Cut (2011)

İran’lı yönetmen Amir Naderi’nin Japonya’da Japon oyuncularla çektiği filmi Cut, “suç filmi”, “aksiyon filmi”, “dram filmi” kalıplarını “sinema sevgisi” ile birleştirerek izleyiciye oldukça farklı bir deneyim vadediyor.  Yavaş bir tempoda başlayıp gitgide temposunu yükselten film, verdiği anlamlı mesajların yanı sıra izleyiciye geçen yıl “The Artist” ve “Hugo”dan sonra sinema sevgisini hatırlatan 3. film oldu. Fakat filmin derdi ne Artist gibi sessiz döneme nostalji yapmak, ne de Hugo gibi sadece belirli bir üstadı anmak.

Sinemayı salt eğlence aracı olarak gören ve sinemanın büyüsünü kaybettirmeye başlayan kişilere kin kusan bir sinemacı olan Shuji’nin hayatı, abisinin öldürüldüğünü öğrenmesiyle çıkmaz bir döngüye girer. Shuji’nin abisi mafyaya 12 milyon yen borçlanmıştır ve Shuji bu parayı iki hafta içerisinde ödemelidir, yoksa abisi gibi öldürülecektir. Parası olmayan Shuji çareyi para karşılığı mafya elemanlarından dayak yemekte bulur. Borcu tamamen ödenene kadar yiyeceği dayaklar için tutunacak tek dayanağı ise saygı duyduğu filmleri hatırlamaktır.

Cut, sinemayı günümüzde salt eğlence aracına dönüştüren filmlere adeta ateş püskürüyor ve ana karakterin dayak yerken hatırladığı, en sevdiği 100 filmi tanıtırken sinema tarihinin önemli filmlerine ve üstadlarına saygı duruşunda bulunuyor. Finale doğru şiddet dozunu iyice arttıran film, böyle şiddetli bir sinema sevgisi bulunan insanı, adeta şiddete boğarak müthiş bir ironi yaratıyor.

 Japon filmlerinden alışık olduğumuz “tekdüze şiddet”,  İran sinemasının izlerini taşıyan “mesaj odaklı” bir yapıyla birleşerek Cut’un kendine has kurgusal ritmini oluşturuyor. Son 15 dakikalık sekansta ise yumrukların, kanların ve “gerçek sinema”nın sergilendiği, sinema tarihine geçecek kadar orijinal bir kurgu akışı başlıyor.

Peki, İranlı olmasına rağmen uzun yıllar önce ülkesini terk eden yönetmen Amir Naderi, Cut’u neden Japonya’da Japon oyuncularla çekmek istedi? Bu sorunun cevabının Japonya’nın toplumsal ve kültürel zemininde yatmakta olduğunu ve üç temel sebebe dayandığını düşünüyorum:

Birincisi; kendini sektörde ispat etmeye çalışan genç yönetmenlerin boğuştuğu zorlukları Akira Kurosawa, Kenji Mizoguchi, Yasujiro Ozu gibi sinema üstadları çıkarmış güçlü bir ülkenin toplumsal zemininde işleyerek tezatlık yaratmak. İkincisi;  30 milyonun üzerindeki nüfusuyla başkent Tokyo’nun, dünyanın en büyük metropoliten alanını oluşturması. (Shuji’nin elinde megafonla haykırışlarını metropol kalabalığında kimsenin umursamaması ve Shuji dayak yerken araya giren lüks bina görüntüleriyle kapitalizme yapılan vurgu). Üçüncüsü;  Japonya’nın bolca şiddet ve kan içeren bir film için sinemasal anlamda en uygun ülkelerin başında gelmesi.

Böylelikle “The Artist”  ve “Hugo” ile başlayan “sinema sevgisi” fırtınasını “Cut” tüm hızıyla devam ettirmiş oluyor, hem de çok daha akılda kalıcı bir şekilde. Bizlere de devamının geleceğini bildiğimiz bu tür filmlerin çoğalmasını umut etmek, usta yönetmenlerimizin mezarlarını ziyaret etmek ve “gerçek sinema” için savaşıp gerekirse Shuji gibi dayak yemek kalıyor.

8.6 / 10

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s