RSS

Aylık arşivler: Aralık 2012

2012 Yılının En İyi 20 Filmi

2012’yi geride bırakmışken geleneksel listeyi yapmanın zamanı geldi. Sinema açısından oldukça verimli bir yıl olan 2012, birçok başyapıtlara ve çok iyi filmlere sahne oldu. Değerlendirmeyi yaparken 2011 çıkışlı hiçbir filmi listeye almadım. Tamamen 2012 çıkışlı filmler üzerinden genel bir değerlendirme yaparak listeyi hazırladım. İyi okumalar…

1) Holy Motors (2012) – Leos Carax

Holy Motors, hem Leos Carax’ın kariyerinin, hem de 2012’nin en iyi filmi. Milyonda bir gelecek “sinefil” bir sanat eseri olan film, ”gizem”, “drama”, “bilimkurgu”, “müzikal”, “gerilim”, “kara mizah”, “fantazya” gibi geleneksel “tür filmi” kalıplarını deneysel atmosferiyle destekleyip sinemasal bir şölene çevirmesiyle benzersiz bir “sinemasal sarhoşluk” yaratmakta.

holy

Puanı: 10/10

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2012/12/09/holy-motors-2012/

2) The Master (2012) – Paul Thomas Anderson

Günümüzün Stanley Kubrick’i olma yolunda emin adımlarla ilerleyen genç usta Paul Thomas Anderson’un son başyapıtı olan The Master, “gerçek sinema algısı”nı diri tutan görsel yapısıyla, iz bırakan anti-kahramanlarıyla ve güçlü mü güçlü oyunculuklarıyla yılın zihinlerde en çok iz bırakan başyapıtlarından.

the master

Puanı: 9,5 / 10

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2012/11/28/the-master-2012/

3) Dupa Dealuri / Beyond The Hills (2012) – Cristian Mungiu

Cristian Mungiu’nun “ustalık eseri” olarak adlandırabileceğimiz “Dupa Dealuri”, Romanya’nın “Bir Zamanlar Anadolu’da”sı niteliğinde. Süre, biçim ve göstergebilimsel açıdan “BZA” ile çokça benzeşen film, güçlü senaryosu ve karakterleriyle senenin unutulmayacak işlerinin başında geliyor.

dupa

Puanı: 9.4 / 10

4) Anna Karenina (2012) – Joe Wright

Edebiyat uyarlamalarının ustası diyebileceğimiz yönetmen Joe Wright, Anna Karenina’yı “müzik”, “edebiyat” ve “tiyatro”yla harmanlayarak, geçen yılki “Wuthering Heights” (2011) örneği gibi yapıbozucu, postmodern bir uyarlama şaheserine imza atıyor. Güçlü oyunculuklarıyla ve görkemli, şatafatlı, benzersiz sinemasal yapısıyla yılın en iyilerinden.

anna

Puanı: 9,4 / 10

5) Django Unchained (2012) – Quentin Tarantino

Tarantino, filmlerinin vazgeçilmez ögeleri olan “nev-i şahsına münhasır karakterler”i, “tadına doyum olmayan diyaloglar”ı ve “kan-şiddet bileşimi”ni “blaxploitation*” aracılığıyla Sergio Leone ve Sam Peckinpahvari bir “western konsepti”ne transfer ediyor. Bu da uzun süreli, lezzetli diyaloglu, enteresan karakterli, enfes müzikli Tarantino halkalarının en iyilerinden biri olmaya yetiyor da artıyor bile.

django unchained

Puanı: 9.2 / 10

6) Blancanieves (2012) – Pablo Berger

Pablo Berger, “melodramatik ögeler”in ağır bastığı bir hikaye ekseninde bildiğimiz “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” metnini, 1920′lerin İspanya’sındaki boğa güreşleri ve “sessiz sinema” ile birleştirerek yapıbozumuna uğratan bir “sessiz sinema klasiği”ne imza atıyor. Sessiz sinemaya saygı niteliğindeki günümüz filmleri içerisinde unutulmayacak bir konuma yerleşeceği şimdiden kesin.

blanca

Puanı: 9,2 / 10

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2012/12/21/blancanieves-2012/

7) Amour (2012) – Michael Haneke

“Çocukken bir gün herkesin öleceğini duyduğumda dehşete düşmüştüm.” diyen Haneke’nin bu hissi, “yaşlılık” dönemi olarak adlandıracağımız sinemasında yüksek dozda bir duygusal-drama vadediyor. 2012’nin ödül fatihi “Amour”, güçlü oyunculukları ve tekinsiz,depresif atmosferiyle yılın en iyi işlerinden biri.

amour-4DD2-BC80-3B60

Puanı: 9 / 10

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2012/11/20/amour-2012/

8) La Leggenda di Kaspar Hauser (2012) – Davide Manuli

Ülkemizde çok az kişi tarafından görülen bu postmodern Kaspar Hauser uyarlaması’nı Davide Manuli, zeki bir sinemasal yetkinlikle ele alarak unutulmayacak bir “kült” ortaya çıkarıyor. Fellinivari gerçeküstücülüklerle donatılan “Kaspar Hauser Efsanesi” absürdlükte sınır tanımayan siyah-beyaz yapısıyla kuşkusuz yılın en önemli filmlerinden biri.

la leggenda

Puanı: 8,8 / 10

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2012/11/17/la-leggenda-di-kaspar-hauser-2012/

9) Cloud Atlas (2012) – Andy Wachowski, Lana Wachowski , Tom Tykwer

Birbirinden farklı altı zaman diliminde geçen hikaye örgüsünü temasal bir bütünlükte birleştiren Cloud Atlas, 172 dakikalık bir “paralel evren bilimkurgusu”nu “destansı blockbuster yapısı”yla birleştirerek “sanatsal izleyici” haricinde “popüler kitle”yi de su gibi akıp geçen bir “dünya atlası”nın içerisine almayı başarıyor. Yılın en zor kurgu çalışmasına da imza atarak bilimkurgu sineması içerisinde önemli bir konuma yerleşiyor.

Cloud Atlas

Puanı: 8,7 / 10

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2012/11/12/cloud-atlas-2012/

10) Laurence Anyways (2012) – Xavier Dolan

Henüz 24 yaşında olmasına rağmen 3 harikulade film ortaya çıkaran Xavier Dolan’ın en uzun ve en iyi filmi olan Laurence Anyawys, LGBT sineması içerisinde biçimsel ve estetiksel açıdan çok farklı bir yeri hakediyor. Video/reklam/klip estetiğini moda katalogu gibi görseller ve enfes müziklerle süsleyen Dolan, Suzanne Clement gibi harikulade bir oyuncuyu da tanımamızı sağlıyor.

laurence anyways

Puanı: 8.6 / 10

11) Life of Pi (2012) – Ang Lee

Ang Lee filmografisinin kuşkusuz en özel işlerinden biri haline gelecek olan “Life of Pi”, büyüleyici sinemasal bir şölen niteliğinde. Claudio Miranda’nın yarattığı eşsiz güzellikteki sinematografi harikası kareler akıllardan çıkacak gibi değil. Ayrıca, son yılların klişesi olan “dostluk hikayesi”ne evrilmediği için de büyük bir saygıyı hakediyor.

life-of-pi-3d-poster

Puanı: 8.6 / 10

12) Wreck-It Ralph (2012) – Rich Moore

“Wreck-It Ralph”, hem 90′larda çocuk olup “atari kültürü”nü yaşamış olan kişiler için büyük bir “nostalji” olanağı sağlıyor, hem de yarattığı “oyunlararası evren” ile tıpkı “Toy Story” gibi bambaşka bir dünyanın kapılarını aralıyor. Rich Moore, “oyun içinde oyun”, “evren içinde evren”, “sistem içinde sistem” şeklindeki zincirleme yapısıyla bu “alternatif dünya tasviri”nin hakkını fazlasıyla vererek yılın açık ara en iyi animasyonuna imza atıyor.

wreck it ralph2

Puanı: 8.6 / 10

13) Tabu (2012) – Miguel Gomes

Eskiden bir sinema eleştirmeni olan sonradan yönetmenliğe dönen Miguel Gomes’in yönettiği Tabu, senaryo ve kurgunun bildiğimiz tüm kurallarını tersyüz ederek “sinemaya getirdiği yeni bakış açısı” ile senenin en sıradışı filmlerinden biri olmayı başarıyor. Sinema tarihinin usta yönetmenlerine yaptığı “usta işi göndermeler” ile de “sinemaya saygı duruşu” açısından “Holy Motors” ile akraba oluyor.

tabu

Puanı: 8,4 / 10

14) Beasts of the Southern Wild (2012) – Benh Zeitlin

Aldığı ödüllerle hem eleştirmenleri hem izleyiciyi memnun ederek 2012’nin “hit” filmlerinden biri olmayı başaran “Düşler Diyarı”, Quvenzhane Wallis’in müthiş sempatisi ve oyunculuğuyla, akıllardan çıkmayan müzikleriyle ve en önemlisi son yılların en ustalıklı işlerinden biri olan şahane sinematografisiyle tam bir görsel ve işitsel şölen niteliğinde.

beasts

Puanı: 8,3 / 10

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2012/11/20/beasts-of-the-southern-wild-2012/

15) Cosmopolis (2012) – David Cronenberg

Kapitalist sistemi bir nevi “laf tiyarosu” eşliğinde aktaran yapıbozucu anlatım stilini hikayenin amacına uygun kadrajlarla, ışıklarla, mekanlarla ve müzik kullanımıyla destekleyen Cronenberg, kuşkusuz “soyut sinema” kalıplarına çok yaklaşıyor ve yılın en cesur deneysel işlerinden birine imza atıyor.

cosmopolis

Puanı: 8.2 / 10

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2012/11/12/cosmopolis-2012/

16) Yeraltı (2012) – Zeki Demirkubuz

Ruhsal ve sinemasal olarak tam “bir Zeki Demirkubuz filmi” gerekliliklerini yerine getiren film, insanın karanlık ruhu olan -kötülük- tarafından ele geçirilip kendi kendini yok etmesini “evrensel” normlarla anlatmayı başarıyor. Demirkubuz sinemasının görsel gücü en yüksek filmi olan Yeraltı, “Yılın En İyi Türk Filmi” ünvanını da yanına alarak listeye girmeyi başarıyor.

yeralti-afis-300x400

Puanı: 8.2 / 10

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2012/11/17/yeralti-2012/

17) Les Miserables (2012) – Tom Hooper

İlk filmi “The King’s Speech” (2010) ile haksız bir Oscar galibiyetine uzanan Tom Hooper, “Les Miserables”de hem en iyi filmine, hem de bugüne kadarki en iyi Sefiller uyarlamalarından birine imza atıyor. Diyalogların baştan sona şarkı sözü olarak dizayn edildiği 2,5 saatlik bu müzikal şölende sanat yönetimine, kostüm tasarımına ve şarkılara adeta doyuyoruz. Hugh Jackman ve Anne Hathaway’ın mükemmel performansları da bu etkileyiciliğe büyük katkı sağlıyor.

