RSS

Jin (2013)

15 Mar

Türkiye’de !f İstanbul kapsamında, Almanya’da Berlinale’de ve en son İngiltere’de London Turkish Film Festival kapsamında gösterilen Reha Erdem’in son filmi “Jin”, Türk-Kürt meselesine bambaşka bir pencereden, masalsı bir “fabl” dilinden bakmayı tercih ediyor. Reha Erdem, Londra’da filmin gösteriminden sonra yapılan soru-cevap etkinliğinde “Bu filme tarafsız demek beni çok üzer. Böyle bir meselede “tarafsızım” demek bana çok alçakça geliyor.” demişti. Film, 17 yaşındaki karakteri “Jin” (Deniz Hasgüler) in tarafından, “hayat”ın tarafından bakmayı tercih ediyor. Dağda kalsa kalamayan, inse inemeyen “Jin”in öyküsü bu.

jin

Jin, oldukça sessiz doğa görüntüleriyle açılıyor. Bir sakinlik, sükunet var adeta doğada. Dağlarda saklanan teröristlerin içinde bir kız çarpıyor gözümüze. Adı Jin. Terör örgütü üyesi olmaya zorlandığı ya da mecbur kaldığı belli. Çok da önemli değil. Önemli olan, Jin bu anlamsız savaşı istemiyor. Oysa doğa ne kadar güzel, hayvanlar ne kadar mükemmel. Kaçmak istiyor Jin ve dağlardan aşağıya doğru koşmaya başlıyor. Derken o huzur ve sükuneti silahlar ve bombalar birden bozmaya başlıyor. Saklanıyor Jin. Doğadaki hayvanlar kabuklarına çekiliyor, neye uğradıklarını şaşırıyorlar. İnsanların bu içler acısı, zavallı, doğayı katleden, anlamsızca birbirini öldüren durumlarının en büyük şahitleri onlar. Sessiz ve derinden olan biteni izliyorlar, gözlerindeki anlamlı bakışlarla. Her şeyin farkındalar.

İlk 20 dakika içerisinde hiçbir diyalog yer almazken, sadece iki türkü yer alıyor. Birisi Kürtçe, diğeri ise Türkçe olmak üzere. Aslında bu, Reha Erdem’in film boyunca meseleye olan yaklaşımı hakkında ipucu veriyor. Adının şapkalısı “kadın”, şapkasızı “hayat” anlamına gelen Jin’in kaçış süresince doğa ve hayvanlarla olan içsel yolculuk süreci, askerlerin baskınlarıyla kesişiyor sürekli. Jin, kaçmak istese de kaçamıyor çünkü hem kimlik sorunu var, hem de kadın olmanın zorlukları. Bir tarafta askerler, öte yanda kendisinden yararlanmak isteyen kötü niyetli kişiler. Sıkıştıkça sıkışıyor Jin. Bu süreçte ise bir ayı, vahşi bir vaşak, yaralı bir at ve güzel bir ceylan  ile karşılaşıp iletişim kuruyor. Hava saldırılarından kaçmak için sığındığı mağaranın içerisinde bir evden çaldığı Coğrafya kitabındaki anlamını bilmediği “enlem” ve “boylam” kelimeleri üzerine düşünüyor.

jin

Yaralı asker (Onur Ünsal) ve Jin’in, filmin ikinci yarısındaki sahneleri de Erdem’in başından beri koruduğu  yaklaşımını devam ettiriyor. Savaş anlamsız ve her ne kadar düşman da olunsa “insanlık” insanın içerisinde olan bir duygu. Askerin ölüme yaklaştığında beklediği hamlenin aksine karşılaştığı “iyi niyet”, insanlık haricinde içindeki başka türlü duyguları da tetikliyor. Belki de sadece anlık bir “Stockholm Sendromu” bilemeyiz. Fakat söylediği sözler o kadar doğal ve çarpıcı ki. “Belki bir gün bir çay bahçesinde karşılaşırız.”

Reha Erdem, yıllardır kanayan bir yara olan bu siyasi meseleyi Jin’in ve hayvanların bakış açısından masalsı bir taban ekseninde anlatmaya çalışıyor. Bu yüzden film hakkında yapılan “Kırmızı Başlıklı Kız” masalı benzetmesinin yer yer doğru olduğunu söyleyebiliriz. Afişte de olduğu gibi Jin’in başında kırmızı bir tülbent olması da bunu destekler nitelikte. Ayrıca Londra’daki “Masterclass” da hayatında en çok müze dolaştığı insanın Florent Herry olduğunu söyleyen Erdem, filminin görsel biçemini de masalsı resimler estetiğinde inşa ettiriyor.  Bu gibi benzetme ya da göndermelerin Reha Erdem’in filmografisindeki diğer filmlerine de dolaylı yoldan  yapıldığını söylemek yanlış olmaz. Özellikle Hayat Var’ın “Hayat”ı ile, adı aynı zamanda “Hayat” anlamına gelen “Jin”in sadece bir benzerlik olduğunu düşünmek fazla hayalcilik olur. Üstelik ikisi de ergenlik döneminde olup büyüme çağında “hayat”ı öğrenmeye çalışırken.

jin

Sinemada gerçeküstücü anlatımı seven Erdem, özellikle filmin son karesiyle akıllardan çıkmayacak bir tablo oluşturuyor. Buna benzer birçok kare filmin tamamında bulunduğundan aynı zamanda bu enfes sinematografi için Florent Herry’yi de anmak gerekiyor. Terrence Malick’in “The Tree of Life”ında (2011) olduğu gibi güçlü doğa görüntüleri içeren film, özellikle hayvanları çok doğru bir biçimde kullanıp, onları filmin esas meselesine büyük katkı sağlayan “görgü tanıkları” haline getirmesiyle hatırlanacak. Bütün bunları yaparken de kuşkusuz Reha Erdem filmografisinin en “özel” işlerinden biri haline gelecek.

4 / 5

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Mart 15, 2013 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: