RSS

Aylık arşivler: Şubat 2014

67. BAFTA Ödülleri Sahiplerini Buldu

Bu yıl 67.si düzenlenen BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu. Oscar’ın da açık ara favorisi gözüken 12 Years a Slave “En İyi Film” ve “En İyi Erkek Oyuncu” dalında 2 ödülle geceden ayrıldı. Alfonso Cuaron’un yönettiği Gravity ise “En İyi İngiliz Filmi” ve “En İyi Yönetmen” dahil olmak üzere 6 dalda geceden en çok ödülle ayrılan film oldu.

steve_mcqueen_12_years_a_slave_best_film-365804

En İyi Film: 12 Years a Slave

En İyi Yönetmen: Alfonso Cuaron (Gravity)

En İyi Erkek Oyuncu: Chiwetel Ejiofor (12 Years a Slave)

En İyi Kadın Oyuncu: Cate Blanchett (Blue Jasmine)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Barkhad Adbi (Captain Phillips)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Jennifer Lawrence (American Hustle)

En İyi İngiliz Filmi: Gravity

En İyi Orijinal Senaryo: American Hustle

En İyi Uyarlama Senaryo: Philomena

En İyi Animasyon Filmi: Frozen

En İyi Sinematografi: Gravity

En İyi Belgesel: The Act of Killing

En İyi Yabancı Film: La Grande Bellezza

En İyi Prodüksiyon Tasarımı: The Great Gatsby

En İyi Görsel Efekt: Gravity

En İyi Makyaj ve Saç: American Hustle

En İyi Kostüm Tasarımı: The Great Gatsby

En İyi Ses: Gravity

En İyi Müzik: Gravity

 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 17, 2014 in Haberler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

Fil’m Hafızası Sunar: Arabesque Night hosted by Dilan Bozyel “26 Şubat Çarşamba”

Dilan Bozyel’in ev sahipliğinde acı, kara sevda, umutsuzluk üzerine mendil ıslatan kısa filmler, Dolapdere Big Gang’ten bu geceye özel Arabesk ezgiler içeren canlı performans, ağlanacak hale güldüren ödüllü yarışmalar.

arabesque night

Biletler Biletix ve IKSV’de!

Bilet Fiyatları
Numarasız Oturmalı: 25 TL (110 adetle sınırlıdır)
Ayakta: 15 TL

PROGRAM
20:30 Kapı Açılış
21:00 Kısa Film Gösterimi (1. Bölüm)
Musa
Buzkashi Boys
21:50 Yarışma – Movie Karaoke
22:10 On Dakika Ara
22:20 Kısa Film Gösterimi (2. Bölüm)
Yaşam Merkezi
Dilan Bozyel’in Kısa Filmi
23:00 Konser – Dolapdere Big Gang
00:00 Kapanış

KISA FİLM SEÇKİSİ

Musa (2012)

Serhat Karaaslan / Türkiye / 18′

Kah üst geçitlerde kah otobüs duraklarının vapur iskelelerinin berisinde rastladığımız bir el uzaklığındaki korsan filmcilerden biridir Musa. Bir gün hayatına bir yönetmen girer ve onu sonu gelmez bir arayışa iter.

musa

Buzkashi Boys (2012)

Sam French / Afganistan / 30′

Ne savaşın bıraktığı izler, ne de fakirlik onların hayallerine engel olabilirdi. Afganistan’ın milli sporu Buzkaşi’ye meraklı iki çocuğun arkadaşlığını konu alan samimi ve duygu yüklü bir hikaye.

buzkashi boys

Yaşam Merkezi (2013)

Ömer Günüvar / Türkiye / 20′

Yaşamın bir paket gibi her gün yeniden üretildiği ve meta gibi satıldığı bu yerde, o “yaşam”ı yaratan ve fakat üniformasıyla görünmez kılınan Veysel’in örtük yaşamı…

yaşam merkezi

http://www.filmhafizasi.com/

 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 16, 2014 in Haberler

 