les miserables

Puanı: 8.2 / 10

18) Zero Dark Thirty (2012) – Kathryn Bigelow

Bigelow’un 2000 sonrası çektiği filmler içerisinde “sinema duygusu”, “teknik altyapısı” ve “siyasi tutumu” bakımından açık ara en iyi filmi olan “Zero Dark Thirty”, işkence tartışmalarıyla konuşuladursun, güçlü bir “CIA filmi” ekseninde ilerleyip son yarım saatinde gerilimi doruk noktasına çıkaran müthiş bir “yönetmenlik” ürünüydü.

zero dark thirty

Puanı: 8.2 / 10

19) Skyfall (2012) – Sam Mendes

“Casino Royale” (2006) dan sonraki en iyi Bond filmine imza atan Sam Mendes, 15 dakikalık İstanbul’daki harikulade açılış sekansıyla başlayıp, western filmlerini andıran karanlık bir atmosferle sonlandırdığı Skyfall’da birçok “Bond filmi kuralı”nı yıkıp yenilikçi bir çizgi oluşturuyordu. Roger Deakins’in üstün sinematografisi ile hiçbir Bond filmi bu denli sinematografik olmamıştı. Adele’nin harika Skyfall şarkısı ile akan başlangıç jeneriği unutulacak gibi değil.

skyfall2

Puanı: 8.1 / 10

20) Jagten / The Hunt (2012) – Thomas Vinterberg

Dogme 95 kurucularından Thomas Vinterberg’in ilk filmi “Festen”den bu yana çektiği en güçlü film olan Jagten, oldukça sarsıcı ve vurucu bir “Vurun Kahpeye” temsili sunarak hem Vinterberg’in geri dönüşünü müjdeliyordu, hem de Mads Mikkelsen’in mükemmel performansıyla hafızalarda yer ediyordu.

jagten

Puanı: 7.9 / 10

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 31, 2012 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , ,

2012 Yılının En “Kült” 10 Sahnesi

1) Killer Joe (2011) – Tavuk buduyla oral seks sahnesi

Kuşkusuz Killer Joe’da, Matthew McConaughey’nin Gina Gershon’a tavuk buduyla uyguladığı oral seks sahnesi bu seninin en şaşırtıcı ve”kült” sahnesiydi. Sinemasal bir şok yaratan sahnenin uzun yıllar akıllardan çıkması mümkün değil.

killer joe

2) The Master (2012) – Sorgu sahnesi

Joaquin Phoenix ve Philip Seymour Hoffman’ın 10 dakika civarında göz kırpmadan hızlı bir şekilde yaptıkları sorgu sahnesi şimdiden sinema tarihine geçmiş durumda. İleride çok bahsedilecek, örnek gösterilecek “kült” bir sahne olacağına şüphe yok.

master

3) Holy Motors (2012) – Akordiyon sahnesi

Leos Carax’ın, yılın en aykırı filmlerinden birine imza attığı Holy Motors, sahne sahne birçok akıldan çıkmaz görüntüler yaratırken kuşkusuz şimdiden “kült”leşen akordiyon sahnesinin sinema tarihindeki yeri farklı olacaktır.

holyaccordian2

4) The Cabin in the Woods (2011) – Bütün korku filmi yaratıklarının toplandığı sinefil sahne

Yılın en zeki senaryolarından birine sahip olan The Cabin in the Woods, kuşkusuz “korkunun filmi” olarak yer ettiği bütün korku filmi yaratıklarını toplayıp bir anda ortaya çıkardığı “sinefil” sekansıyla akıllardan çıkmayacak derecede “kült” bir sahneye imza atıyor.

cabin-in-the-woods-monsters-attack

5) La Leggenda di Kaspar Hauser (2012) – Şerif ve torbacı olarak iki farklı Vincent Gallo’nun düello sahnesi

Bu yıl kuşkusuz çok az kişinin haberdar olduğu ve izlediği postmodern Kaspar Hauser uyarlamasının başında Vincent Gallo’nun biri torbacı diğeri şerif olmak üzere canlandırdığı iki karakterin, karşılıklı söz ve müzik eşliğindeki düellosu filmin kendisi gibi “kült” kabul edilecek bir sahne.

kaspar

6) Amour (2012) – Güvercin Sahnesi

Amour’un en can alıcı ve metaforik sahnesi olan “güvercin sahnesi” kuşkusuz kült olacak bir başka sahne. İlkinde güvercini kovmaya çalışıp, ikincisinde güvercine karısıymış gibi sarılıp koklayan Jean Louis-Trintignant’ın görüntüsünün göz önünden gitmesine imkan yok.

amour6

7) Yeraltı (2012) – Yemek masası sahnesi

Engin Günaydın’ın nefret ettiği arkadaşlarına yemek masasında kin kustuğu sahne, sinemamızda unutulmayacak derecede güçlü ve gerilimli bir sahne. “Real Madrid” otel tezahüratları içerisinde arka planda kendi başına kimseyi tınlamayıp dans edip türkü söyleyen Engin Günaydın unutulacak gibi değil. Kuşkusuz tekrar tekrar izlenecek “kült” bir sahne.

