RSS

Aylık arşivler: Mart 2013

Hitchcock (2012)

Büyük üstad Alfred Hitchcock hakkında yapılacak bir film hangi sinemaseverin ilgisini çekmez ki? Üstelik sinema tarihine yön veren filmlerden biri olan Psycho (1960)’nun çekildiği dönemi ele alıyorsa. Dolayısıyla proje açıklandığında sinefilleri heyecanlı bir bekleyiş sarmıştı. İlk sarsıntı ise, Anthony Hopkins’in Hitchcock’tan çok, Süleyman Demirel’e benzeyen makyajı ile gelmişti. İkinci sarsıntı ise filmin ta kendisi oluyor ve “tv filmi” kalıbının ötesine geçemeyen bir yapımla karşılaşıyoruz.

hitchcock

“Hitchcock”, 1959 yapımı “North by Northwest”in galasıyla açılıyor. Film oldukça olumlu eleştiriler alıp beğenilince, Hitchcock yeni bir proje arayışına girişiyor. “Psycho” adlı romanı uyarlamaya karar verince çevresinden ve yapımcılardan oldukça olumsuz tepkilerle karşılaşıyor. O dönemde filmin sinemaya getireceği birçok yenilik, yetki mecraları tarafından kabul edilemez görülerek sansür kurulu harekete geçiyor. Hitchcock’un basın toplantısında insanlara dağıttığı fotoğraflar ise “Gerçekten bunun filmini yapmayı mı düşünüyorsunuz?” dedirtecek kadar ters tepiyor. Her şeye rağmen Hitchcock, Anthony Perkins (James D’Arcy), Janet Leigh (Scarlett Johansson) ve Vera Miles (Jessica Biel) ile beraber projeye başlamaya karar veriyor. Ya vezir ya da rezil olacağı bu projenin böylelikle yapım aşamasına tanık oluyoruz.

Hitchcock’u baştan aşağı sorunlu bir film olarak tanımlamak mümkün. Zira “Alfred Hitchcock” hakkında yapılacak bir filmin “Film, Yönetmen, Erkek Oyuncu, Kadın Oyuncu, Senaryo, Kurgu, Sinematografi” gibi dallarda ödül törenlerinde adaylık alması elbette her sinefilin bekleyeceği bir şey. Fakat filmin sadece “Makyaj” dalında adaylık alması ve çok beklenen “Erkek Oyuncu” adaylığını neredeyse hiçbir mecrada alamaması bir hayal kırıklığı olarak nitelendirilebilir. Anthony Hopkins, daha çok Demirel’e benzeyen makyajıyla Hitchcock’u anca karikatürize edebiliyor. Kendisini sonuna kadar izlettiriyor izlettirmesine fakat bu dünyanın en nev-i şahsına münhasır insanlarından Hitchcock’un bir yansıması olduğundan gerçekleşiyor, Hopkins’in oyunculuğundan değil. O yüzden ilerleyen zamanlarda çekilecek muhtemel bir Hitchcock biyografisinde her yerde adaylık ve ödül alacak bir oyunculuk geldiğinde Hopkins ve Jones’un performansları hatırlanmak istenmeyecek kötü bir tecrübeye dönüşecektir.

anthony hopkins hitchcock

Filmin senaryo kısmı ise hayli sorunlu bir hal alıyor. Hitchcock’un Psycho’yu çekme süreci, eşi Alma Reville (Helen Mirren)’in başka bir erkekle vakit geçirmeye başlamasıyla paralel bir şekilde ilerliyor. Bu sırada Hitchcock’un kişisel buhranlarının anlatıldığı sahneler de Alma’nın kendisini aldatıp aldatmadığıyla ilişkili olarak perdeye yansıyor. Hatta film, Psycho’nun ünlü duş sahnesinin çekiminin başarısının bu “aldatma” yanılsamasının yansıttığı buhrandan geldiğini öne sürecek kadar ileri gidiyor. Bu bağlamda aynı tarihli tv yapımı “The Girls” (2012)’ün de The Birds (1963)’ün çekim sürecini anlatırken Hitchcock’u kötü niyetli bir sapık gibi göstermesindeki özgüvene değinmek gerekiyor.

hitchcock scarlett johansson

Hitchcock’un elbette takıntılı bir yönetmen olduğunu biliyoruz. Fakat nereden çıkıyor bütün bunlar? Nasıl oluyor da Alfred Hitchcock gibi bir yönetmen oyuncusuna cinsel saldırıda bulunacak, onu taciz edecek, psikolojik ve fiziksel işkence uygulayacak bir adam olarak resmedilebiliyor? Bu özgüven nereden geliyor? Hitchcock filminde Alfred Hitchcock, filminin başarısı için uğraşan, istediği sonucu alabilmek için defalarca çekim yapan biri olarak resmedilirken, The Girl’de ise filmini umursamayıp sadece oyuncusuna işkence çektirmek için çekimleri tekrarlatan biri olarak gösteriliyor. Dolayısıyla The Girl’i sansasyonel kalmaya çalışan başarısız bir tv filmi girişimi olarak adlandırmak mümkün. Üstelik tipi Hitchcock olmaya müsait en son kişi olan Toby Jones’un varlığı gerçekten şaka gibiyken. Mavi gözlü Hitchcock mu olur?

toby jones hitchcock

Hitchcock filminin de “tv filmi” standartlarını aşamamasındaki en büyük etkenlerden biri atmosfer. Capcanlı renklerle örülü, şıkır şıkır bir Hitchcock biyografisi ne derece önem arz edebilir ki? Üstelik sorunlu bir senaryoya ve karikatürize bir oyunculuğa sahipken. Ayrıca Psycho’nun en çok önem arz eden ve 7 gün sürüp 70 kamera kullanıldığı söylenen duş sahnesinin o zorlu çekim süreci basit bir sahneyle geçiştirilicekse “bir filmin çekim süreci” üzerine film yapmanın mantığı nedir diye sorguluyor insan. Film, bir sonraki Hitchcock filmi The Birds’i müjdeleyen son karesiyle hoş ve zeki bir sahne yaratsa da film çoktan bitmiş oluyor.

2 / 5

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Mart 28, 2013 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , ,

Jin (2013)

Türkiye’de !f İstanbul kapsamında, Almanya’da Berlinale’de ve en son İngiltere’de London Turkish Film Festival kapsamında gösterilen Reha Erdem’in son filmi “Jin”, Türk-Kürt meselesine bambaşka bir pencereden, masalsı bir “fabl” dilinden bakmayı tercih ediyor. Reha Erdem, Londra’da filmin gösteriminden sonra yapılan soru-cevap etkinliğinde “Bu filme tarafsız demek beni çok üzer. Böyle bir meselede “tarafsızım” demek bana çok alçakça geliyor.” demişti. Film, 17 yaşındaki karakteri “Jin” (Deniz Hasgüler) in tarafından, “hayat”ın tarafından bakmayı tercih ediyor. Dağda kalsa kalamayan, inse inemeyen “Jin”in öyküsü bu.

jin

Jin, oldukça sessiz doğa görüntüleriyle açılıyor. Bir sakinlik, sükunet var adeta doğada. Dağlarda saklanan teröristlerin içinde bir kız çarpıyor gözümüze. Adı Jin. Terör örgütü üyesi olmaya zorlandığı ya da mecbur kaldığı belli. Çok da önemli değil. Önemli olan, Jin bu anlamsız savaşı istemiyor. Oysa doğa ne kadar güzel, hayvanlar ne kadar mükemmel. Kaçmak istiyor Jin ve dağlardan aşağıya doğru koşmaya başlıyor. Derken o huzur ve sükuneti silahlar ve bombalar birden bozmaya başlıyor. Saklanıyor Jin. Doğadaki hayvanlar kabuklarına çekiliyor, neye uğradıklarını şaşırıyorlar. İnsanların bu içler acısı, zavallı, doğayı katleden, anlamsızca birbirini öldüren durumlarının en büyük şahitleri onlar. Sessiz ve derinden olan biteni izliyorlar, gözlerindeki anlamlı bakışlarla. Her şeyin farkındalar.

İlk 20 dakika içerisinde hiçbir diyalog yer almazken, sadece iki türkü yer alıyor. Birisi Kürtçe, diğeri ise Türkçe olmak üzere. Aslında bu, Reha Erdem’in film boyunca meseleye olan yaklaşımı hakkında ipucu veriyor. Adının şapkalısı “kadın”, şapkasızı “hayat” anlamına gelen Jin’in kaçış süresince doğa ve hayvanlarla olan içsel yolculuk süreci, askerlerin baskınlarıyla kesişiyor sürekli. Jin, kaçmak istese de kaçamıyor çünkü hem kimlik sorunu var, hem de kadın olmanın zorlukları. Bir tarafta askerler, öte yanda kendisinden yararlanmak isteyen kötü niyetli kişiler. Sıkıştıkça sıkışıyor Jin. Bu süreçte ise bir ayı, vahşi bir vaşak, yaralı bir at ve güzel bir ceylan  ile karşılaşıp iletişim kuruyor. Hava saldırılarından kaçmak için sığındığı mağaranın içerisinde bir evden çaldığı Coğrafya kitabındaki anlamını bilmediği “enlem” ve “boylam” kelimeleri üzerine düşünüyor.

jin

Yaralı asker (Onur Ünsal) ve Jin’in, filmin ikinci yarısındaki sahneleri de Erdem’in başından beri koruduğu  yaklaşımını devam ettiriyor. Savaş anlamsız ve her ne kadar düşman da olunsa “insanlık” insanın içerisinde olan bir duygu. Askerin ölüme yaklaştığında beklediği hamlenin aksine karşılaştığı “iyi niyet”, insanlık haricinde içindeki başka türlü duyguları da tetikliyor. Belki de sadece anlık bir “Stockholm Sendromu” bilemeyiz. Fakat söylediği sözler o kadar doğal ve çarpıcı ki. “Belki bir gün bir çay bahçesinde karşılaşırız.”

Reha Erdem, yıllardır kanayan bir yara olan bu siyasi meseleyi Jin’in ve hayvanların bakış açısından masalsı bir taban ekseninde anlatmaya çalışıyor. Bu yüzden film hakkında yapılan “Kırmızı Başlıklı Kız” masalı benzetmesinin yer yer doğru olduğunu söyleyebiliriz. Afişte de olduğu gibi Jin’in başında kırmızı bir tülbent olması da bunu destekler nitelikte. Ayrıca Londra’daki “Masterclass” da hayatında en çok müze dolaştığı insanın Florent Herry olduğunu söyleyen Erdem, filminin görsel biçemini de masalsı resimler estetiğinde inşa ettiriyor.  Bu gibi benzetme ya da göndermelerin Reha Erdem’in filmografisindeki diğer filmlerine de dolaylı yoldan  yapıldığını söylemek yanlış olmaz. Özellikle Hayat Var’ın “Hayat”ı ile, adı aynı zamanda “Hayat” anlamına gelen “Jin”in sadece bir benzerlik olduğunu düşünmek fazla hayalcilik olur. Üstelik ikisi de ergenlik döneminde olup büyüme çağında “hayat”ı öğrenmeye çalışırken.

jin

Sinemada gerçeküstücü anlatımı seven Erdem, özellikle filmin son karesiyle akıllardan çıkmayacak bir tablo oluşturuyor. Buna benzer birçok kare filmin tamamında bulunduğundan aynı zamanda bu enfes sinematografi için Florent Herry’yi de anmak gerekiyor. Terrence Malick’in “The Tree of Life”ında (2011) olduğu gibi güçlü doğa görüntüleri içeren film, özellikle hayvanları çok doğru bir biçimde kullanıp, onları filmin esas meselesine büyük katkı sağlayan “görgü tanıkları” haline getirmesiyle hatırlanacak. Bütün bunları yaparken de kuşkusuz Reha Erdem filmografisinin en “özel” işlerinden biri haline gelecek.

4 / 5

 
Yorum yapın

Yazan: Mart 15, 2013 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , ,

32. İstanbul Film Festivali’nde Görülmesi Gereken 25 Film + Bonus

30 Mart – 14 Nisan tarihleri arasında İstanbul’da Atlas, Beyoğlu, City’s, Rexx, Pera Müzesi ve Feriye sinemalarında bu yıl 32.si gerçekleşecek olan İstanbul Film Festivali, 2013 yılındaki seçkisine çok güçlü filmler getirerek festival severlerin iştahını kabartacağa benziyor. Ayrıca Costa Gavras ve Peter Weir de festival kapsamında İstanbul’a geliyorlar. Bu yıl 220’yi aşkın film gösterecek olan İstanbul Film Festivali’nde “Uluslararası Yarışma”, “Yarışma Dışı”, “Sinemada İnsan Hakları Yarışması”, “Türkiye Sineması 2012-2013”, “Hisar Kısa Film Seçkisi”, “Sinema Onur Ödülleri”, “Özel Gösterim: Türk Klasikleri Yeniden”, “Akbank Galaları”, “Ustalar”, “Dünya Festivallerinden”, “Yeni Bir Bakış”, “Ntv Belgesel Kuşağı”, “Mayınlı Bölge”, “Edebiyattan Beyazperdeye”, “Antidepresan”, “Kadın Hikayeleri”, “Gerçek Mucizedir: Carlos Reygadas”, “Çocuk Mönüsü”, “Geceyarısı Çılgınlığı”, “Anılarına” ve “Ben Kentli-Vatandaş Değil Miyim? Barbarlık, Sivil Uyanış ve Şehir” bölümleri bulunmakta.

32. ist film fest

1) Post Tenebras Lux / Karanlıktan Aydınlığa (2012) – Carlos Reygadas (120 dk)

Carlos Reygadas’ın Cannes Film Festivali’nden “En İyi Yönetmen” ödülüyle döndüğü son filmi Post Tenebras Lux, özellikle finaliyle Cannes’da izleyiciyi ikiye bölüp yuhalamalar ve alkışlar arasında kalmasıyla merak ettiriyor. Fragmanından anladığımız kadarıyla Terrence Malickvari bir yapıbozuculuk içerisinde oldukça kasvetli bir atmosfere sahip olan film, Reygadas’ın filmografisinde çok ayrıksı bir yerde duracağa benziyor. Post Tenebras Lux, Reygadas’ın “The Tree of Life” (2011) ı mı olacak, merakla bekliyoruz.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=bvQEmM919iE

Gösterim Tarihleri: 12 Nisan “11.00” (Feriye), 13 Nisan “19.00” (Atlas), 14 Nisan “11.00” (Rexx)

post tenebras

2) Vous n’avez encore rien vu / Henüz Bir Şey Görmediniz (2012) – Alain Resnais (115 dk)

Fransız sinemasının gelmiş geçmiş en önemli yönetmenlerinden biri olan 90 yaşındaki usta Alain Resnais’in son filmini kim beyazperdede izlemek istemez ki? Tiyatro içine tiyatro kurgusuyla oldukça yenilikçi ve özgün bir işe benzeyen film, sinema ve tiyatro aşkıyla dolu bir Alain Resnais güzellemesi olarak izlenmek için sabırsızlandığımız filmlerin başında geliyor. Mathieu Amalric, Michel Piccoli, Sabine Azema, Anne Consigny, Lambert Wilson, Pierre Arditi gibi oyuncuları bir salonun içerisinde sanat aşkıyla görme fikri bile filmi izlemek için çıldırtan etkenlerden.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=lMI-4H1jigU

