eski zamanlara atıfta bulunarak “gerçek sinema algısı”nı diri tutarken, son yılların en özenli, akılda kalıcı sinematografilerinden birine imza atıyor. Bu sinematografi, akılda kalıcı o kadar çok sahneye imza atıyor ki… Çıplaklığın hakim olduğu “The Cause töreni”, tarihi tuvaletin kırılması (ki bu planlanmamış bir sahneymiş ve tuvalet kırıldığı için Paul Thomas Anderson çok azar işitmiş), köpeğiyle oynayan bir efendiyi andıran ikilinin yerlerde sarılıp boğuşması ve sinema tarihine geçeceğini düşündüğüm, göz kırpmadan yapılan sorgu-terapi sahnesi. Bu sahnelere bir de Johnny Greenwood’un tekinsiz müzikleri eklenince ortaya büyüleyici bir sinema deneyimi çıkıyor.

The Master’ın “En İyi Film”, “En İyi Yönetmen”, “En İyi Erkek Oyuncu”, “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu”, “En İyi Sinematografi” ve “En İyi Özgün Senaryo” dalları olmak üzere 6 dalda Oscar adaylığı şimdiden kesin gözüküyor. “En İyi Kurgu”, “En İyi Sanat Yönetimi”, “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu”, “En İyi Müzik”, “En İyi Kostüm Tasarımı” gibi dallarda da adaylık şansı yüksek.

9.5 / 10

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 28, 2012 in 2012, Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , , , ,

Rough Cut (2008)

Yönetmenliğinde Hun Jang, senaryosunda ise Kim Ki-Duk imzasıyla dikkat çeken “Rough Cut / Kaba Kurgu”, orijinal senaryosu, renkli karakterleri ve stilize dövüş sahneleriyle Kore sinemasının seçkin örnekleri arasında yer alıyor.

Lee Kang-Pae bir mafya örgütünün üst düzey elemanıdır. Aktör olmak istemiştir fakat şartlar olmasına engel olmuştur. Dövüş filmlerinin yıldızı Jang Soo-ta’nın ve onun oynadığı filmlerin büyük bir hayranıdır. Film yıldızı Jang Soo-ta ise şöhret olmanın getirdiği baskılar sebebiyle gerçek hayatta çok sinirli bir kişilik haline gelmiştir. Son filmlerinin çekiminde sinirlenip filmin diğer oyuncusunu döverek hastanelik edince, hiçbir aktör onunla çalışmak istemez. Son filmi yarıda kalmıştır ve başka bir oyuncuyla baştan çekilmek zorundadır. Tesadüfen bir barda olaylı bir şekilde Lee Kang-Pae ile tanışan Jang Soo-ta, ondan kendisiyle filmde oynamasını ister. Lee Kang-Pae, setteki dövüş sahnelerinin tamamında gerçekten dövüşmeleri şartıyla kabul eder. Jang Soo-ta’nın seçim şansı yoktur ve kabul etmek zorundadır.

Filmin senaryosuna ve genel yapısına baktığımızda, senaryonun Kim Ki-Duk’tan çıkması aslında şok edici bir şey. Çünkü “eğlencelik film”, “güldürü ögeleri” ve “bol aksiyon!?” Kim Ki-Duk’un kendi sinemasıyla uzaktan yakından alakası olmayan şeyler. Bu da minimalist yönetmen Kim Ki-Duk’un aklında kendi tarzı dışında popüler sinemaya dair fikirler de olduğunu fakat bunu kendi sinemasına uyarlayıp risk almaktansa başka yönetmenlere çektirdiği fikrini akla getiriyor. 2011 yılında “Poong-san-gae” adlı bir filmin daha sadece senaryosunu ele alması da bu fikri güçlendiriyor.

Ülkemizde !f Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali kapsamında da gösterilmiş olan “Rough Cut”, Kim Ki-Duk’un asistanlığı yapmış Hung Jang’ın ilk yönetmenlik denemesi. İlk yönetmenliğinde ustasının bir senaryosunu filme çekmesi de güzel bir his olsa gerek. Zira “Rough Cut” çoğu kişiyi memnun eden, kimi zaman eğlenceli, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman ise aksiyona doyuran bir film. Hun Jang, 2010 yapımı 2. filmi “Secret Reunion”da da  bu “eğlence – hüzün – aksiyon” kombinasyonunu sürdürerek bu tarzda filmler çekeceğinin sinyallerini vermeye devam ediyor.