yeraltı

8) Tepenin Ardı (2012) – Tartışmalı müzik eşliğinde dağa çıkış sahnesi

Tepenin Ardı’nın yılın en iyi Türk filmlerinden biri olmasının yanında,finalinde izleyiciyi ve eleştirmenleri ikiye bölen, tartışmalı bir müzik eşliğinde karakterlerin dağa çıktığı son sahne, sinemamızda “kült” olma potansiyeli taşıyor.

tepenin

9) Skyfall (2012) – Javier Bardem’in ortaya çıkış sahnesi

Daniel Craig’in elleri kolları sandalyeye bağlıyken geniş kadrajda yavaş yavaş ekrana yaklaşarak gelen Javier Bardem’in ilk göründüğü sahne ise birçok hayran kitlesi kazanmış durumda. “Kült” olma potansiyeli taşıyan bir duruş, mimik ve sahne kompozisyonu örneği.

skyfall

10) Passion (2012) – Ekranın ikiye bölündüğü bale sahnesi

Brian De Palma’nın eski güçlü günlerine geri döndüğünün kanıtı olan Passion, kuşkusuz ekranı ikiye böldüğü aykırı bale sahnesiyle hatırlanacaktır. Yakın zamanda De Palma’nın “kült” sahneleri arasında yer alacağından şüphemiz yok.

passion

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 31, 2012 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , ,

13. Phoenix Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri Açıklandı

Bu yıl 13.cüsü dağıtılan Phoenix Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri açıklandı. “En İyi Film” dalında ödüle layık görülen “Argo” geceye damgasını vururken, “Moonrise Kingdom” ve “Life of Pi”nin daha çok öne çıkarıldığı, The Master ve Lincoln’ün geri plana itildiği bir ödül anlayışı görüyoruz.

argo

En İyi Film: Argo, Beasts of the Southern Wild, Life of Pi, The Avengers, Lincoln, Zero Dark Thirty, Skyfall, Moonrise Kingdom, Silver Linings Playbook, Les Miserables

En İyi Yönetmen: Ben Affleck (Argo), Ang Lee (Life of Pi), Tom Hooper (Les Miserables), Steven Spielberg (Lincoln), Kathryn Bigelow (Zero Dark Thirty)

En İyi Erkek Oyuncu: Daniel Day-Lewis (Lincoln), Anthony Hopkins (Hitchcock), Joaquin Phoenix (The Master), Hugh Jackman (Les Miserables), John Hawkes (The Sessions)

En İyi Kadın Oyuncu: Jessica Chastain (Zero Dark Thirty), Jennifer Lawrence (Silver Linings Playbook), Quvenzhane Wallis (Beasts of the Southern Wild), Mary Elizebath Winstead (Smash)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Philip Seymour Hoffman (The Master), Javier Bardem (Skyfall), Tommy Lee Jones (Lincoln), Robert De Niro (Silver Linings Playbook), Ezra Miller (The Perks of Being a Wallflower)

En İyi Özgün Senaryo: The Master, Arbitrage, Moonrise Kingdom, Zero Dark Thirty

En İyi Uyarlama Senaryo: Silver Linings Playbook, Argo, Les Miserables, The Perks of Being a Wallflower

En İyi Sinematografi: Life of Pi, Les Miserables, Skyfall, Lincoln, Zero Dark Thirty

En İyi Kurgu: Argo, Skyfall, Zero Dark Thirty, The Dark Knight Rises, Life of Pi

En İyi Sanat Yönetimi: Les Miserables, Anna Karenina, Cloud Atlas, The Hobbit: An Unexpected Journey, Moonrise Kingdom

En İyi Kostüm Tasarımı: Les Miserables, Lincoln, A Royal Affair, Anna Karenina, The Hobbit: An Unexpected Journey

En İyi Özgün Müzik: Hitchcock, Skyfall, Life of Pi, Lincoln

En İyi Özgün Şarkı: “Suddenly” (Les Miserables), “Skyfall” (Skyfall), “When Can I See You Again”, (Wreck-It Ralph)

En İyi Görsel Efekt: Cloud Atlas, Life of Pi, Prometheus, The Avengers, The Hobbit: An Unexpected Journey

En İyi Toplu Performans: Les Miserables, Argo, Silver Linings Playbook, Moonrise Kingdom

En İyi Yabancı Film: Intouchables, Amour, Headhunters, A Royal Affair, Jiro Dreams of Sushi

En İyi Animasyon: Brave, Frankenweenie, ParaNorman, Wreck-It Ralph

En İyi Dublör Performansı: Looper, The Dark Knight Rises, The Bourne Legacy, The Avengers, Skyfall

En İyi Çıkış Yapan Oyuncu: Suraj Sharma (Life of Pi), Quvenzhane Wallis (Beasts of the Southern Wild), Dwight Henry (Beasts of the Southern Wild), Mark Duplass (Safety Not Guaranteed)

En İyi Çıkış Yapan Yönetmen: Benh Zeitlin (Beasts of the Southern Wild), Stephen Chbosky (The Perks of Being a Wallflower), Seth MacFarlane (Ted), Craig Zobel (Compliance)

En İyi Genç Erkek Oyuncu: Tom Holland (The Impossible), Daniel Huttlestone (Les Miserables), Jared Gilman (Moonrise Kingdom), C.J. Adams (The Odd Life of Timothy Green)