Gösterim Tarihleri: 31 Mart “11.00” (Atlas), 4 Nisan “19.00” (Feriye), 5 Nisan “11.00” (City’s)

vous navez

3) V tumane / Sislerin İçinde (2012) – Sergei Loznitsa (128 dk)

Cannes Film Festivali’nden “FIPRESCI” ödülüyle dönen V tumane, Ukraynalı yönetmen Sergei Loznitsa’nın son filmi. Fragmanından ve Cannes’dan gelen tepkilerden anladığımız kadarıyla görselliği ve senaryosu çok güçlü bir Rus filmi olan V tumane, 2. Dünya Savaşı sırasında ihanetle suçlanan bir demiryolu işçisinin hikayesini anlatıyor. Bu filmi çekmek için 10 yıl bekleyen Loznitsa filmini “Bu hikayenin odağı aslında savaş değil, kendisini bir anda beklemediği bir durumda bulan bir insan hakkında bu film. In the Fog herhangi bir zamanda herhangi bir yerde geçiyor, yaşanıyor olabilir.” diyerek özetliyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=gS6CnNInivw

Gösterim Tarihleri: 30 Mart “21.30” (Feriye), 4 Nisan “13.30” (Rexx), 7 Nisan “11.00” (Atlas)

v tumane

4) Stoker / Lanetli Kan (2012) – Chan-wook Park (98 dk)

Güney Kore sinemasının en iyi yönetmenlerinden Chan Wook-Park’ın ilk defa kendi ülkesi haricinde Hollywood’a iş yapacak olması ister istemez düşündürmüştü. Kendi tarzından ödün verip vermeyeceği ya da Hollywood stüdyolarının Chan Wook-Park’a müdahale edip etmeyeceği, Nicole Kidman, Mia Wasikowska gibi oyuncuların Chan Wook-Park filmine yakışıp yakışmayacağı gibi sorular cevabını bulacak. Chan Wook-Park’ın kareleriyle Clint Mansell’in bestelerinin, oyuncu Wentworth Miller’ın senaryosu üzerinden birleşmesi fikrinin nasıl bir sonuç çıkardığını merakla bekliyoruz.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=JNpDG4WR_74

Gösterim Tarihleri: 12 Nisan “21.30” (City’s), 13 Nisan “21.30” (Rexx), 14 Nisan “21.30” (Atlas)

stoker

5) Before Midnight / Geceyarısından Önce (2012) – Richard Linklater (108 dk)

1995 yılında başlayan “Before Sunrise” ile bilindik aşk filmlerine sıradışı bir yaklaşım getiren Richard Linklater, bunu her 9 senede bir devam ettirerek mükemmel bir “nostalji” duygusu yaratmaya devam ediyor. 2004 yılında “Before Sunset” ile ilk filmin de üstüne çıkan Linklater, yine bir 9 sene sonra Ethan Hawke ile Julie Delpy’yi yeniden buluşturuyor. Hem 18 yıllık bir üçlemeyi sonlandırmak hem de nostalji duygusunu tavan yaptırmak isteyenlere bu filmi kaçırmamalarını öneririm. Zira “9 yıl mantığı” devam eder ve bir 4. film daha olursa, anca 2022’de izleyebileceğiz gibi duruyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=XdEVK4208JE

Gösterim Tarihleri: 5 Nisan “21.30” (City’s), 6 Nisan “21.30” (Atlas), 7 Nisan “19.00” (Rexx)

before midnight

6) The Place Beyond the Pines / Babadan Oğula (2012) – Derek Cianfrance (140 dk)

2010 yılında “Blue Valentine” ile hem eleştirmenler hem de izleyici nezdinde beğenilip iyi bir çıkış yapan yönetmen Derek Cianfrance, bu yeni filminde de Ryan Gosling ile yollarını ayırmıyor. Bradley Cooper ve Eva Mendes’in de yer aldığı film, dramatik bir suç gerilimi olarak gösterildiği festivallerde beğenilmesinin yanı sıra estetik fragmanıyla da oldukça göz dolduruyor. Kariyerini komediden sıyırmaya çalışıp önemli bir oyuncu olma yolunda ilerleyen Bradley Cooper ve döneminin en iyi oyuncularından biri olan Ryan Gosling’in performansları ise ayrı bir merak konusu.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=G07pSbHLXgg

Gösterim Tarihleri: 2 Nisan “21.30” (City’s), 3 Nisan “21.30” (Atlas), 4 Nisan “21.30” (Rexx)

the place beyond the pines

7) Closed Curtain / Perde (2012) – Jafar Panahi (106 dk)

“Milli güvenlik ve rejim aleyhine” çalıştığı iddiasıyla 20 yıl film çekmeme ve ülke dışına çıkmama yasağı, 6 yıl da hapis cezası verilen İranlı usta yönetmen Jafar Panahi, 2011’de bir kekin içine gizlenmiş –usb- aracılığıyla ülkeden çıkarıp Cannes’a gönderdiği filmi “This is Not a Film” ile hem kendi durumunu hem de bir ülkenin panoramasını göstermişti izleyicilere. Hala ev hapsinde tutulan Panahi, sinema aşkıyla bir kez daha film çekip yasaklı yollardan izleyiciye bu son filmi “Closed Curtain”i ulaştırıyor. Sinefillere ise tabii ki bu aşkı takdir etmek ve filmi izlemek kalıyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=Uax5tK3f13Y

Gösterim Tarihleri: 12 Nisan “19.00” (Atlas), 13 Nisan “13.30” (Rexx), 14 Nisan “16.00” (City’s 2)

closed curtain

8) Mekong Hotel (2012) – Apichatpong Weerasethakul (57 dk)

İleride kuşkusuz sinema tarihinin en özel yönetmenlerinden biri olarak anılacak olan Apichatpong Weerasethakul, 2010’da Cannes Film Festivali’nden “Altın Palmiye” ödülüyle dönen “Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives” filmiyle yine sinema tarihinin en özel filmlerinden birine imza atmıştı. Şimdi ise 2002 yılında Mekong Nehri’nin kıyısındaki bir otelde hazırladığı, fakat yüksek bütçesi nedeniyle bir türlü gerçekleştiremediği “Ecstasy Garden” projesinin ekibiyle yaptığı provaları kendine has “gerçek-fantezi”, “kurmaca-belgesel”, arasında gidip gelen üslubuyla anlatıyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=uqsBI8PiME0

Gösterim Tarihleri: 1 Nisan “13.30” (Atlas), 7 Nisan “16.00” (City’s 2)

mekong hotel

9) Camille Claudel 1915 (2012) – Bruno Dumont (97 dk)

Kendine has aykırı sinemasıyla Fransız sinemasının auteur yönetmenleri arasında yer alan Bruno Dumont, 2011 yılında yine festival kapsamında izleyiciyle buluşan benzersiz filmi Hors Satan’dan sonra bu sefer biyografi sularına dalıyor ve Camille Claudel’in öyküsünü kendine has tarzıyla anlatmaya soyunuyor. Filmografisinde genelde amatör oyunculara yer veren Dumont, bu sefer başrolü Fransız sinemasının önemli aktristlerinden Juliette Binoche’a vererek merakı ikiye katlamış oluyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=5DJQmCK6AJw

Gösterim Tarihleri: 9 Nisan “21.30” (Atlas), 10 Nisan “16.00” (Feriye), 11 Nisan “19.00” (Rexx)

camille claudel 1915

10) Great Expectations / Büyük Umutlar (2012) – Mike Newell (128 dk)

Charles Dickens’ın en önemli romanlarından biri olan Great Expectations, sinemaya ve televizyona en çok uyarlanan edebiyat eserlerinden biri. En son 1998’de usta yönetmen Alfonso Cuaron tarafından olabildiğince estetik ve sinematografik bir modern  uyarlaması yapılan film, bu sefer İngiliz yönetmen Mike Newell’ın ellerinde hayat buluyor. Helena Bonham Carter, Ralph Fiennes, Jason Flemyng, Robbie Coltrane, Sally Hawkins gibi önemli oyuncuları kadrosunda barındıran film, yurtdışında çok olumlu yorumlar almasa da her yeni uyarlama gibi izlemek gerekiyor. Tabii ki  David Lean’ın 1946 yapımı Great Expectations’ının seviyesine ulaşmasını dileyerek.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=4M-n8Vi9Feg

Gösterim Tarihleri: 3 Nisan “13.30” (Atlas), 7 Nisan “19.00” (City’s), 8 Nisan “16.00” (Rexx)

great expectations

11) Two Mothers / Yasak Aşk (2013) – Anne Fontaine (111 dk)

Filmlerinde erotizmi fazlasıyla kullanan ve bunu çoğu zaman komedi ve dramayla harmanlayan yönetmen Anne Fontaine, en son “Coco avant Chanel” (2009) ile adını ciddi biçimde duyurmuştu. Son filmi “Two Mothers” ile özellikle Sundance Film Festivali’nde “aile değerlerini tersyüz ettiği” suçlamasıyla karşı karşıya kalarak büyük gürültü kopardı. “Birbirlerinin oğullarına aşık olan iki anne” gibi iddialı ve zor bir konuyu ele alan Fontaine, “ahlaki” açıdan çok yaygara koparacak bir konuyu fragmanda “Perfect Mothers” adıyla vererek bu yangını iyice körüklemişe benziyor. Bizlere de bu tartışmalı filmi izleyip yorumlamak kalıyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=tuANHJsKXOU

Gösterim Tarihleri: 1 Nisan “21.30” (City’s), 2 Nisan “21.30” (Atlas), 3 Nisan “21.30” (Rexx)

two mothers

12) Küf / Mold (2012) – Ali Aydın (93 dk)

Geçtiğimiz yıl Venedik Film Festivali’nden “Geleceğin Aslanı” ve Selanik Film Festivali’nden “Gümüş İskender” ödülleriyle dönerek uluslararası arenada başarılı olan Ali Aydın imzalı “Küf”, 2012 yılının en başarılı Türk filmlerindendi. Geçen yıl birkaç festival kapsamında ülkemizde gösterilen Küf, ilk defa İstanbul izleyicisi karşısında görücüye çıkıyor. “Cumartesi Anneleri”ni temel alan öyküsündeki “erkek karakterler” üzerinden  90′lardaki çürümüş, kokuşmuş, “küf”leşmiş sisteme, grenli sinematografisiyle çarpıcı bir bakış atan film, Ercan Kesal, Muhammet Uzuner ve Tansu Biçer’in başarılı oyunculuklarıyla da göz dolduruyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=AUb7ghfgqHg

Gösterim Tarihleri: 10 Nisan “19.00” (Beyoğlu)

küf

13) Yozgat Blues (2013) – Mahmut Fazıl Coşkun (96  dk)

İlk filmi Uzak İhtimal (2009) ile hem iyi bir çıkış yapan, hem de Türk sinemasına iyi bir bağımsız film bırakan Mahmut Fazıl Coşkun, ikinci filmi Yozgat Blues ile bir hayli merak ettirici bir işe imza atıyor. Oynadığı filmlerle ve sergilediği performanslarla yakın zamanda önemli oyunculardan biri haline gelen Ercan Kesal’in tam bir karakter oyuncusu edasıyla girdiği tipleme, fotoğraf karelerinde bile inanılmaz ilgi çekici duruyor. Gitmek: Benim Barlon ve Brandom (2008) filmindeki performansıyla hafızalara kazınan Ayça Damgacı’nın da varlığı “Yozgat Blues”u mutlaka izlenmesi gereken bir film haline getiriyor.

Fragmanı: –

Gösterim Tarihleri: 11 Nisan “19.00” (Atlas)

yozgat blues

14) Renoir (2012) – Gilles Bourdos (111 dk)

Son Cannes Film Festivali’nin kapanış filmi olarak gösterilen “Renoir”, ünlü empresyonist ressam Pierre-Auguste Renoir ile film yapımcısı oğlu Jean Renoir’in, kızıl saçlı bir esin perisi yüzünden birbirleriyle çatışmalarını ele alıyor. Savaştan yaralı olarak Jean ise bu esin perisi sayesinde güçlü bir sinemacıya dönüşecektir. Sanat aşkıyla yanıp tutuşan bir Fransız filmi izlenimi veren Renoir, geride kalan 2012 yılının merak edilen filmlerinden.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=BENkbm28gNQ

Gösterim Tarihleri: 9 Nisan “21.30” (Feriye), 12 Nisan “13.30” (City’s), 13 Nisan “21.30” (City’s 2)

renoir

15) Soğuk / Cold (2012) – Uğur Yücel (105 dk)

Geçtiğimiz günlerde Berlin Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan “Soğuk”, Uğur Yücel’in yönetmenliğini yaptığı 4 film içerisinde kuşkusuz çok farklı bir noktada duracakmış gibi duruyor. Yazı Tura (2004)’nın minimalist anlatısıyla Ejder Kapanı’nın sinematografik gücünün birleşimi bir film gibi gözüken Soğuk, başrolünde hiç tanınmadık bir yüz olan Cenk Medet Alibeyoğlu’nu oynatarak da Uğur Yücel’in sinemasındaki -star odaklı- cast seçimini yapıbozumuna uğratıyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=blMANBlM7G4

Gösterim Tarihleri: 13 Nisan “13.30” (Atlas)

soğuk

16) Apres mai / Aşk Kokusu (2012) – Olivier Assayas (122 dk)

Fransız sinemasının önemli yönetmenlerinden biri olan Olivier Assayas, 2010 yılında 3 bölümlük mini dizi halinde tasarladığı 334 dakikalık “Carlos”taki mükemmel yönetmenliği eşliğinde toplamda 15 ödül alarak yeni filmi için heyecanlandırmaya başlamıştı. İşte o beklenen film olan Apres mai, 60’lı yılların sonlarında çıkan öğrenci isyanları ekseninde 70’lerin Fransa’sına gençlik üzerinden bir bakış atıyor. Venedik Film Festivali’nden “En İyi Senaryo” ödülü ile dönen film, aynı zamanda Assayas’ın “L’eau froide” (1994) sinin devamı olmasa da uzantısı niteliği taşımakta.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=Eeuku4vzPkg

Gösterim Tarihleri: 31 Mart “13.30” (Atlas), 1 Nisan “13.30” (City’s), 3 Nisan “19.00” (Rexx)

apres mai

17) Goltzius and the Pelican Company / Goltzius ve Pelikan Kumpanyası (2012) – Peter Greenaway (128 dk)

“The Cook, the Thief, His Wife & Her Lover” (1989) gibi unutulmaz filmleriyle tabuları yıkan öncü yönetmenlerden Peter Greenaway, merakla beklenen bu son filminde seks, din ve sanatın iç içe geçtiği katmanlı bir biyografi filmi sunuyor. Roma İnternet Eleştirmenleri tarafından geçen yıl “En İyi Film” seçilen bu Greenaway filmi, Goltzius’un altın cinsel tabuyu  (zina, ensest, aldatma, pedofili, fahişelik ve ölüsevicilik) sergilemesini konu alıyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=mb6BxnQIGIM

Gösterim Tarihleri: 31 Mart “19.00” (Atlas), 1 Nisan “13.30” (City’s 2), 6 Nisan “21.30” (Rexx)

Goltzius_and_the_Pelican_Company

18) 7 Cajas / 7 Kasa (2012) – Juan Carlos Maneglia, Tana Schembori (105 dk)