7.5 / 10

 

Etiketler: , , , , ,

18. Gezici Festival’de Görülmesi Gereken 10 Film

30 Kasım – 6 Aralık tarihleri arasında Ankara’da “Kızılay Büyülü Fener Sineması” ve “Alman Kültür Merkezi”nde  gerçekleşecek olan  18. Gezici Festival’in yaklaşmasıyla bir festival heyecanı daha sardı. Bu yıl Gezici Festival’de “Dünya Sineması”, “Türkiye 2012”, “Tuncel Kurtiz’in ‘Bir Daha, Bir Daha İzlediği Filmler”, “Savaşla Büyümek”, “Üretim Hatası”, “Kısa İyidir”, “Büyülenmenin Ötesinde: Larry Jordan’ın Filmleri” ve “Çocuk Filmleri: Hollanda” bölümleri bulunmakta.

Gezici Festival’e gitmek isteyenler için yol gösterecek bir rehber olmasını amaçlayarak program içerisinde “kesinlikle görülmesi gereken 10 film” listesini ele aldım. Not:Türkiye’de vizyon yüzü görmüş filmleri ( Yeraltı, Araf, Babamın Sesi, Lal Gece) ve eski klasikleri ( Il gattopardo, Nashville, All That Jazz) listeye almadan bir değerlendirme yaptım.

1) Küf (2012) – Ali Aydın (94 dk) 

Bu yıl Venedik Film Festivali’nden “Geleceğin Aslanı” ve Selanik Film Festivali’nden “Gümüş İskender” ödülleriyle dönerek uluslararası arenada gururumuzu kabartan Küf, aldığı ödüllerle ve eleştirmenlerin beğenisini kazanmasıyla dikkat çekmekte. Ülkemizde sayısı gün geçtikçe fazlalaşan “minimalist sinema” örneğine katkılarını, Ercan Kesal ve Tansu Biçer’in çok konuşulan performanslarını görmek açısından izlenmeli.

2) Zerre (2012) – Erdem Tepegöz (80 dk) 

Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden “En İyi İlk Film”, “En İyi Yönetmen”, “En İyi Sanat Yönetimi”, “Siyad En İyi Film” ve Malatya Film Festivali’nden “En İyi Kadın Oyuncu – Jale Arıkan”, “En İyi Kurgu” ödülleriyle dönen Zerre, eleştirmenler tarafından bu yılın az sayıda beğenilen filmlerinden biri. Özellikle Altın Portakal’da kendisine “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü verilmediği için büyük bir kesim tarafından prototesto edilen ve performansı çok övülen Jale Arıkan’ı görmek için izlenmeli.

3) Devir (2012) – Derviş Zaim (75 dk) 

Usta yönetmen Derviş Zaim’in tamamen amatör oyuncularla çalıştığı son filmi “Devir”, festivallerde henüz kayda değer bir ödüle layık görülmese de, Derviş Zaim filmografisinde farklı bir yerde durması, insan-doğa ilişkisini incelemesi ve yönetmenin daha önceki filmlerine hiç benzemediğinin söylenmesi sebebiyle izlenmeli.

4) Siirt’in Sırrı (2012) – İnan Temelkuran, Kristen Stevens (89 dk) 

“Made in Europe” ve “Bornova Bornova” filmleriyle önemli yönetmenler adına arasını yazdıran İnan Temelkuran’ın 3. kurmacasını beklerken bir anda bir belgeselle ortaya çıkması şaşırtıcı. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Belgesel”, Adana Altın Koza Film Festivali’nde ise “En İyi Kurgu”, “Jüri Özel ” ve “Jüri Özendirme” ödüllerine layık görülen film, hem İnan Temelkuran’ın tür değişimine gitmesi, hem de bir belgeselin, kurmacaların arasından sıyrılarak “kurgu” ödülünü kazanması açısından izlenmeli.

5) Şimdiki Zaman (2012) – Belmin Söylemez (110 dk) 

İstanbul Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu – Sanem Öge”, Adana Altın Koza Film Festivali’nde ise “Yılmaz Güney Özel”, “Film-Yön Jürisi Özel” ve “Siyad En İyi Film” ödüllerine layık görülen “Şimdiki Zaman” da eleştirmenler nezdinde senenin en iyi Türk filmlerinden biri olarak görülmesiyle, hem de sinemamızda güçlü örnekleri az olan “kadın hikayesi” sebebiyle izlenmeli.

6) Amour / Aşk (2012) – Michael Haneke (127 dk) 

Usta yönetmen Michael Haneke’nin bu yıl Cannes Film Festivali’nden “Altın Palmiye” ödülüyle dönen, senenin en iyi filmleri arasında gösterilen ve çarpıcılığıyla çok konuşulan “Aşk”ını Filmekimi’nde kaçıran ve 28 Aralık’taki vizyon tarihinden önce izlemek isteyenlere 2. bir fırsat daha. “Yaşlanma korkusu” olanlara tavsiye edilmez.

7) Beasts of the Southern Wild / Düşler Diyarı (2012) – Benh Zeitlin (92 dk) 

Cannes, Sundance, Seattle, Los Angeles ve Deavuille Film Festivali’nde aldığı ödüllerle bu senenin “ödül canavarı”na ve yılın en hit filmlerinden birine dönüşen “Düşler Diyarı”, benzerini bir daha uzun yıllar görememe ihtimalimiz olduğu ustalıklı bir “sinema büyüsü” olduğu için izlenmeli. Vizyon tarihi 23 Ocak 2013 olan filmi erkenden izlemek isteyenler  için bir fırsat daha. Kaçırılmamalı!

8) No (2012) – Pablo Larrain (110 dk) 

Cannes Film Festivali’nde “Sanat Sinema” ve Malatya Film Festivali’nde Uluslararası En İyi Film” ödülüne layık görülen No, senenin en beğenilen filmlerinden biri olması ve Gael Garcia Bernal’ın performansını görmek açısından izlenmeli. Özellikle politik-gerilim severler kaçırmamalı.

9) Dae gi eui wang / Domuzların Kralı (2011) – Sang-ho Yeun (97 dk) 

Güney Kore sinemasından çıkan bir animasyon / canlandırma film olan “Domuzların Kralı”, Busan ve Fantasia Film Festivalleri’nde aldığı “En İyi İlk Film”, “En İyi Yönetmen”, “NETPAC” gibi ödüllerin sahibi. Okulda şiddet üzerine sert ve çarpıcı bir yapım olan film, türün meraklıları tarafından izlenmeli fakat çocuklara göre bir animasyon / canlandırma olmadığını söylemeliyiz.

10) Parada / Onur Yürüyüşü (2011) – Srdan Dragojevic (115 dk) 

Berlin Film Festival’nde “Kiliseler Birliği Özel Mansiyon”, “Panorama İzleyici Ödülü” ve Torino Gay ve Lezbiyen Film Festivali’nde”İzleyici Ödülü”ne layık görülen film, bu sene “eşcinsellik” olgusu üzerine yapılmış en etkili filmlerden biri olması sebebiyle izlenmeli.

NOT: “Tuncel Kurtiz’in Bir Daha, Bir Daha İzlediği Filmler” bölümünde gösterilecek tüm filmler ile “Türkiye 2012” bölümünden vizyon şansı yakalamış “Yeraltı”, “Araf”, “Babamın Sesi” ve “Lal Gece” henüz izlememiş olanların kaçırmaması gereken filmler.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Hugo (2011)

Her ne kadar en başta çocuk filmi olarak lanse edilse de, tüm sinefillerin ve özellikle George Melies hayranlarının görmesi gereken bir film. Çünkü hiçbir çocuk filminde sinema tarihi için nimet değerinde özellikler barındıran bir yapıya daha önce rastlamadım.

Hugo Cabret, Paris tren istasyonunun duvarları arasında gizlice yaşayan ve saatlerin düzgün çalışmasından sorumlu olan kimsesiz bir çocuktur. Bir müze yangınında saat ustası babasını kaybeden Hugo, ondan yadigar kalan bir “automaton”u da gizlice tamir etmeye çalışır. Bu arada Paris tren istasyonunun güvenlik görevlisinden sürekli saklanır, oyuncak dükkanı sahibi Bay Georges’tan (Méliés) çaktırmadan mekanik parça aşırır. Bir gün Georges’un manevi kızı Isabella ile tanışması Hugo’ya yeni bir dünyanın kapılarını daha açacaktır…

Scorsese’nin yönetmenlik başarısı kesinlikle had safhada. Renkler, kadrajlar, dekorlar, ışıklar, ayrıntılar… Ve hiçbir filmde 3D teknolojisi bu kadar hayati bir amaç için kullanılmamıştı. Scorsese’nin en şaaşalı yapımlarından biri olduğuna kuşku yok. Scorsese’nin Melies hayranlığına bir lütfu adeta lakin işin senaryo tarafında çoğu yerin aksadığını düşünüyorum.

Öncelikle filmi iki yarıya ayırmak gerekiyor. İlk yarı: Hugo Cabret, İkinci Yarı: George Melies. İlk 1 saat boyunca şahsi fikrime göre oldukça tempo sorunu yaşayan film, sürekli neden orada olduklarına bir türlü anlam veremediğimiz yan karakterlerden medet umuyor. Asıl konuya bir türlü giremiyor. Asıl amacını ise filmin ikinci yarısı başladıktan sonra gösteriyor. Sinematografisinin mükemmeliyetçiliği gerçekten takdire şayan ( bu konuda Robert Richardson’un elini öpmek lazım), teknik açıdan kusursuz bir yapım olmasına karşın, John Logan’ın yazdığı senaryoda o kadar çok şey gözüme battı ki…

Özellikle filme en büyük zararı veren kişi kesinlikle Sacha Baron Cohen olmuş. Sacha Baron Cohen’in karakterini komple filmden çıkardığımızda filmin hiçbir şey kaybetmeyeceğini, aksine daha başka şeylerle doldurularak çok şey kazanacağını düşündüm. Ayrıca bir tren istasyonunda geçen filmde, tren istastyonunda gözümüze sokulan amaçsız bütün yan karakterlerin hepsinin finaldeki sahnede yer alması gözüme fazla hikayevari gibi geldi. Çünkü yan karakterlerin hiçbirisinin karakterinden Melies fanatiği olmalarını bırakın, sinemayla uzaktan yakından alakaları olmadıkları anlaşılıyor.

Sonuçta Scorsese sinema sanatına çok önemli bir yapıt hediye etmiş. Senaryo bazında çok göz tırmalayan sahneler olsa da, filmin ikinci yarısındaki Melies bölümleriyle gözlerimizden iki damla yaş süzülmesine sebebiyet verdiği için Scorsese’ye sonsuz teşekkür borçluyuz…

Not: Keşke filmin adı en başta tasarlandığı gibi “Hugo Cabret” olarak kalsaydı. Hem daha karizmatik olurdu, hem de Tolga Abi’nin “Hugo”sunu bizlere hatırlatmazdı. Zira google’a “Hugo” yazıldığında %95 oranında çıkan görseller hala çocukluk kahramanımız “Hugo”ya ait.

7.8 / 10

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 21, 2012 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , ,

A Moment to Remember (2004)

Güney Kore’li yönetmen John H. Lee’nin yönettiği, başrollerinde Woo-sung Jung, Ye-jin Son ve Jong-hak Baek’in yer aldığı “Hatırlanacak Bir Anı”, genellikle izleyenleri gözyaşlarına boğan ve ciddi bir hayran kitlesi bulunan bir yapım.

Umutsuz bir aşkın peşine düşen ve unutkanlık sorunları yaşayan Su-jin, bir dizi tesadüfler ve inatlaşmalar sonucunda Cheol-su ile tanışır ve birbirlerine aşık olurlar. Mutlu bir şekilde ilerleyen ilişkileri, Su-jin’in umutsuz bir hastalığa yakalanmasıyla, “aşk”ın en sağlam dayanağı olan “anılar”ını yitirmeye başlamasıyla trajik bir yöne doğru savrulacaktır.

Yeşilçam filmlerinde çokça rastladığımız bir konu ve duygusallık anlayışını Kore sinemasının kendine has ritmi, görselliği, müzikleri ve naif yapısıyla harmanlayıp, bazen klişelerden bile güçlü sinema duygusu çıkarılacağını kanıtlayan film, ayrıca Güney Kore’nin Grand Bell Ödülleri’nde “En İyi Senaryo” ödülüne layık görülmüştür.

Günümüzde Özcan Deniz’in “Evim Sensin” adında gün geçtikçe “Issız Adam” gibi popülerleşen ve %95’i genç kızlardan oluşan bir kitleyi arkasına aldığı re-make yapımı vizyondayken, “A Moment to Remember”ı bugünlerde izlemeye ve izlettirmeye daha çok ihtiyaç var.

7.6 / 10

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 20, 2012 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , ,

Amour (2012)

“Çocukken bir gün herkesin öleceğini duyduğumda dehşete düşmüştüm.” diyen Haneke’nin bu hissi, “yaşlılık” dönemi olarak adlandıracağımız sinemasında yüksek dozda bir duygusal-drama vadediyor.

80’li yaşlardaki George ve Anne, yaşlarına rağmen kültürel ve sanatsal etkinliklere katılmaktan geri kalmayan bir çifttir. Anne, bir gün yaşlılığın etkisiyle hastalanmaya başlar. Ağır ağır ölüme giden bu yolda George, en büyük dayanağı olan “aşk”la Anne’e bakmaya başlayacaktır.

Ülkemizde 11. Filmekimi kapsamında gösterilen ve Cannes Film Festivali’nden “Altın Palmiye” ödülüyle dönen film, yaşlı bir çift olan George ve Anne’i “aşk”, “sevgi,” ölüm” ve “yaşlılık” temaları üzerinden merkeze alıyor. Haneke’nin önemli eserleri arasında adını anabileceğimiz Amour, Haneke’nin de sinemasal olarak “sadelik” dönemecine girdiğinin bir kanıtı.

Ağırlıklı olarak bir evin içerisinde geçen film, “sıkışmışlık”, “hapsolmuşluk”, “çaresizlik” hissini ölümü andıran tekinsiz ve depresif atmosferiyle yoğun bir şekilde hissettiriyor. Jean Louis – Trintignant ve Emmanuelle Riva’nın kusursuz oyunculukları ise kuşkusuz “Amour”un etkisini onlarca kat yükselten en büyük etken. Güvercin sahnesi ise şimdiden hafızalara kazınmış durumda.

9 / 10

 

Etiketler: , , , , ,