En İyi Genç Kadın Oyuncu: Quvenzhane Wallis (Beasts of the Southern Wild), Isabelle Allen (Les Miserables), Maude Apatow (This is 40), Kara Hayward (Moonrise Kingdom)

En İyi Aile Filmi: Big Miracle, Life of Pi, Chimpanzee, The Odd Life of Timothy Green

Yılın Gözden Kaçırılmış En İyi Filmi: The Cabin in the Woods, Safety Not Guaranteed, Sound of My Voice, The Perks of Being a Wallflower, Jeff, Who Lives at Home

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 29, 2012 in 2012

 

Killing Them Softly (2012)

2000 yılında “Chopper” ile büyük bir çıkış yapan, 2007’de ise “The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford” ile sinemasının doruk noktasını oluşturup postmodern bir başyapıt yaratan Andrew Dominik, kuşkusuz 2000 sonrası ortaya çıkan yönetmenler kuşağının “ustalık kumaşı” bulunan “stilize” isimlerinden biri. Fakat bu stilizelik Dominik’in “narsisizm” patlaması yaşamasıyla birleşince, büyük şeyler söylüyor gibi gözüken ve bunu izleyicinin alacağı “şiddetsel orgazm”ın tavan yapması için tasarlandığı apaçık belli olan iki sahneyle destekleyip kendine aşırı güvenen, kibri büyük bir film ortaya çıkıyor.

kts

Mafyanın kaçak kumar oynatan batakhanesinin soyulmasıyla başlıyor her şey. Batakhanenin patronu Markie (Ray Liotta), daha önce kendi oyununu soydurduğunu birkaç kişiye ağzından kaçırmıştır. Bu seferki soygunla bir alakası yoktur, zira soyguncular bu soygunun Markie’ye patlayacağını bildiğinden rahattır. Batakhanesi ikinci kere soyulan Markie baş şüpheli durumuna düşer. Mafya ise sorgulama yapma ve cezasını kesmek için insanları “kibarca öldüren” tetikçi Jackie Coogan’ı (Brad Pitt) görevlendirir. İki soyguncuya ise Coogan adım adım yaklaşmaktadır.

Killing Them Softly, Michael Mann’in suç-ganster filmlerine benzer bir yapının sanatsal ve stilize bir ivmeyle harmanlanarak Tarantino-vari diyaloglarla “kara-komedi”ye öykünmüş hali. Asıl derdi ise stilize bir suç-ganster filmi olmak değil, bunu olabildiğince sert ve ağır bir dille politikleştirebilmek. Bu amaç doğrultusunda filmde hikayenin hemen her alanında ya televizyonda “Barrack Obama” ve “George W. Bush”un görüntülerini görüyoruz ya da hikaye kurgusu içerisine serpiştirilmiş olarak konuşmalarını duyuyoruz. Hal böyle olunca karakterler de “kör göze parmak” misali “başkan”ın, “halk”ın, “bankalar”ın filmdeki yansımasına bürünüyor.

kthom

Popülist izleyicilerin büyük bir çoğunluğunun filmin tamamını getiremeden salondan dışarı çıkacağı apaçık ortada. Çünkü Killing Them Softly her ne kadar eleştirisini popülist bir tabanda açık ve net bir şekilde yapsa da, hikaye kurgusu açısından popülist izleyiciyi etkisi altına almaktan olabildiğince uzak. Çünkü Tarantino filmlerinin akıcı kurgusal düzlemi ve eğlenceli yapısı burada yok. İşte tam bu noktada Dominik, biri dayak diğeri de ölüm olarak üzere iki sahneyi stilizeleştiriyor, filmin biçemine yediriyor ve izleyicinin “şiddetsel orgazm”ının tavan yapmasına oynuyor. Şiddet sahnelerinin aşırı gerçekçi ve kanlı bir biçimde çekildiği malum. Fakat yönetmen Dominik olunca bu tarz hamleler zaten bekleniyordu. O yüzden Michael Winterbottom’un “The Killer Inside Me” (2010) sindeki o şok edici, gerçekçi şiddet sahnesinin etkisini bende yaratamadığını söyleyebilirim.

Andrew Dominik, bir önceki filminde sinematografik açıdan bir şaheser yaratmasına rağmen bu filmde genelde karakterlerini bol diyaloglara ve dolayısıyla tek mekanlarda bolca “yakın plan” ve “göğüs plan”lara mahkum ediyor. Fakat “kült film” duruşu veren “açılış sekansı”, “stilize öldürme sahneleri” ve “gerilimli soygun sahnesi” filmdeki durgun görsel yapıyı hareketlendirip “gösterişçi” ve “narsist” bir biçeme kavuşturuyor. Bu narsistlik Andrew Dominik tarafından film boyunca devam ediyor. İzleyiciye zaten bildiği şeyleri tekrar tekrar, uzun uzun anlattıkça anlatıyor. Aralara stilize sahnelerini yerleştirip “film böyle yapılır” gibi bir hava veriyor, sonra tekrar anlatmaya başlıyor ve finalde artık herkesin dillerine peleşenk olan “Amerika bir ülke değil, bir şirket” sözcüğünü söyleterek  “bu dünyaları ben yarattım” havasına bürünüyor.

sthom

Killing Them Softly, Brad Pitt’in kültleşmeye yakın karakteri “Coogan” ile, “stilize öldürme sahneleriyle”, “suç-gangster” filmleri yapısını hem minimal hem popülist kavramlarla donatıp türün tüm kalıplarıyla oynamasıyla, “politika”yı gangster filmi ve kara komedi modelinin içerisine hikaye kurgusu üzerinden inşa etmesiyle hatırlanacaktır. Fakat bu “hatırlanma”nın Andrew Dominik’in ilk iki işi kadar “bütün” bir şekilde değil de, filmin bazı sahneleriyle akıllarda kalacak olması belli bir oranda “geri adım” olarak nitelendirilebilir.

2.5 / 5

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 25, 2012 in 2012, Film Kritikleri

 

Etiketler: , , ,

Bachelorette (2012)

Leslye Headland’ın ilk yönetmenlik denemesi olan “Bachelorette” (Bekarlığa Veda), bugüne kadarki erkek egemen bekarlığa veda partilerini tersine çevirip, yakın zamanda izlediğimiz “Magic Mike” (2012) gibi bu sistemi kadınlar üzerinden inşa ediyor. Fakat kadın egemen bir parti zihniyeti çizerken bunu tıpkı erkeklerde olduğu gibi birebir uygulaması, feministleri kızdıracak bir “kadın filmi”ne dönüşmesine neden oluyor.

l_1920849_2581e9f7

Evlenmek üzere olan Becky (Rebel Wilson), lisedeyken kendisiyle “domuz surat” diye dalga geçen üç eski lise arkadaşını nedimeleri olması için düğününe davet ediyor. Evlenme çağına çoktan gelmelerine rağmen oldukça sorumsuz, “seks ve uyuşturucu” ikileminde bir hayat geçiren Regan (Kirsten Dunst), Gena (Lizzie Caplan) ve Katie (Isla Fisher), eskiden çok uğraştıkları “domuz surat” Becky’nin kendilerinden önce mutluluğa ulaşmasıyla kendilerine gelmeye ve sorumluluk altına girmeye çalışıyorlar. Bunun için bir “bekarlığa veda partisi” düzenleyen üçlü, bunu eline yüzüne bulaştırınca durumu düzeltmek için çabalamaya başlarken, bir yandan da kişisel sorunlarıyla boğuşacaklardır.

Bu tür filmlerin vazgeçilmez üçlüsü olan “seks-küfür-uyuşturucu” formülünü “romantik-komedi” yapısıyla harmanlayıp, kadın egemen bir dünyaya uyarlayan film, türün getirdiği tüm klişeleri birer birer uygulamaktan çekinmiyor. Hal böyle olunca başından sonuna kadar her hamlesi tahmin edilen basit bir “karakter komedisi” olmaktan ileriye gidemiyor. “The Hangover” (2009)’daki üçlü Phil, Stu ve Alan’ın yerini burada “sürtük” lakaplı Regan, Gena ve Katie alıyor. Aradaki tek fark ise “The Hangover”da uyandıktan sonra oluşan olaylar zinciri “Bachelorette”de yerini “uykusuzluk”a bırakıyor zira, geceden sabaha kadar halletmeleri gereken bir görev var bu sefer.

bachelorette07

Kirsten Dunst’ın “seks”, Lizzie Caplan’ın “küfür”, Isla Fisher”ın ise “uyuşturucu” üzerine kurulan karakterleri, “klasik formül”ü yerine getiriyor ve akılda kalıcı bir üçlü yaratmayı başarıyor. Bu üçlünün ortak noktası ise “cinsel yaşamın sıradanlığı”, “orta yaş krizi” ve “kimlik arayışı” oluyor. Steven Soderbergh’in “Magic Mike” (2012)’da yaratmış olduğu “striptizci erkekler talep eden kadın toplum” fikrine benzer bir yapı olan “kadınların bekarlığa veda partisi”, bu özgünlüğünü “kendini iyi hisset finali”, “seks ve küfür komedisi”, “karton karakterler”, “bayat espriler” gibi noktalarda kaybederek iyicene sıradanlaşıyor ve film bittiğinde geriye pek elle tutulur bir şey kalmamasına neden oluyor.

2 / 5

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 23, 2012 in 2012, Film Kritikleri

 

Etiketler: , ,

Vizyon Tarihi Belirsiz Olan ve Merakla Beklenen 10 Film

2012 yılının sona ermeye yaklaşmasıyla birlikte, Dünya Sineması’nın 2012 örneklerinden birçoğunu ülkemizde vizyona girmediğinden izleme şansı bulamadık. Ki bu filmlerin bazılarının Türkiye’de hiç vizyona girmeyeceğini de öngörebiliriz. Genelde Türkiye’deki festivaller kapsamında kavuşabildiğimiz bu tarz filmlerden bazılarını, 2012 yılı içerisinde ülkemizdeki festivallere dahi gelmediğinden şansına erişemedik.  Bu listeyi oluştururken “filmin tamamen bitmiş olması”, “başka ülkelerde festivallerde gösterilmiş veya vizyona girmiş olması”, “aldığı ödüllerle merak ettirmesi” , “ülkemizde 2012 kapsamında kesinlikle herhangi bir şekilde gösterilmemiş olması” gibi kriterler ekseninde bir değerlendirme yapmaya çalıştım.

1) Post Tenebras Lux (2012) – Carlos Reygadas 

post tenebras

Carlos Reygadas’ın Cannes Film Festivali’nden “En İyi Yönetmen” ödülüyle döndüğü son filmi Post Tenebras Lux, özellikle finaliyle Cannes’da izleyici ikiye bölüp yuhalamalar ve alkışlar arasında kalmasıyla merak ettiriyor. Fragmanından anladığımız kadarıyla Terrence Malick-vari bir yapıbozuculuk içerisinde oldukça kasvetli bir atmosfere sahip olan film, Reygadas’ın filmografisinde çok ayrıksı bir yerde duracağa benziyor. Post Tenebras Lux, Reygadas’ın “The Tree of Life” (2011)ı mı olacak, merakla bekliyoruz.

2) Laurence Anyways (2012) – Xavier Dolan 

laurence

J’ai tue ma mere (2009) ve Les Amours Imaginaires (2010) filmleriyle genç kuşağın en iyi yönetmenlerinden bir haline gelen Xavier Dolan, bu sefer Cannes Film Festivali’nden “Queer Palm” ödülüyle dönen 168 dakikalık bu “transgender” hikayesinde cinsiyet değiştirmeye karar veren bir adama hem ailesinin hem de kız arkadaşının! destek vermesiyle özel hayatında yaşanan değişimleri ve imkansızlıkları ele alıyor. “LGBT” sineması içerisinde 168 dakikalık süresiyle çok farklı bir yerde duracağa benzeyen film, fragmanıyla merak sayısını tavan yaptıran filmlerden.

3) Reality (2012) – Matteo Garrone 

reality

İlk filmi “Gomorra” (2009) ile birçok festivalde “En İyi Yabancı Film” ödülüne layık görülüp büyük bir çıkış yakalayan İtalyan yönetmen Matteo Garrone, ikinci filmi Reality’de “reality şov manyaklığı”nı “mizahi” açıdan ele alarak sıradan insanlar üzerindeki etkilerini anlatıyor. Cannes Film Festivali’nden “Grand Prix” ödülüyle dönen film, eleştirmenler ve izleyiciler nezdinde “ya çok beğenilen, ya nefret edilen” filmler arasında bulunuyor.

4) Berberian Sound Studio (2012) – Peter Strickland 

berberian

İngiliz yönetmen Peter Strickland’ın ikinci filmi Berberian Sound Studio,  yakın zamanda aldığı ödüllerle,  bir “korku” filminin ödüller nezdinde bu derece sahiplenilmesiyle ve Toby Jones’un merak konusu olan performansıyla beklenen filmler arasında yer alıyor. Son derece ilgi çekici ve karmış fragmanından gördüğümüz kadarıyla görsel ve kurgusal açıdan bir “korku kült”ü yaratma potansiyeli bulunan film, merakla beklediklerimiz arasında.

5) Tabu (2012) – Miguel Gomes 

tabu

Berlin Uluslararası Film Festivali’nden “Alfred Bauer” ve “FIPRESCI”, Las Palmas Film Festivali’nden ise “İzleyici Ödülü” ile dönen “Tabu”, iki parçalı tuhaf bir hikaye anlatıyor. Günümüz Lizbon’unda yaşayan huysuz ihtiyar kadın Aurora hastaneye kaldırılınca komşusu Pilar’a Gian Luca adında bir adamı haber etmesini istiyor. İkinci hikaye de burada başlayıp 50 yıl öncesindeki Afrika’ya gidiyor ve yasak ilişki yaşayan güzelller güzeli genç Aurora ile tanışıyoruz. Cahiers Du Cinema tarafından 2012 yılının en iyi 2. filmi seçilen siyah-beyaz film “Tabu”, senenin en iyi işlerinden biri gibi duruyor.

6) Antiviral (2012) – Brandon Cronenberg 

antiviral

Usta yönetmen David Cronenberg’in oğlu Brandon Cronenberg, babasının şimdilerde uzaklaştığı,  ilk zamanlarındaki “et, kan ve teknolojinin insan vücuduyla metamorfozu” bileşimindeki filmlerini anımsatan bir işle sinemaya adım atıyor. Fragmanındaki birçok sahnesinde “David Cronenberg” tadı veren “Antiviral”, Cronenberg’in eski “horror, sci-fi, thriller” işlerine geri dönmeyi reddettiği bugünlerde oğlu tarafından bu türlere getirilen yeni bir soluk olabilir.

7) Vous n’avez encore rien vu (2012) – Alain Resnais 

vous navez

Fransız sinemasının gelmiş geçmiş en önemli yönetmenlerinden biri olan 90 yaşındaki usta Alain Resnais’in son filmini kim beyazperdede izlemek istemez ki? Tiyatro içine tiyatro kurgusuyla oldukça yenilikçi ve özgün bir işe benzeyen film, sinema ve tiyatro aşkıyla dolu bir Alain Resnais güzellemesi olarak izlenmek için sabırsızlandığımız filmlerin başında geliyor. Mathieu Amalric, Michel Piccoli, Sabine Azema, Anne Consigny, Lambert Wilson, Pierre Arditi gibi oyuncuları bir salonun içerisinde sanat aşkıyla görme fikri bile filmi izlemek için çıldırtan etkenlerden.

8) V tumane (2012) – Sergei Loznitsa 

v tumane

Cannes Film Festivali’nden “FIPRESCI” ödülüyle dönen V tumane, Ukraynalı yönetmen Sergei Loznitsa’nın son filmi. Fragmanından ve Cannes’dan gelen tepkilerden anladığımız kadarıyla görselliği ve senaryosu çok güçlü bir Rus  filmi olan V tumane, 2. Dünya Savaşı sırasında ihanetle suçlanan bir demiryolu işçisinin hikayesini anlatıyor. Bu filmi çekmek için 10 yıl bekleyen Loznitsa filmini “Bu hikayenin odağı aslında savaş değil, kendisini bir anda beklemediği bir durumda bulan bir insan hakkında bu film. In the Fog herhangi bir zamanda herhangi bir yerde geçiyor, yaşanıyor olabilir.” diyerek özetliyor.

9) Stoker (2013) – Chan Wook-Park 

stoker

Güney Kore sinemasının en iyi yönetmenlerinden Chan Wook-Park’ın ilk defa kendi ülkesi haricinde Hollywood’a iş yapacak olması ister istemez düşündürmüştü. Kendi tarzından ödün verip vermeyeceği ya da Hollywood stüdyolarının Chan Wook-Park’a müdahale edip etmeyeceği, Nicole Kidman, Mia Wasikowska gibi oyuncuların Chan Wook-Park filmine yakışıp yakışmayacağı gibi sorular cevabını bulacak. Chan Wook-Park’ın kareleriyle Clint Mansell’in bestelerinin birleşmesi fikrinden nasıl bir sonuç çıkacağını merakla bekliyoruz.

10) Mud (2012) – Jeff Nichols 

mud_poster

Geçtiğimiz yıl “Take Shelter” (2011) filmi ile büyük bir çıkış yapan yönetmen Jeff Nichols, son filmi “Mud” ile iki çocuğun ergenlikten delikanlılığa geçiş sürecini , sevdiği uğruna cinayet işlemiş kaçak bir adamı saklayarak ve ona yiyecek götürerek baba figürü konumuna yerleştirmeleri ekseninde anlatıyor. Dramatik yapısı oldukça sağlam görünen, Jeff Nichols’un vazgeçilmez oyuncusu Michael Shannon’un da yer aldığı filmde, Matthew McConaughey, “The Lincoln Lawyer” ve “Killer Joe” gibi filmlerden sonra komediden uzaklaşıp yine bir “karakter oyunculuğu”nda kendisini gösteriyor.

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 22, 2012 in 2012, Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , ,

Blancanieves (2012)

İlk filmi “Torremolinos 73” (2003) ile “sinema sevgisi”ni dramatik/komedi karışımı bir türle harmanlayarak unutulmayacak bir filme imza atan İspanyol yönetmen Pablo Berger, Blancanieves (2012) ile de aynı formülü uygulayarak kendi başyapıtını oluşturuyor. Bu sefer “melodramatik ögeler”in ağır bastığı bir hikaye ekseninde bildiğimiz “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” metnini, 1920’lerin İspanya’sındaki boğa güreşleri ve “sessiz sinema” ile birleştirerek yapıbozumuna uğratan bir “sessiz sinema klasiği”ne imza atıyor.

blanca

Efsanevi matador Antonio Villalta (Daniel Gimenez Cacho), boğayla yaptığı şovun ardından bir kaza geçirir. Kazanın şokunun etkisiyle hamile karısı komaya girer ve hayatını kaybeder. Bebek Carmencita doğmuştur fakat Antonio kötürüm kalmıştır. Hastanedeki kötü kalpli hemşire Encarna (Mariel Verdu) ile evlenen Antonio’nun serveti artık Encarna’nın ellerindedir. Gösteriş meraklısı Encarna hayatını yığınla para harcamak ve absürd fanteziler yapmak arasında geçirirken, Antonio’ya bir köpek gibi davranmaktadır. Carmencita’nın da saraylarına gelmesiyle beraber Encarna kötülüklerini göstermeye devam eder. Babasıyla tanışan Carmencita’nın hayali de babası gibi efsanevi bir matador olmaktır. Bu yolda ona yedi cüceler eşlik edecektir.

15. Randevu İstanbul Film Festivali kapsamında izlediğim, 1920’lerin İspanya’sında geçen gotik bir Pamuk Prenses uyarlaması olan film, Tim Burton’un gotikliğini Luis Bunuel’in sürrealizmiyle birleştirerek ortaya boğa güreşleri içerisinde sinema sevgisiyle dolu bir “The Artist” (2011) çıkarıyor. “Ayna ayna, söyle bana”nın ve “prens”in olmadığı  bir Pamuk Prenses fikri bile yeterince orijinalken bunu İspanya’ya has “matador”, “flamenko” ve “Carmen” hikayeleriyle birleştiren Pablo Berger, Torremolinos 73’teki “sinema sevgisi” ve “Carmen hikayesi”ni ikinci filmine de başarılı bir şekilde adapte ediyor. Bunu yaparken bolca kullandığı yakın planları ve görüntü bindirmelerini müthiş müzik kullanımıyla görsel ve işitsel bir şölene dönüştürmeyi ihmal etmiyor.

blancanieves-2012

Bu postmodern Pamuk Prenses uyarlamasında büründüğü “femme-fatale” karakterinde harikalar yaratan Mariel Verdu’ya ayrı bir parantez açmak lazım. Mimikleriyle ve beden diliyle bu yılın en iyi kadın oyuncu performanslarından birine imza atan Verdu, bunun karşılığını San Sebastian Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu” ödülüne layık görülerek almıştır. Bu yılki Oscar ödüllerinde İspanya’nın Oscar aday adayı olan “Blancanieves”, Akademi tarafından “Yabancı Film” kategorisinde ilk 9’a alınmasa da, oluşturduğu postmodern sinema büyüsüyle sinema tarihine adını yeni dönem “sessiz sinema” ürünlerinin başyapıtı olarak yazdıracaktır.

9.2 / 10