Örneklerine çok sık rastlamadığımız Paraguay sinemasının geçen yıl en çok konuşulan filmi olan 7 Cajas, sıkı bir kovalamaca-gerilim filmi çekmek için büyük bütçeli patlamalara ve arabalı takip sahnelerine gerek olmadığını, Paraguay’da gişe rekoru kırarak kanıtlamıştır. Slumdog Millionaire (2008) ile karşılaştırılan ve benzeştirilen film, yabancı olduğumuz ve çok örneğini görmediğimiz bir ülke sineması adına kazançlı bir seçim gibi duruyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=WQvbEjk5Ivg

Gösterim Tarihleri: 30 Mart “13.30” (Rexx), 1 Nisan “16.00” (City’s), 2 Nisan “21.30” (City’s 2)

7 cajas

19) Paradise: Hope (2013) – Paradise: Faith (2012) – Paradise: Love (2012) – Ulrich Seidl (100 – 113 – 120 dk)

Avusturyalı provokatör yönetmen Ulrich Seidl, en son 2007’de en garip denemelerden biri olan “Import/Export” ile karşımıza çıkmıştı. Bu 5 yıllık aranın acısını ise üç filmle birden çıkıp “Cennet Üçlemesi”ne imza atarak sinefilleri bayağı doyuracağa benziyor. Aynı ailedeki üç kadının çıktığı üç farklı tatili, üç farklı film eşliğinde irdeleyen Seidl, karakterlerin kendi cennetlerini aramasını cesur bir şekilde izleyiciye aktarıyor gibi duruyor. Paradise Faith’in Venedik’te, Paradise: Hope’un Cannes’da, Paradise: Love’ın ise Berlin’de yarışması da filmin temasındaki ” 3 farklı” işlevini festivaller üzerinden bile yerine getirmesini sağlıyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=k2aGxW7La14 , http://www.youtube.com/watch?v=pYOddVREv80 , http://www.youtube.com/watch?v=6aojDDC5rmM

Gösterim Tarihleri: Paradise: Hope (4 Nisan “13.30” City’s, 5 Nisan “19.00” Atlas, 7 Nisan “16.00” Rexx), Paradise: Faith (3 Nisan “13.30” City’s, 4 Nisan “19.00” Atlas, 5 Nisan “19.00” Rexx), Paradise: Love (2 Nisan “13.30” City’s, 3 Nisan “19.00” Atlas, 4 Nisan “19.00” Rexx)

paradise hope

paradise faith

paradies love

20) The ABCs of Death / Ölümün Alfabesi (2012) – 26 yönetmen (129 dk)

Festivalin bu yılki “Geceyarısı Çılgınlığı” bölümünün en ağır topu olarak görülen Ölümün Alfabesi, 26 farklı yönetmenin 26 farklı ölüm hikayesiyle gösterildiği Toronto Film Festivali’nde çok konuşulmuştu. Aralarında Xavier Gens, Simon Rimley, Nacho Vigalondo, Ben Wheatley gibi yönetmenlerin de bulunduğu filmin her bölümü, kendilerine alfabenin bir harfi verilen ve o harfle başlayan ölümlü bir hikaye anlatan farklı yönetmenler tarafından çekilmiş. Fragmanıyla oldukça sinir bozucu, kahkaha attırıcı ve şok edici gözüken film “gore film” sevenlerin mutlu ayrılacağı bir filme benziyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=UFgrFENQ4oQ

Gösterim Tarihleri: 5 Nisan “00.00” (Beyoğlu), 6 Nisan “00.00” (Atlas)

the abcs of death

21) Byzantium / Bir Vampir Hikayesi (2012) – Neil Jordan (118 dk)

Neil Jordan, 1994 yapımı “Interview with the Vampire” (1994) ile sinema klasikleri arasına bir vampir filmi kazandırmasının 19 yıl sonrasında yine aynı sulara geri dönerek bu sefer anne-kız vampirlerin hikayesini anlatıyor. 200 yıllık bir süre içerisinde geçen “Byzantium”, kanlı, gotik ama aynı zamanda melankolik bir vampir filmi vadediyor gibi duruyor. Sinefillere de Byzantium’u izleyip vampir filmleri içerisinde nasıl bir konumda durduğunu analiz etmek kalıyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=MEAGYNhAlSQ

Gösterim Tarihleri: 11 Nisan “21.30” (City’s), 12 Nisan “21.30” (Rexx), 14 Nisan “19.00” (Atlas)

byzantium

22) House with a Turret / Kuleli Ev (2012) – Eva Neymann (81 dk)

Eva Neymann’ın ikinci kurmaca filmi olan “Kuleli Ev”, Andrei Tarkovsky´nin Solaris’ (1972) inin senaryosunu da kaleme almış olan Ukraynalı Yahudi yazar Friedrich Gorenstein´ın bir öyküsüne dayanıyor. Bu hikayeyi filme çekmek isteyenler arasında zamanında senarist / aktör Yuri Klepikov ile usta yönetmen Andrei Tarkovsky’nin de bulunması filme olan merakın artması konusunda büyük bir etken. Bir çocuğun gözlerinden başkalarının acılarına karşı hissizleştirilmiş bir toplumun panoramasını “siyah-beyaz” bir film ile irdeleyen Neymann’ın Tarkovsky etkisi yaratıp yaratamayacağını görmek için izlenmeli.

house with a turret

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=2Z48zpgbEWU

Gösterim Tarihleri: 11 Nisan “16.00” (Atlas), 12 Nisan “19.00” (Feriye), 14 Nisan “19.00” Rexx

23) Hayatboyu / Lifelong (2013) – Aslı Özge (108 dk)

İlk filmi Köprüdekiler (2009) ile iyi bir çıkış yapan yönetmen Aslı Özge, yeni filmi “Hayatboyu”nun dünya prömiyerine Berlin’de gerçekleştirdi. Birbirlerinden kopamadıkları için duygusal sıkışıklık yaşayan bir çift olan Can ve Ela’nın çoktan parçalanmış olan ilişkisini irdeleyen film, gelen eleştirilere bakılırsa güçlü oyunculuk performanslarıyla, stilize ve etkileyici sinematografisiyle, hikayesine cesur yaklaşımıyla konuşuluyor. Sinefillere de festival kapsamında mutlaka görülmesi gereken Türk filmleri hanesine yazmak kalıyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=MBe4FL-jSbk

Gösterim Tarihleri: 9 Nisan “19.00” Atlas

hayatboyu

24) Upstream Color / Gizli Kimya (2012) – Shane Carruth (96 dk)

2004 yılında çektiği inanılmaz düşük bütçeli bilimkurgu filmi “Primer” ile Sundance Film Festivali’nde “Jüri Büyük Ödülü”nü kucaklayan bağımsız yönetmen Shane Carruth, ikinci filmi Upstream Color ile de çok konuşulacağa benziyor. İnsanoğlunun kökenlerini ve aşkın entrikalarını keşfe çıkan korkunç bir olaylar dizisiyle bütünleşmiş karmaşık bir aşk hikayesi anlatan film, Carruth’un kendine has anlatım tarzıyla Sundance’dan yine boş çıkmadık ve “Jüri Özel Ödülü”ne layık görüldü.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=5U9KmAlrEXU

Gösterim Tarihleri: 30 Mart “16.00” (Feriye), 5 Nisan “16.00” (Rexx), 6 Nisan “19.00” (City’s 2)

upstream color

25) Final Cut: Ladies and Gentlemen / Bayanlar ve Baylar (2012) – György Palfi (85 dk)

Hukkle (2002) ve Taxidermia (2006) gibi arıza filmlerin Macar yönetmeni György Palfi, bu sefer sinema tarihine eşsiz bir armağan hediye ediyor gibi gözüküyor. 3 yıldır bu filmin kurgusuyla uğraşan Palfi, sinema tarihinde yer etmiş 450’den fazla filmi kolajlayarak yepyeni, eğlenceli ve özgün bir aşk hikayesi çıkarmış. “Üstün adam ile üstün kadının aşk hikayesi nasıl olur?” düşüncesi üzerinderin ilerleyen Palfi, Marcello Mastroianni’den Greta Garbo’ya, Brad Pitt’den Audrey Tautou’a kadar uzanan benzersiz bir deneyim vadediyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=J1hCCRWhOvg

Gösterim Tarihleri: 30 Mart “11.00” (Atlas), 31 Mart “11.00” (Rexx), 9 Nisan “13.30” (City’s)

final cut

Bonus: Vesikalı Yarim (2012) – Ömer Lütfi Akad (88 dk)

İstanbul Film Festivali, her yıl Groupama işbirliği ile bir Türk sinema klasiğini restore ettirerek izleyicilere yeniden sunuyor. Bu yıl ise Türk sinemasının öncüsü büyük usta Ömer Lütfi Akad’ın bir sinema klasiği olan “Vesikali Yarim” yepyeni kopyasıyla gösterilerek bir nostalji imkanı sunulacak. Hem de Feriye Sineması’nda! Sinefiller ve nostalji severler kaçırmamalı!

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=HBRhxrXS8pQ

Gösterim Tarihleri: 11 Nisan “21.30” (Feriye)

vesikalı yarim

 

Etiketler: , , , , , ,

12. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali Değerlendirmesi ve Puan Listesi

Bu sene 12.si düzenlenen !f Bağımsız Filmler Festivali, programıyla bu sene festival severleri tatmin edecek doygunluktaydı. Dünya sinemasından bu sene çok konuşulan “Holy Motors” ve “Tabu”nın yanı sıra, “Antiviral”, “Laurence Anyways”, “Reality”, “Frances Ha”, “Jin” gibi önemli ve merak edilen filmleri izleyiciyle buluşturdu.  “Vanishing Waves” ve “Higuita” gibi muhtemelen bir daha ulaşmamız çok zor olacak filmleri saklandıkları ülkelerinden çıkarıp Türk izleyicisine sunan !f, Leos Carax, Miguel Gomes ve Jose Rivera’yı da Türkiye’ye getirerek keyifli söyleşiler düzenledi. Bu sohbetler ve atmosfer eşliğinde bu yıl !f İstanbul’da gösterilen filmlerden izlediklerime dair hem kendi kişisel beğeni listemi hem de bu filmlerin “En”lerini baz alarak bir liste oluşturdum.

12. if

12. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali Puan Listesi

1) Holy Motors (Leos Carax) : 10 / 10

2) Vanishing Waves (Kristina Buozyte): 9.7 / 10

3) Laurence Anyways (Xavier Dolan): 8.6 / 10

4) Tabu (Miguel Gomes): 8.4 / 10

5) Jin (Reha Erdem): 8.3 / 10

6) The Imposter (Bart Layton): 7.9 / 10

7) De Rouille et d’Os (Jacquies Audiard): 7.4 / 10

8) Zerre (Erdem Tepegöz): 7.4 / 10

9) Margaret (Kenneth Lonergan): 7.1 / 10

10) The Paperboy (Lee Daniels): 6.8 / 10

11) On the Road (Walter Salles): 6.7 / 10

12) Seven Psychopaths (Martin Mcdonagh): 6.5 / 10

13) Parada (Srdjan Dragojevic): 6.5 / 10

14) Antiviral (Brandon Cronenberg): 6.2 / 10

15) The Sessions (Ben Lewin): 6.2 / 10

16) Pusher (Luis Prieto): 5.8 / 10

17) Higuita (The Boy): 5.5 / 10

En İyi Film: Holy Motors

En İyi İlk Film: The Imposter

En İyi Türk Filmi: Jin

En İyi Türk İlk Filmi: Zerre

En İyi Keşif: Vanishing Waves

En İyi Belgesel: The Imposter

En İyi Sinematografi: Jin

En İyi Senaryo: Holy Motors

En Çok Hayal Kırıklığı: Higuita

 

Etiketler: , ,

18. London Turkish Film Festival Değerlendirmesi + En İyi 5 Film

Bu yıl 18.si düzenlenen London Turkish Film Festival, Türk filmlerinin yurtdışında tanıtılması, izlenilmesi, yabancı izleyicilerin gözünde “Türk sineması algısı”nı diri tutma amacı taşıyan önemli bir festival. Her yıl 20’ye yakın Türk filmini Londra’daki sinemaseverlerle buluşturan LTFF,  “Golden Wings Digitürk Dağıtım Ödülü” ile bir Türk filmini “İngiltere ve İrlanda sinemalarında dağıtımını yapmak” konusunda ödüllendirmekte. Bu yıl da Türk sinemasının önemli örneklerinden bir seçki ile karşımıza çıkan LTFF kapsamında izlediğim en iyi 5 Türk filmini yazdım.

Jin (2013)

Türkiye’de !f İstanbul’da, Almanya’da Berlinale’de ve en son İngiltere’de London Turkish Film Festival kapsamında gösterilen Reha Erdem’in son filmi “Jin”, Türk-Kürt meselesine farklı bir bakış açısıyla masalsı bir “fabl” dilinden bakmayı tercih ediyor. Reha Erdem, Londra’da filmin gösteriminden sonra yapılan soru-cevap etkinliğinde “Bu filme tarafsız demek beni çok üzer. Böyle bir meselede “tarafsızım” demek bana çok alçakça geliyor.” demişti. Film, 17 yaşındaki karakteri “Jin”in tarafından, insanların insanlık dışı ve zavallı durumlarına şahit olan hayvanların tarafından, hayatın tarafından bakmayı tercih ediyor. Dağda kalsa kalamayan, inse inemeyen “Jin”in öyküsü bu.

Sinemada gerçeküstücü anlatımı seven Erdem, özellikle filmin son karesiyle akıllardan çıkmayacak bir “tablo” oluşturuyor. Bu tablo gibi karelerin filmin tamamında bulunduğunu ve bu enfes sinematografi için Florent Herry’i takdir etmeyi hatırlatmak gerekiyor. Terrence Malick’in “The Tree of Life” (2011) ında olduğu gibi güçlü doğa görüntüleri içeren film, özellikle hayvanları çok doğru bir biçimde kullanıyor ve filmin esas meselesinin en büyük görgü tanıkları haline getiriyor.

Londra Türk Film Festivali kapsamında gözlemlediğim kadarıyla Kelebeğin Rüyası ile beraber seyirci nezdinde en çok sevilen film olan Jin, festival kapsamında izleyici oylarıyla verilecek olan “İzleyici Ödülü”ne bir adım daha yakın duruyor.

???

Tepenin Ardı (2012)

SİYAD tarafından “Yılın En İyi Türk Filmi” seçilen ve katıldığı çoğu festivalden adaylıklar ve ödüllerle dönen Tepenin Ardı, özünde Türkiye’ye ait bir film olsa da evrensel açıdan okunmaya bir hayli müsait yapısıyla London Turkish Film Festival kapsamında da en beğenilen Türk filmlerinden biri oldu.

Uçsuz bucaksız taşradaki bir ailenin, tepenin ardındaki kendi yarattıkları yörüklerle amansız mücadelesini, western filmlerini andıran bir yapının doğa odaklı muhteşem sinematografisinde alegorik olarak politik, askeri ve sosyal birçok konuya değinerek anlatan film, final sahnesindeki yabancılaştırma efektiyle yaptığı ani manevrayla izleyiciyi ikiye ayırabilecek bir potansiyele bürünüyor. Özellikle Tamer Levent başta olmak üzere tüm oyuncu kadrosu performanslarıyla büyülerken, Emin Alper ilk filmiyle “ustalık” derecesinde bir iş çıkardığını Berlin Film Festivali, Palic Film Festivali, Sarajevo Film Festivali, Taipei Film Festivali, İstanbul Film Festivali ve Osian Cinefan Film Festivali’nde aldığı ödüllerle fazlasıyla kanıtlamış oluyor.

“En büyük düşman, kendi içimizdedir” düşüncesinden yola çıkarak, kimsenin suçunu üstlenmediği ve hep bu suçu atacak bir “öteki” yarattığını simgesel anlatılarla destekleyen film,  düşman yaratmanın ne kadar kolay olduğunu gözler önüne sermekte.

tepenin ardı

Kelebeğin Rüyası (2013)

Komedi ağırlıklı popüler filmleriyle Türk sinemasında her daim filmleri gişe yapan bir yönetmen olan Yılmaz Erdoğan, oyunculuk kariyerinde Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da” (2011) sı ve Bahman Ghobadi’nin “Rhino Season” (2012) uyla kazandığı yükselişi, oradan aldığı sanatsal ivmenin de etkisiyle birleştirerek “Türk Sineması’nda dönem filmi yapılamıyor” düşüncesini yıkan bir filme imza atmış.  1941 yılının Zonguldak’ında geçen film, hükümet tarafından çıkarılan “Mükellefiyet Yasası”nın ardından 65 yaşına kadar olan yetişkin erkeklerin madenlerde çalışmaya zorunlu tutulmasını anlatan, görsel açıdan unutulmaz bir plan-sekansla açılıyor.

Yılmaz Erdoğan, olgun bir sinemacının izlerini taşıyan sinemasal kabiliyetini filmin bütününe yayarak oldukça özenli bir iş ortaya koyuyor. Bu bağlamda, Nuri Bilge Ceylan’ın uzun tek plan sahnelerinin yetkinliği ve Bahman Ghobadi’nin şiirsel anlatım üslubu Kelebeğin Rüyası’nda öne çıkıyor. Elini attığı her filmi görsel açıdan bambaşka bir boyuta sokarak ustalıkla kotaran görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki ise Kelebeğin Rüyası’nı güçlü yapan faktörlerin ilk sırasında yer alıyor. Bol figürasyon içeren genel plan kullanımının yoğunluğu, oldukça etkili kaydırmalı tek planlar, atmosfere uygun grimsi tonlardaki renk paleti seçimi, hepsi işini bilen bir görüntü yönetmeninin “olgun” seçimleri olarak ön plana çıkıyor. Buna Bora Gökşingöl’ün düzenli kurgusu, Hakan Yarkın’ın incelikli sanat yönetimi ve Rahman Altın’ın etkileyici müzikleri de eklenince tekniksel boyutta hep aradığımız kalitede bir iş ortaya çıkıyor.

Yabancı izleyiciler tarafından festivalde gösterilen Türk filmleri  içerisinde en çok beğenilen filmlerden biri olan Kelebeğin Rüyası,  Türk sinemasını sınıf atlattıran yapımlardan biri olarak festivalin en iyileri arasında yer alıyor.

kelebeğin rüyası

Lal Gece (2012)

Zamanın, mekanın ve mezhebin belirtilmediği bir köyde 60 yaşındaki bir adamla 14 yaşındaki bir çocuğun töre gereği evlendirildikten sonra gerdek gecesindeki hesaplaşmalarını anlatan film, töre filmlerinin bugüne kadar klasik ele alınış biçimini yapı bozumuna uğratarak töreyi hem erkeğin hem kızın bakış açısıyla ele almasıyla izleyicileri ikiye böldü.  Açılıştaki düğün sahnesinden sonra tamamen yatak odasının içerisinde geçen film, klasik töre filmlerinden ayrıksı yapısıyla ayrılan, “dışarıdan” değil “içeriden” bakan, son derece güçlü yazılmış diyalog odaklı yapısıyla, kısıtlı mekanda Gökhan Tiryaki’nin oluşturduğu yaratıcı kadrajlarıyla, İlyas Salman ve Dilan Aksüt’ün başarılı oyunculuklarıyla Türk sinemasında çok az rastlanan bir “oda sineması” örneğine dönüşüyor.

Filmekimi, Gezici Festival ve London Turkish Film Festival kapsamında olmak üzere 3 farklı festivalde izlediğim filme gelen tepkiler hep ikiye ayrılıyordu. İlk defa bir kadını acındırmadan, erkeği de sistemin tek suçlusu göstermeden “töre filmi” kalıbının ele alındığı için tebrik edenler oldu, “kadınlar erkeği resmen eşitlemişsiniz” diye sert çıkanlar da. Fakat bütün bunlar Lal Gece’nin dünya festivallerden toplamda 27 ödülle dönmesini engellemedi ve film, LTFF kapsamında “Golden Wings Digütürk Dağıtım Ödülü”ne layık görüldü.

20 yıl aradan sonra ilk defa bir filmde başrol oynayan İlyas Salman’ın ve bir lise öğrencisiyken seçilip ilk kez kamera karşısına geçen Dilan Aksüt’ün başarılı oyunculukları, çok iyi yazılmış diyaloglarıyla birleşince seyri adeta su gibi akan güçlü bir “hesaplaşma” filmine dönüşüyordu.

lal gece

Araf (2012)

Araf, toplumsal ve bireysel analizlerini aşırı gerçekçi biçimde irdeleyen, çok iyi gözlem yeteneğine sahip bir film. Yeşim Ustaoğlu’nun bu derece erkek konuşmalarına, hareketlerine ve genç-yetişkin arasındaki ince çizgiye hakim olması şaşırtıcı. Sinematografik açıdan oldukça güçlü olan Araf, düğün sahnesi, sevişme sahnesi ve tuvalet sahnesiyle unutulmayacak 3 sahne yaratmış. Özellikle Neslihan Atagül’ün genç yaşta bu oyunculuğu takdire şayan. Barış Hacıhan performansıyla ileriye dair ümit veriyor.  Özcan Deniz de kendine ayrılan sürede iyi bir performans sergiliyor.

Kadın-erkek arasındaki eşitsizliği, Anadolu insanının bir nevi “Amerikan Rüyası” hayallerine kapılmasının ardından içinde bulunduğu “araf” durumunu karamsar bir bakış açısıyla irdeleyen Ustaoğlu, sinemasının en iyi örneklerinden birine imza atıyor. Hemen hemen benzer konuyu ele alan bu yılki bir diğer Türk filmi “Gözetleme Kulesi” (2012) nden diyalog yazımı, gerçekçi analizler ve biçimsel estetik konusunda daha üstün duran Araf, Türk sinemasının 2012 yılındaki en iyi 5 filminden biri.