Etiketler: , , , , , , ,

Borsa Gangsterleri: The Wolf of Wall Street

Amerikan sinemasının usta yönetmeni Martin Scorsese’nin merakla beklenen son filmi The Wolf of Wall Street, Scorsese ile Leonardo Di Caprio’nun beşinci işbirliği. Scorsese’nin yirmi üçüncü filminde (belgeseller hariç) bugüne kadarki en uzun süreli filmine imza atması (180 dakika) aslında tesadüf değil. 72 yaşına gelen usta yönetmen en az 2,5 saat süren, sinema tarihine göndermelerle dolu bol diyalog içeren uzun sahneler barındıran, başrol oyuncularına ödül törenlerinde ön plana çıkmalarını sağlayan unutulmaz kompozisyonlar kazandıran filmler çekmeye 1977′de New York, New York ile başlamıştı. 155 dakikalık film, Scorsese’nin 2,5 saatin üzerine çıkan ilk filmiydi ve her haliyle anaakım sinemaya karşı duruyordu. The Wolf of Wall Street de tıpkı New York, New York gibi anaakım sinemaya kafa tutuyor.

twowss

1990’ların ünlü yatırım şirketi Stratton Oakmont’un kurucusu, zeki borsacı Jordan Belfort’un otobiyografisinden uyarlanan filmde Scorsese, Goodfellas (1990) ve Casino’da (1995) çok iyi başardığı biyografik suç filmi kalıbını burada biyografik suç komedisine çevirerek işe başlıyor. Goodfellas ve Casino ile beraber ele aldığımızda “üçleme” olarak nitelendirebiliriz, zira yine Scorsese etkili dış ses anlatısıyla açılan, suç dünyasını gözler önüne seren, 150 dakika ve üzeri süreye sahip olan bir filmle karşılaşıyoruz. The Wolf of Wall Street’i diğer iki filmden ayıran en büyük özellik içerdiği komedi dozunun fazlalığıyla doğru orantılı olarak sert ve şiddet içeren sahnelerinin azlığı oluyor. Buna rağmen kimi anlarında aniden surata sıçrayan kan ve kadının karnına atılan yumruk gibi sahnelerle Goodfellas acımasızlığını da hissettirmeyi ihmal etmiyor.

Ana karakterin örnek aldığı kişi sayesinde suç dünyasına girmesi Scorsese’nin en sevdiği giriş bölümlerinden biridir, tıpkı Goodfellas’ta Ray Liotta – Robert De Niro ve Casino’da Robert De Niro – Joe Pesci arasında kurduğu formül gibi. The Wolf of Wall Street’te ise örnek alınan karakter Matthew McConaughey’nin canlandırdığı Mark Hanna oluyor fakat Scorsese burada bir değişikliğe giderek seyirciyi şaşırtıyor. Restoranda geçen on dakikalık bir diyalog sahnesinde Belfort’u etkisi altına alarak hayata bakış açısını değiştiren Hanna karakterini şirket battıktan sonra film boyunca bir daha hiç görmüyoruz. Radikal bir adım olarak değerlendirebileceğimiz bu hamle Belfort’u kısa sürede edilgenlikten etken olan sürece taşımaya başlıyor.

twows1

Scorsese, küçük işlerle başlayıp büyüyerek suç imparatorluğu haline gelen bir grup insanın hikayesini kalıp olarak yine bildiğimiz tarzda aktarıyor, zira filmi “suç dünyasına girme aşaması”, “suç imparatorluğu haline gelme”, “güç sarhoşluğu ve şaşaalı dönem”, “suçlu – ajan ilişkisi” ve “maddi ve manevi açıdan kaçınılmaz çöküş” şeklinde beş epizotta özetlemek mümkün. Biçim ve içerik ise hikaye örgüsünün gelenekselliğinin aksine görsel ve kurgusal açıdan çok fazla yenilikçi, dinamik hamleler barındırarak Scorsese’nin “destansı suç komedisi” oluşturma çabasına büyük katkı sağlıyor. Slow motion çekimlerle hareketli müziği harmanlama, dramatik bir sahneyi televizyondaki Temel Reis görüntüleriyle paralel olarak kurgulama gibi çılgın fikirler filmi her anında izlenilir kılmayı başarıyor.

Yüksek ikna kabiliyeti ve çok iyi bir motivasyon konuşmacısı olan Belfort’un çalışanlarını da kendisi gibi ahlaksız sistemin çarkı içerisinde açgözlü, güce ve paraya tapan insanlar haline getirmesi şirket ortamını paranın sürekli eğlenceye harcandığı bir karnaval ortamına dönüştürüyor. Kadın bir çalışanın saçlarının 10 bin dolar karşılığında sloganlar eşliğinde sıfıra vurdurulmasından, hedef tahtasına cücelerin fırlatılmasına kadar birçok uçuk fikrin cirit attığı bu şirket içi sahnelerde Scorsese’nin özellikle görüntü yönetmeni Rodrigo Prieto ile kurgucu Thelma Schoonmaker arasında güçlü bir bağ kurabildiği göze çarpıyor. Öyle ki, kameranın geniş açılı objektiflerle ve kaydırma hareketleriyle adeta tüm ofise hakim olduğu sahnelerin müzik seçimleri ve sıçramalı kurgu ile beraber güçlü bir dinamizm kazandığı aşikar.

twows3

Suç filmi kalıbının vazgeçilmez suçlu – polis arasındaki çatışma boyutu ise Scorsese’ye yakışır bir şekilde işliyor. Belfort ile ajan Denham’ın (Kyle Chandler) ilk buluşmalarında Michael Mann’in Heat (1995)’indeki gibi bir ciddiyetin ve tekinsizliğin aksine, oldukça eğlenceli ve sıradan gözüken fakat iç seslerinde av – avcı konumunda birbirlerine karşı tetikte olan bir portre çiziliyor. Misal, Leonardo Di Caprio’nun aşırılığı ile Kyle Chandler’ın sadeliği arasındaki uçurumun elbette başladığı gibi sahtelik kokan dostane diyaloglarla devam etmeyeceğini biliyoruz, zira sosyal statüsü ve ahlaki değerleri birbirine tamamen zıt iki insanın bir noktadan sonra gerçek yüzlerini göstermesi beklediğimiz gibi kaçınılmaz oluyor.

Belfort’un gerçek hayat hikayesini bilenler günümüzde hala etkili bir motivasyon konuşmacısı olup konuşma başına 30 bin dolar aldığını biliyorlar. Filmin esas sorusu, Belfort’u yakalayan FBI ajanı Denham’ın metroda bankaların sömürdüğü yorgun ve mutsuz görünümlü insanların arasında yolculuk ederken düşündüğü sahnede gizli. Son sahnede gerçek Jordan Belfort’un karakter olan Belfort’u takdim etmesi ve son plandaki genel görüntüde insanların Belfort’a olan bakışları ise aslında sorunun cevabını veriyor.

THE WOLF OF WALL STREET

Scorsese yaşlandıkça daha da bir gençleştiğini kanıtlarcasına seks – para – uyuşturucu denklemindeki tüm aşırılıkların sınırlarını zorlayan, eğlenceli, dinamik ve akıcı bir başyapıt ortaya koyarak şaşırtmaya devam ediyor. Trainspotting (1996) ve Requiem for a Dream (2000) ile rahatlıkla yarışabilecek, 10 dakika süren, karakterlerin uyuşturucu etkisinde olduğu sekans ise sinema tarihine geçecek kadar güçlü. Leonardo Di Caprio ve Jonah Hill’in Oscar’a aday olan güçlü karakter oyunculukları, Margot Robbie’nin büyüleyici güzelliği, Jean Dujardin’in mizahi yönü kuvvetli İsviçreli banker tiplemesi, Matthew McConaughey’nin 10 dakikada bile şaşırtmaya yeten performansı, Kyle Chandler’ın sade ama etkili ajan portresi ve Rob Reiner – Jon Favreau – Spike Jonze gibi yönetmenlerin kısa rollerde yer alması ise filmi oyunculuklar konusunda tadına doyum olmayan bir mertebeye ulaştırıyor.

5/5

 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 15, 2014 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , , , ,

Fil’m Hafızası Sunar: Kısa’ca Aşk “13 Şubat Perşembe”

“Sevgilimi en iyi ben tanırım” diyen 50 çift arıyoruz!

Buram buram aşk kokan kısa filmler, gramofondan yükselen romantik müzikler ve şık bir akşam yemeği için yarışacak davetliler…

Sevgililer Günü’nden önce farklı bir deneyim yaşamak isteyen çiftleri Maya Cüneyt Türel Sahnesi’ndeki bu özel etkinliğe bekliyoruz.

Biletler 100 adetle sınırlıdır.

Bilet fiyatı: 25 TL

kısa'ca aşk

KISA FİLM SEÇKİSİ

Apricot (2010)

Ben Briand / ABD / 11’

Tatmin edici bir görsellik eşliğinde, insan hafızasının dehlizlerinde gizli kalmış ve hatırlanmak istenen bir “ilk aşk”ın hikayesi.

apricot

Coffee & Pie (2011)

Douglas Horn / ABD / 15’

June, October ve Billy-Jean yolları bir kafede kesişen, anti-romantik bir öykünün üç kahramanıdır. Aşkın imkansızlığını anlamlandırmaya çabalayan çiftimizin imdadına sürpriz bir rehber yetişir. Birçok festivalden ödülle dönen film, lezbiyen bir çift üzerinden insan ilişkilerine ışık tutuyor.

coffee & pie

Voice Over (2011) 

Martin Rosete / İspanya / 10’

Uzayın derinliklerinde yalnız, bir savaşta yürüyemeyecek kadar yaralı ve denizin derinliklerinde boğulmak üzere olabilirsiniz ama bir “ilk öpücük” hiç bu kadar zor olmamıştır.

voice over

Direk Aşk (2011)

Ertuğ Tüfekçioğlu / Türkiye / 11’

Çaresiz bir kadının hiç beklemediği bir anda aşık olmasını anlatan trajikomik bir hikaye.

 direk-aşk

Random Strangers (2011)

Alexis Dos Santos / İngiltere-Hollanda-Arjantin / 25’

İki yabancı bir gecede buluşurlar… Ancak, şarkıdaki gibi ne bir bardadırlar ne de dans etmektedirler. Twitter, Facebook ya da MySpace ve belki en çok Skype. İki yalnız insan yabancı hayatlarında ilk bakışta aşkı paylaşırlar; oldukça yoğun, tutkulu ve uzaktan…

random strangers

Fear of Flying (2013)

Connor Finnegan / İrlanda / 10’

Korkularının esiri olan Dougal’ın, güney sahillerine göç eden Lucy’nin peşinden gidişini keyifli bir dille anlatan, unutulmayacak bir animasyon.

fear of flying

http://www.filmhafizasi.com/

 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 6, 2014 in Haberler

 

Etiketler: , , , , , , , ,

Cinedergi 100 Yılın En İyi 21 Türk Filmini Seçti

cinedergi

Online sinema dergisi Cinedergi Türk Sineması’nın 100. yılı sebebiyle sinema tarihimizin en iyi 21 Türk filmini seçti. İnternetten ücretsiz olarak takip edilebilen Cinedergi “Üstümüze düşen sorumluluğu yerine getireceğiz!” sloganıyla kar amacı gütmeden “saf” sinemaya hizmet etmeye devam ediyor.

Şubat sayısı yayınlanan Cinedergi, önümüzdeki ay sahiplerini bulacak 86.Akademi Ödülleri’ne ön bakış sunarken, vizyondaki filmlere de geniş bir yelpazeden bakmayı ihmal etmiyor.

Cinedergi’nin “100 Yılın Altın Listesi” başlığı altında yayınladığı 21 filmlik listenin zirvesinde Muhsin Bey, Sevmek Zamanı ve Anayurt Oteli yer alıyor.

Cinedergi Şubat sayısını okumak için;

http://www.cinedergi.com/sayi/67/

 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 3, 2014 in Haberler

 

Etiketler: , , , ,

Le Passe (2013)

Ülkemizde 2013 yılının Ekim ayında Filmekimi kapsamında gösterilen Asghar Farhadi’nin son filmi Le Passe, Başka Sinema kapsamında vizyona girdi. İran sinemasına About Elly (2009) ile Antonionivari bir gerilim filmi, A Separation (2011) ile ise evrensel bir başyapıt kazandıran Farhadi, Le Passe ile yine bildiği sularda yüzerek senaryosu ve dramatik yapısıyla kendi tarzında bir filme imza atıyor fakat A Separation kadar kusursuz olmayı başaramadığı gibi küçük bir tekrar hissiyatı da yaratıyor.

le passe

İyi yönetmenlerin mutlaka kariyerlerinde bir doruk noktası vardır. Bir yönetmen öyle bir film çeker ki, onun üzerine başka kaç film çekse yaranamaz izleyiciye. Bu yüzden yeni bir Andrei Zyvagintsev filmi için “İyi ama bir The Return değil”, yeni bir Nuri Bilge Ceylan filmi için “İyi ama bir Bir Zamanlar Anadolu’da değil” cümlelerini duymamız ne kadar yüksek bir olasılıksa, Le Passe için de “İyi ama bir A Separation değil” cümlesini duymamız da o kadar olasıdır.

Farhadi’nin A Separation’ı, dört karakteri ekseninde öyle güçlü ve eksiksiz bir dramatik yapı kuruyordu ki, bu dört karakterin hepsine aynı anda hem hak veriyor, hem vermiyorduk. Aslında herkes kendince haklıydı, ama herkes de haksızdı. Mükemmeliyetçi senaryo her biri güçlü oyunculuklarla da birleşince ortaya sinema eleştirmenlerinin %99’unu fikir birliğine vardıran (dünya başyapıtı bile çekseniz o %1 her zaman çıkacaktır) evrensel bir başyapıt çıkmıştı. Farhadi bu sefer üç karakteri odak noktasına alarak yine sırlar ve çıkmazlarla dolu, A Separation’ın kalıbında bir senaryo formülüyle yola çıkıyor fakat karakterlerin “haklı-haksız” ikileminde izleyiciyi aynı oranda çaresiz bırakmayı başaramıyor. Çünkü Berenico Bejo’nun canlandırdığı Marie karakteri gibi bariz şekilde suçlayabileceğimiz bir karakter barındırıyor. Elbette bu noktada A Separation’un “haklı-haksız” ikileminin kopyasında bir çatışma yaratılmak zorunda değil fakat esas sorun Farhadi’nin tam da böyle bir yapı oluşturduğunu düşünmesi. Oysa ki bariz şekilde suçlayacağımız ve haklılık payı vermeyeceğimiz karakter(ler)in bulunması Farhadi’nin bu ayrımı bu sefer kusursuzca oluşturamadığını gösteriyor.

le passe1

Filmin hesaplaşmalar ve çıkmazlarla dolu hikayesi, “polisiye film” motifine doğru kaymaya başladığı andan itibaren ana odak noktasından uzaklaşmaya başlayıp “twist” yaratma uğruna uzatılmış hissiyatı yaratıyor. Tüm bu eksikleri ve hatalarına rağmen etkileyici final sahnesi bazı şeyleri görmezden gelmemize olanak sağlayabiliyor. Yine de başından sonuna kadar renk oranında tutarlı bir şekilde kotarılan görsel yapı, izleyiciyi 130 dakikalık diyaloga dayalı bir kurgusal düzleme yormadan. merak duygusuyla dahil eden düzgün ve akıcı yazılmış senaryo, finalinde yarattığı duygusal ve vicdani boyut, iyiye yakın bir Farhadi filmi izlememizdeki önemli etkenler olarak göze çarpıyor.

3 / 5

 
1 Yorum

Yazan: Şubat 1, 2014 in Film Kritikleri, Filmekimi

 

Etiketler: , , , ,