London Turkish Film Festival kapsamında diğer 4 film gibi “yönetmen” katılımlı olmadan gösterilse de filme olan ilgi yoğundu. Bu da Araf’ın yurtdışında aldığı ödüllerin etkisiyle yabancı izleyiciler tarafından duyulduğu ve merak edildiğini kanıtlıyor.

araf

 

Etiketler: , , , , ,

Kelebeğin Rüyası (2013)

“Vizontele” (2001), “Vizontele Tuuba” (2004), “Organize İşler” (2005)” ve “Neşeli Hayat” (2009) gibi komedi ağırlıklı popüler filmleriyle Türk sinemasında her daim filmleri gişe yapan bir yönetmen olan Yılmaz Erdoğan, oyunculuk kariyerinde Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da” (2011) sı ve Bahman Ghobadi’nin “Rhino Season” (2012) uyla kazandığı yükselişi, oradan aldığı sanatsal ivmenin de etkisiyle birleştirerek “Türk Sineması’nda dönem filmi yapılamıyor” düşüncesini yıkan bir filme imza atmış. “Tarihi film yapamıyoruz” düşüncesini kırıp A sınıfı bir tarihi epik olmayı başaran “Fetih 1453” (2012) den sonra, Kelebeğin Rüyası’nın da şiirsel bir üslupla bezeli A sınıfı bir dönem filmi olmayı başardığını söyleyebiliriz.

kelebeğin rüyası

1941 yılının Zonguldak’ında geçen film, hükümet tarafından çıkarılan “Mükellefiyet Yasası”nın ardından 65 yaşına kadar olan yetişkin erkeklerin madenlerde çalışmaya zorunlu tutulmasını anlatan, görsel açıdan unutulmaz bir plan-sekansla açılıyor. O dönemde Zonguldak’ta yaşayan iki genç şair olan Rüştü Onur (Mert Fırat) ve Muzaffer Uslu (Kıvanç Tatlıtuğ), edebiyatla ve şiirle iç içe bir yaşam sürdürmektedir. Hayattaki tek gayeleri yazdıkları şiirlerin o dönemki “Varlık” dergisinde yayınlanmasıdır. Edebiyat öğretmenleri Behçet Necatigil (Yılmaz Erdoğan), bu iki genç şairin azimlerini desteklemektedir. Bu iki genç şair, dönemin saygın adamlarından birinin kızı olan Suzan (Belçim Bilgin) ‘a aşık olurlar ve şiirleriyle onu etkilemeye çalışırlar. Fakat önlerinde bir engel vardır. Dönemin en ölümcül hastalıklarından biri olan verem.

Yılmaz Erdoğan, olgun bir sinemacının izlerini taşıyan sinemasal kabiliyetini filmin bütününe yayarak oldukça özenli bir iş ortaya koyuyor. Bu bağlamda, Nuri Bilge Ceylan’ın uzun tek plan sahnelerinin yetkinliği ve Bahman Ghobadi’nin şiirsel anlatım üslubu Kelebeğin Rüyası’nda öne çıkıyor. Artık dünya sinemasının usta görüntü yönetmenleri olan Roger Deakins, Emmanuel Lubezki, Robert Richardson, Janusz Kaminski gibi isimlerin yetkinliğinde bir görüntü yönetmenimiz olduğu için gurur duymalıyız. O isim, Gökhan Tiryaki. Elini attığı her filmi görsel açıdan bambaşka bir boyuta sokarak ustalıkla kotaran Tiryaki, Kelebeğin Rüyası’nı güçlü yapan faktörlerin ilk sırasında yer alıyor. Bol figürasyon içeren genel plan kullanımının yoğunluğu, oldukça etkili kaydırmalı tek planlar, atmosfere uygun grimsi tonlardaki renk paleti seçimi, hepsi işini bilen bir görüntü yönetmeninin “olgun” seçimleri olarak ön plana çıkıyor. Özellikle yakın zamandaki bir başka dönem filmimiz olan “Uzun Hikaye” (2012)’nin genel planları az, yakın plan odaklı dizi mantalitesindeki atmosferiyle karşılaştırdığımızda Kelebeğin Rüyası’nın değerini daha iyi anlıyoruz. Buna Bora Gökşingöl’ün düzenli kurgusu, Hakan Yarkın’ın incelikli sanat yönetimi ve Rahman Altın’ın etkileyici müzikleri de eklenince tekniksel boyutta hep aradığımız kalitede bir iş ortaya çıkıyor.

kelebeğin rüyası1

Kelebeğin Rüyası’nın 140 dakikalık süresi boyunca senaryo yapısı aslında 3 farklı olay üzerinden bir işleyişe sahip. Sırasıyla, Rüştü ve Muzaffer’in Suzan’a olan aşkları, maden işçilerinin yaşadığı zorluklar ve Muzaffer ile Mediha’nın aşkı… İki genç şair arkadaşın şiire ve Suzan’a olan aşkları çerçevesinde ilerleyen film, bazı noktalarda sarkma süreci yaşıyor. Fakat sarktığı yerlerde de toparlayarak yoluna devam ediyor. Bu toparlanma sürecinde rol kimliğini üzerine başarılı bir şekilde giyen Kıvanç Tatlıtuğ’un payı büyük. Sürekli tırnaklarını yiyen, kambur ve duygusal karakteriyle biraz daha iddialı oynasa Paul Thomas Anderson karakteri gibi duracak olan Tatlıtuğ, üzerinden “dizi oyuncusu” sıfatını kaldırarak sinemada da yetkin işler çıkarabileceğini gösteriyor. Mert Fırat, Belçim Bilgin, Yılmaz Erdoğan ve Farah Zeynep Abdullah da yan karakterler olarak görevlerini başarıyla yerine getiriyorlar.

18. London Turkish Film Festival kapsamında Londra prömiyerinde izlediğim film, gözlemlediğim kadarıyla İngiliz sinemaseverler tarafından da yoğun ilgi gördü ve beğenildi. Özellikle yurtdışında “Bir Zamanlar Anadolu’da” en beğenilen Türk filmi ünvanını devam ettirirken “Bir Zamanlar Anadolu’da” da polisi oynayan adam yönetmiş. Yönetmen olduğunu bilmiyorduk. Hem oyunculuğu hem yönetmenliği çok iyi.” şeklinde yorumlar duymak sevindiriciydi. Son zamanlarda “Türk sineması batıyor!” diye bağıran birkaç sinema eleştirmenine ve minimalist sinema karşıtı olan “Yeni Dalga” arayışındaki bazı gruplara kulak asmamak gerektiğini de daha iyi anlamış oluyoruz. Zira kazanılan tonlarca ödülün yanı sıra yurtdışında “Türk sineması” diye bir kalıp oluşmaya başladığının ve bunun bilinçli izleyicileri oluştuğunun farkına varmamak mümkün değil. Dolayısıyla “Kelebeğin Rüyası”nın, Türk sinemasının gelişimi adına birçok adım attığını söyleyebiliriz. Senaryosu üzerinde biraz daha durulsa ve süresi uzadıkça yer yer sarkan bazı yerleri toparlanabilse “başyapıt” olması işten bile değilmiş.

kr2

Kelebeğin Rüyası, “maden ocağındaki tek plan sekans açılışı”, “Muzaffer ve Suzan’ın kömürle suratlarını boyayarak aşklarını gözleriyle anlatmaları”, “geminin Zonguldak’taki limandan hüzünlü bir şiir tadında ayrılışı” gibi akıllara kazınan sahneleriyle konuşulacaktır. Öte yandan Kelebeğin Rüyası’nın “popüler izleyici” nezdinde aradığı karşılığı bulamama ihtimali de var. Bunun nedenleri, tam bir popüler sinema ürünü olmayıp “arthouse görünüm” adı altında kitle sineması olması, Kıvanç Tatlıtuğ’u “yakışıklılık” sembolü olarak metalaştırmayıp Paul Thomas Andersonvari bir karakter yaratması, salt “aşk filmi” olmayıp şiirle aşkı birleştirmesinin yanında dönemin önemli olaylarına da değinmesi. Bu yüzden “Evim Sensin” (2012) gibi niteliksiz sinema ürünlerine ağlayarak bayılan bir kitlenin, Kelebeğin Rüyası’nı bir “sinema” olarak sevmesi için belli bir “entelektüel birikim” gerekir. Süresinin de uzunluğunu göz önünde bulundurduğumuzda aradığı basitlikleri bulamayıp memnuniyetsiz bir yapıya bürünen bir “popüler sinema izleyici” kitlesi de oluşabilir. Fakat dileğimiz
, Kelebeğin Rüyası gibi filmlerin gişede de iş yapması ve bu kalitede sinema ürünlerinin Türk sinemasını basamak basamak sınıf atlattırmaya her geçen gün devam etmesi.

DSCN2919

3.5 / 5

 
1 Yorum

Yazan: Mart 1, 2013 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , , ,