RSS

Aylık arşivler: Haziran 2014

Sansasyonel Filmlerin Arıza Yönetmeni: Lars von Trier

Sinemanın arıza yönetmeni Lars von Trier, her daim tartışmalar yaratan, şiddeti ve cinselliği en net şekliyle gözler önüne seren, yıllar geçmesine rağmen hala konuşulmaya devam eden filmlere imza attı. Avrupa üçlemesindeki farklı sinemasıyla dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı fakat asıl olarak 1995’de Cannes Film Festivali’nde “yeni bir akım başlatıyoruz” diyerek elindeki Dogme95 manifestosu kağıtlarını havaya fırlatıp ortadan kaybolmasıyla sansasyonlar yaratacak filmlere imza atan çılgın bir yönetmen olacağına dair fitili ateşlemişti. O günden bu yana Dogme95 olgusunu her ne kadar manifestosunun kurallarına hiçbir zaman tam olarak bağlı kalamasa da filmlerinde hep kullandı. Kimilerince deli, kimilerince sapık olarak nitelendirildi, dahiyane diyenler de oldu, kadın düşmanı diyenler de, ırkçı diyenler de… Geçtiğimiz yıl Cannes’da “Hitler’i anlıyorum” demesi ve bunun üzerine festivalden kovulması, bu yıl ise üzerinde “Persona non grata / İstenmeyen adam” yazılı bir t-shirtle Berlin Film Festivali’ne katılması tartışmaları tekrar alevlendirdi. Trier’in ilgi çekmeye çalışarak filmini pazarlamak istediğini iddia edenler kadar buna ihtiyacı olmadığını, çılgın kişiliği gereği gayet doğal davrandığını savunanlar da oldu. Kimileri çok sevdi, kimileri nefret etti ama bir şekilde “Trier sineması” tüm sinefillerin üzerine tartışmaktan keyif aldığı bir filmografi oldu.

lars von trier

Trier’in Berlin’de tartışmalar yaratan son filmi Nymphomaniac, Şubat ayında ülkemizde !f İstanbul kapsamında iki bölüm halinde gösterildi. 14 Mart’ta birinci bölümü, 21 Mart’ta ise ikinci bölümü Türkiye’de vizyona girecekken sansür kurulu tarafından uygun bulunmayıp ülkemizde gösteriminin yasaklanması tartışmaları tekrar alevlendirdi. Bunun üzerine İstanbul Film Festivali Nisan ayında filmi festivalde tekrar gösterme kararı aldı. 7 saatlik süresi önce 5,5 saate, ardından 4 saate indirilen ve ikiye bölünen Nymphomaniac vesilesiyle Trier’in tartışmalı filmografisini baştan sona ele almak kaçınılmaz oldu. Gelin beraber Trier’in bugüne kadarki filmografisine ve dönüşümüne tanıklık edelim.

Element of Crime (1984)

Lars von Trier’in ilk filmi olma özelliğini taşıyan “Suç Unsuru”, aynı zamanda kariyerine üçlemeyle başlayacak bir yönetmenin gelişini müjdeliyordu. Avrupa üçlemesinin ilk ayağı olan film, suç-polisiye türünün kalıplarını aykırı bir şekilde yeniden düzenliyor, hayalle gerçek arasında seyreden bilinçaltı tabanlı bir kurgu yaratıyordu. Kafkaesk bir yapı içerisinde Avrupa eleştirisine soyunan Trier, rahatsız edici baskınlıktaki sarı-kahve-turuncu renkleri arasında seyreden renk skalasının etkisiyle hipnoz etkisi yaratan kasvetli ve gizemli bir atmosfer inşa ederek ilginç bir yönetmen olacağının sinyallerini vermeye başlıyordu.

elementofcrime1

Epidemic (1987)

Avrupa üçlemesinin ikinci halkası olan filmde Trier, gerçek hayatın kurgusal düzlemiyle sinema kurgusunu birleştirip birbiri içine geçen iki hikaye oluşturuyordu. Bazen paralel ilerleyen, bazen ise birbiriyle hiç alakası olmayan bu hikayeler psikoanalitik ögelerle doluydu ve dışavurumcu bir etki taşıyordu. Suç Unsuru’ndaki hipnoz ve bilinçaltı ögelerine yine başvuran Trier, yarattığı kabus atmosferi ekseninde sinematografik gerçekliği sorgulatan çarpıcı bir idealizm eleştirisine imza atıyordu. Trier’in filmde bizzat rol alıp söylediği şu kelimeler ileride filmografisinin ne kadar sert olacağını gözler önüne seriyordu. “Film dediğin ayakkabının içine kaçan taş gibi olmalıdır!”

epidemic

Europa (1991)

Trier, üçlemesinin adıyla aynı adı taşıyan “Avrupa” ile bu sefer siyah-beyaz bir filme imza atıyor, kurgunun gidişatına göre bazı sahneleri renklendirerek teknik anlamda yine yenilikçi bir işe imza atıyordu. 2. Dünya Savaşı sonrasında geçen hikaye, siyasi ve toplumsal mesaj kaygılı Rus filmlerini anımsatıyordu. Trier, anlatı tekniklerine işleyen hipnotik etkisini yine hissettirmesine rağmen bu sefer saykodelik bir psikolojik gerilimden ziyade mizahi yönünü de ortaya çıkaran bir melodrama imza atarak şaşırtmaya devam ediyor ve üçlemesini sonlandırıyordu.

europa1

Breaking the Waves (1996)

Avrupa üçlemesinden sonra çok farklı bir filmografiye girişen Trier, “Dalgaları Aşmak” ile en uzun filmine imza atıyordu (159 dk). Üçlemesinin vazgeçilmezi olan hipnoz, bilinçaltı ve psikolojik gerilim etkisini bir kenara bırakıyor, sabit kameradan ve çeşitli aydınlatma tekniklerinden vazgeçiyordu. Breaking the Waves, din, inanç, cinsellik, fedakarlık, günah ve merhamet olgularını sorgulayan oldukça yalın ama bir o kadar dramatik ve etkileyici bir aşk filmiydi. Trier, artık sonraki filmlerinin vazgeçilmezi olan hareketli kameraya geçiyor, kamera ve kurgu kurallarını umursamıyor, cinsellik ve Hristiyanlık bağlamında felsefe üretmeye devam ediyordu. Bu geçiş süreci Breaking the Waves ile Cannes’da “Grand Prix” almasıyla güzel başlasa da Trier için aykırılık çanları çalmaya başlayacak ve Dogme manifestosu, tartışmalar, skandallar derken Cannes’da Antichrist ile yuhalanmasına, Melancholia ile de festivalden kovulmasına varacak bir süreci tetikleyecekti.

breaking-the-waves-1

Idioterne / The Idiots (1998)

“Dogme95” manifestosunun 1995’te açıklanmasına rağmen ortada hala bir Dogme filmi olmaması “filmi olmayan akım” şeklinde eleştirilere ve esprilere neden olmaya başlamıştı. Trier ise manifestodan üç yıl sonra ilk iki Dogme filminden biri olan (ilki Vinterberg’in aynı tarihli Festen’i) Idioterne’ye imza atmıştı ama manifestonun 10 kuralından ikisini yıkmak zorunda kalmıştı. Stüdyo filmlerine ve blockbuster anlayışına bir başkaldırı niteliğinde sade ve gerçekçi bir filme imza atan Trier, gerçek cinsel birleşme sahnelerine imza atınca pornografi suçlamasıyla karşı karşıya kalmıştı. Deli taklidi yapan bir grup insanın hikayesini anlatan film, toplumsal baskıları ve tabuları eleştiriyor, finalinde de çarpıcı bir dramatik yapı oluşturuyordu.

kinopoisk.ru

Dancer in the Dark (2000)

Trier’in bu sefer filminde ünlü bir müzisyen olan Björk’ü oynatmasına ve yine Dogme95 çekim tekniği ekseninde oldukça dramatik bir öykü anlatmasına karşı bunu müzikal sahnelerle desteklemesi şok etkisi yaratıyordu. Kuşkusuz, bir müzikal hiç bu kadar garip olmamıştı! Birey ve toplum ilişkisini irdeleyen film ahlak, suç, güven, masumiyet, adalet kavramları üzerinde duruyor ve içinde yaşadığımız adaletsiz, çarpık düzene Amerika üzerinden eleştiri oklarını yönelten bir trajedi sunuyordu. Trier’in diğer filmleriyle kıyasladığımızda meselesini ve tavrını en dolaysız şekilde ortaya koyan filmi olan “Karanlıkta Dans”, ağlattıran bir Trier filmi olarak kayıtlara geçti.

dancer-in-the-dark

Dogville (2003)

Trier, geçmişteki Avrupa üçlemesinin ardından bu sefer “Fırsatlar Ülkesi– Amerika” üçlemesinin ilk ayağına Dogville ile çarpıcı bir şekilde imza atıyordu. Trier sineması için bir dönüm ve zirve noktası niteliğindeki Dogville, 178 dakikalık süresiyle Trier’in en uzun filmiydi. Sanat yönetiminin neredeyse sıfırlandığı, zaman ve mekan olgusunu yok eden, yabancılaştırmada doruk noktasına çıkan Brechtyen tiyatro yaklaşımı, Dogme95 çekim stiliyle birleşince ortaya devrimci bir film modeli çıkıyordu. Ahlak kavramı üzerinden insan doğasının sistematiğini gözler önüne seren film, haksızlığın, sömürülmüşlüğün ve ahlaksızlığın neden olduğu intikam duygusunu körükleyen finaliyle tokat etkisi yaratıyor ve güçlü bir katharsis hissiyatı yaşatıyordu. Öyle ki, filmin finalinde Tom’un Grace’e söylediği şu sözcük hafızalara kazınıyordu: “Senin örneğin benimkini ezdi geçti!”

dogville2

Manderlay (2005)

Dogville’in biçimsel olarak izleyiciyi şoke eden tüm yenilikçi tercihlerinin bir kopyasının vuku bulduğu Manderlay, zaten bildiğimiz ve tecrübe ettiğimiz bir film modelinin tekrarı hissiyatı yarattığından Dogville kadar başarılı olamadı. Dogville’de Nicole Kidman, Manderlay’de ise Bryce Dallas Howard’ın canlandırdığı karakterin aynı kişi oluşu ufak bir yabancılaşma yaşatsa da, tiyatro dekoruna artık alışan ve tercihleri artık yadırgamayan seyircinin tek merak ettiği unsur filmin içeriğiydi. Irkçılık ve bağımsızlık temalarını hedefine alan Trier, çok sevdiği sürprizli finali yine uygulamasına karşı gerek filmin bütününde gerekse finalinde Dogville’in etkileyiciliğini yakalamayı başaramıyordu. Kendisi de bunun farkına varmış olacak ki, üçlemenin son ayağı olan “Washington”u sürekli erteledi ve günümüzde bile bu film hala çekilmedi.

manderlay

Direktoren for det hele / The Boss of It All (2006)

Manderlay’den sonra üçlemenin son ayağı olan Washington’u çekmekten vazgeçen Trier, muhtemelen “ne yapsam da yine ortalığı karıştırsam” diye düşünürken “Emret Patronum” adlı bir şirket komedisi ile geri dönmüştü. Trier ve komedi! Elbette bu komedi Trier’in hamleleriyle arıza bir komedi filmi olacaktı ve beklenen oldu. Trier, Dogme95 çekim tekniğini yine bırakmadı, üzerine “automavision” adını koyduğu bir teknikle kadrajların bir bilgisayar programı tarafından rasgele seçilmesi gibi tepki çekecek bir sistem kullandı, o da yetmedi ve yine kendisinin ürettiği “lookey” adlı bir metotla filme bilinçli olarak 5 ile 7 arasında değişen görsel hata yükleyerek izleyicinin bilmeceyi çözmesini istedi! İktidarların koltuk sevdasından patron – işçi ikilemine kadar uzanan kültürel bir kara komedi ortaya çıkaran Trier, kariyerindeki en enteresan filmlerinden birine imza atıyordu.

Direktoren_for_det_hele

Antichrist (2009)

Trier’in Tarkovsky’e adadığı “Antichrist”, Avrupa üçlemesindeki hipnotik etkiyi ve psikolojik gerilim ögelerini geri getiriyor, sinematografik olarak üçlemesindeki filmlerin rahatsız ediciliğini yüzle çarpıyordu. Şiddet ve cinsellik dozajını yükselten Trier, anlatısını epizotlara ayırıyor, etkileyici prolog ve epilog kısımlarını siyah-beyaz çekiyordu. Kadınla erkeğin varoluşsal savaşını cehennemi andıran bir atmosferde işleyen Trier, kadın düşmanı olarak lanse edilip Cannes Film Festivali’nde yuhalanınca kariyerinin en iyi filmini çektiğini iddia edip kendini dünyanın en iyi yönetmeni ilan ediyordu. Kim ne derse desin Antichrist, gore-slasher türüne kayan aykırı sahneleri, karakterlerini Adem ile Havva ekseninde konumlandıran dini ve mitolojik göndermeleri, konuşan bir tilki gibi garip sürreal sahneleri ile Trier’in en sıra dışı yapıtı olarak hafızalarda yer etti.

antichrist

Melancholia (2011)

Antichrist ile Cannes’da yuhalanıp kadın düşmanı ve ahlaksız tanımlarıyla suçlanan Trier, iki yıl sonra bilimkurgu filmi Melancholia ile geri dönüyor ve basın toplantısında Hitler’i anladığını söyleyince yine ortalığı ayağa kaldırarak festivalden kovuluyordu. Kıyamet odaklı bir bilimkurgu atmosferi ekseninde aile üyelerinin bulunduğu bir düğünü fon olarak kullanan Trier, dini ve mitolojik referanslarını yine filmin içerisine sembolik şekillerde yerleştiriyordu.  Idioterne’deki saf Dogme95 geleneğini Antichrist’ın sinematografiyle oynayan efekt odaklı yapısıyla birleştiren Trier,  filmin finalinde kıyametin kopup kopmayacağını daha açılış sekansında göstererek izleyiciyi şaşırtıyordu.

melancholia

Nymphomaniac Volume 1 – Volume 2 (2013)

Tartışmalar ve skandallarla dolu kariyerine devam eden Trier, son filmi Nymphomaniac ile 7 saatlik bir filme imza atarak ilgiyi tekrar üzerine çekti. Yapımcının baskıları nedeniyle zorla filmini 5,5 saate indiren Trier, filmin daha fazla kısaltılmaması gerektiğini söylese de isteği dışında film 4 saate indirildi ve iki bölüm halinde gösterildi. Toplamda 240 dakikalık süresiyle açık ara en uzun filmine imza atmak, Berlin Film Festivali’ne Cannes t-shirtüyle katılmak, filmin birçok sahnesini tanıtım amacıyla internette paylaşmak, filmdeki tüm karakterlerin orgazm halindeki yüz ifadelerini afiş olarak paylaşmak gibi hamlelerle yine aykırılık sınırlarını zorlamaya devam etti.

nymphomaniac-volume-1-photo-3

Nymphomaniac Bölüm 1’de tüm filmlerinin toplamından çok daha fazla seks sahnesine imza atan Trier, bu sahneleri zeki bir mizah anlayışıyla ve farklı stil denemeleriyle harmanlayarak kurguyu daima canlı tutuyordu. Nemfomanyak bir kadının çocukluğundan günümüze kadar olan çok katmanlı hikayesini yine dini ve mitolojik referansları ekseninde ağırlıklı olarak mizahi bir dille sunuyordu. İkinci bölüm itibariyle bu mizahi dilini yavaş yavaş kaybetmeye başlayan film, hem Hristiyanlık üzerine felsefe üreten bir dizi diyalog silsilesine dönüşüyor, hem de ana teması olan seks bağımlılığından çıkıp mazoşizm, mafya gibi kavramlara girerek ana odak noktasını kaybediyordu. Cinsellik ve din üzerine bu kadar yoğun felsefe üreten filmin final sahnesiyle kötü ve ucuz bir fıkraya dönüşmesi ise Trier’e yakışmayan kolaycı bir çözüm yöntemiydi. Trier, belki de Antichrist ile üzerine yapışan “kadın düşmanı” yaftasını bu sefer erkeği suçlayarak bertaraf etmek istemişti, kim bilir?

nymphomaniac2

* Bu yazı Cinedergi’nin 68. sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Haziran 30, 2014 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

25. Ankara Film Festivali’nde Ödüller Sahiplerini Buldu

daire

En İyi Film: “Daire” Atıl İnaç

Siyad En İyi Film: “Kusursuzlar” – yönetmen Ramin Matin

Seçici Kurul Özel: “Bir Varmış Bir Yokmuş” – yönetmen Kazım Öz

Mahmut Tali Öngören Özel: “Cennetten Kovulmak”- yönetmen Ferit Karahan

En İyi Yönetmen: Reha Erdem – “Şarkı Söyleyen Kadınlar”

En İyi Kadın Oyuncu: Nazan Kesal – “Daire”

En İyi Erkek Oyuncu: Fatih Al – “Daire”

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Deniz Hasgüler – “Şarkı Söyleyen Kadınlar”

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Erol Babaoğlu – “Daire”

Onat Kutlar En İyi Senaryo: Emine Yıldırım – “Kusursuzlar”

En İyi Görüntü Yönetmeni: Florent Herry – “Şarkı Söyleyen Kadınlar”

En İyi Sanat Yönetmeni: Ömer Atay – “Şarkı Söyleyen Kadınlar”

En İyi Özgün Müzik: Toygar Işıklı – “Bir Küçük Eylül Meselesi”

En İyi Kurgu: Ali Aga – “Gözümün Nuru”

En İyi Ses Tasarımı: Reha Erdem – “Şarkı Söyleyen Kadınlar”

Umut Veren Yeni Yönetmen: Faysal Soysal – “Üç Yol”

Umut Veren Yeni Kadın Oyuncu: Ayris Alptekin – “Mavi Dalga”

Umut Veren Yeni Erkek Oyuncu: Mirza Metin – “Cennetten Kovulmak”

Umut Veren Yeni Senaryo Yazarı: Ferit Karahan – “Cennetten Kovulmak”

En İyi Kurmaca Kısa Film: Onur Yağız – “Patika”

En İyi Canlandırma Kısa Film: Koray Sevindi – “Kafa”

En İyi Deneysel Kısa Film: Oğuzhan Kaya – “Mükemmel Bir Gün”

En İyi Belgesel: Güliz Sağlam – “Tepecik Hayal Okulu”

 
Yorum yapın

Yazan: Haziran 15, 2014 in Haberler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

İnsan Ruhunun Karanlık Dehlizlerine Yolculuk: Kış Uykusu

Yıllardır Nuri Bilge Ceylan’ın uluslararası alandaki başarılarıyla gurur duyduk fakat bu yıl bir başkaydı. En son 1982’de Şerif Gören’in Yol  filmi, Costa-Gavras’ın Missing (1982) filmiyle beraber Cannes Film Festivali’nde “Altın Palmiye” ödülünü paylaşmışken, bu yıl Nuri Bilge Ceylan Kış Uykusu ile tek başına bu ödülün sahibi olarak büyük bir sevinç yaşattı. Bir büyük sevinç ise filmin Cannes gösteriminden sonra 1,5 ay gibi kısa bir sürede Türkiye’de vizyona girecek olmasıydı, hem de “sanat filmleri birkaç kopyayla vizyona giriyor” serzenişlerinin devam ettiği bir dönemde 39 şehirde 150 salonda.

winter sleep1

Geçmişinde 25 yıl  tiyatro oyunculuğu yapmış olan Aydın’ın (Haluk Bilginer) Kapadokya’da sahibi olduğu “Othello Otel”deki yaşantısına tanık olduğumuz Kış Uykusu, izleyiciyi kışın gelmesiyle beraber aydın bir karakterin ruhunun derinliklerine inerek genç karısı Nihal (Melisa Sözen), kardeşi Necla (Demet Akbağ) ve kasaba insanlarıyla olan yüzleşmesine tanıklık ettiriyor. Çehov esintilerine bolca yer veren Ceylan, ahlâk, namus, gurur, kibir, kader, vicdan, adalet, fedakârlık gibi kavramlar ekseninde derin bir insan analizi yapıyor ve sınıfsal farklılık başta olmak üzere birçok meseleye eleştiri oklarını yöneltiyor.

kış uykusu foto

“Nuri Bilge Ceylan sineması az diyalogludur” genellemesini her yeni filminde biraz daha bozan, Kış Uykusu’nda bu genellemeyi büsbütün ortadan kaldırabilecek kadar bol diyalog içeren bir filme imza atıyor. Üç Maymun (2008) ve Bir Zamanlar Anadolu’da (2011) filmlerinin senaryosunda kendini belli eden “Ercan Kesal’in doğal kalemi” burada onun yokluğunda kendini edebi diyaloglara bırakıyor fakat Nuri Bilge ve Ebru Ceylan çifti diyalog yazımına ve karakter yaratımına ne derece hakim olduklarını bir kez daha kanıtlıyorlar. Özellikle dakikalarca süren tartışma sahnelerinin mizahi dokunuşlarla süslenerek oldukça leziz bir dile sahip olduğunu söylemek gerek, zira tıpkı Bir Zamanlar Anadolu’da’da olduğu gibi burada da birçok sahnede yüksek sesle kahkaha atmak mümkün. Bu da Nuri Bilge Ceylan sinemasının son iki filmiyle kara mizaha yakın bir dönüşüm geçirdiğine işaret.

Kapadokya’yı mesken edinen sinematografi çalışması Gökhan Tiryaki’nin romanesk yoğunluğa sahip görsel tasvirleriyle hem sinemasal doygunluk hem de edebi bir lezzet taşıyor. Artık Türk sinemasının en iyi görüntü sihirbazlarının başında anabileceğimiz Tiryaki, sanki ustalık eserini yansıtıyormuşçasına oldukça titiz tablolar, çerçeveler ve gölgelendirmeler tasarlıyor. Filmin insan ruhunun katmanları ve çeşitliliği üzerine farklı okumalara kapı açan yapısı klasikleşmiş bir romanın oldukça başarılı uyarlaması hissiyatı yaratıyor. Bir Zamanlar Anadolu’da’nın Dostoyevski’ye öykünen yapısı Kış Uykusu’nda yerini Çehovyen bir yaklaşıma bırakıyor, iki filmin de evrensele ulaşmayı başarması yarınlara kalacağının en büyük göstergesi.

Kis Uykusu (7)

 

Kış Uykusu’nun politik bir film olup olmadığı konusu kuşkusuz tartışma yaratacaktır. Misal Küf (2012) filminin yönetmeni Ali Aydın, kendi filmini politik bir film olarak görmediğini söylemişti fakat Küf aslında ‘Cumartesi annelerini’ temel alan yapısıyla sapına kadar bir politik sinema örneğiydi.Kış Uykusu ise hiyerarşik yapıya, mülkiyet ilişkilerine ve kapitalist sisteme dair güncel siyasi yapıyla paralel giden politik göndermelere sahip olsa da esas yapısını şehirli entelektüelin taşradaki bunalımı ve egosantrik kişiliği üzerine kuruyor. Bu bağlamda Kış Uykusu’nun salt bir politik film olduğunu söyleyemeyiz fakat zengin yapısının politikayla da rahatlıkla ilişkilendirilebilmeye müsait bir kapı araladığı aşikâr.

196 dakikalık bu karakter analizine eşlik eden tek müzik ise Schubert’ın 20 numaralı piyano sonatı oluyor. Sessizliğin devreye girdiği anlarda ortaya çıkan müzik filmin bol karakterleri ekseninde dönen çeşitli ruh hâllerine dingin bir fon görevi sağlıyor. Bol karakterler derken Kış Uykusu’nun kadrosuna ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Haluk Bilginer, Melisa Sözen, Demet Akbağ, Tamer Levent, Nadir Sarıbacak, Nejat İşler, Ayberk Pekcan ve Serhat Kılıç’ın yer aldığı kadronun toplu performansı en az Bir Zamanlar Anadolu’da’daki kadro kadar başarılı ve akılda kalıcı nüanslar içeriyor. Özellikle Bir Zamanlar Anadolu’da’nın muhtar sahnesindeki diyaloglar nasıl hafızalara kazındıysa, adeta bir Rembrandt tablosunu anımsatan odadaki Haluk Bilginer ve Demet Akbağ’ın uzun süren atışma sahnesi de o derece hatırlanacaktır.

Kis Uykusu (6)

Kış Uykusu, kanımca 2014’ün ilk altı aylık dönemi içerisinde hem yılın en iyi Türk filmi hem de genel olarak yılın en iyi filmi olmayı başarıyor. Türk sinemasının 100. yılında uzun süredir özlemini duyduğumuz “Altın Palmiye” ödülünü alarak çıtayı iyice yükseltip doruk noktasına çıkaran Nuri Bilge Ceylan’ın sıradaki hedefinin Altın Küre ve Oscar ödüllerinde “En İyi Yabancı Film” kategorisi olduğunu söyleyebiliriz.  Adaylık alıp sadece ödül töreninde Türk sinemasını temsil etmesi bile yeterince gurur kaynağı verecekken bir de ödülle dönebileceğini düşünmek  tekrar heyecanlanmamızı sağlıyor. Bize düşen ise 150 salonda gösterim şansı bulan Altın Palmiye ödüllü bir sanat filmini  sinema salonlarında izleyerek “sanat filminin gişesi çok düşük olur” tezine bir antitez yaratabilmek ve bu başarıların devamının geleceğine,  sinemamızda birçok kapı aralayacağına inanmak olacaktır.

4.5 / 5

 
Yorum yapın

Yazan: Haziran 13, 2014 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

Aile Her Şeydir: Blood Ties

Fransız aktör – yönetmen Guillaume Canet, 2008 yılında François Cluzet ile beraber başrolünü paylaştığı “Les Liens du Sang” filmini bu sefer yönetmenlik koltuğunda oturarak yeniden çeviriyor. Daha önce Mon Idole (2002)Ne le dis a personne (2006) ve Les Petits Mouchoirs (2010) isimli Fransız filmlerini yöneten Canet, Blood Ties ile ilk Hollywood sınavından alnının akıyla çıkıyor.

blood ties afiş

Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde gösterilen film, oldukça olumsuz tepkiler almıştı ve bu tepkiler üzerine 144 dakika olan süresi 127 dakikaya indirildi ve vizyona öyle girdi. Canet, daha önce defalarca izlediğimiz biri suçlu diğeri polis iki kardeşin hikâyesini ele alıyor fakat çok da matah bir iş olmayan orijinal filmin üzerine o kadar çok şey koyuyor ve eksiklerini kapatıyor ki, adeta yeniden çevrim böyle yapılmalıdır dedirtiyor. Bu bağlamda Canet’in altı yıl önce başrolünde yer aldığı orijinal filmi, yönetmeni Jacques Maillot’tan çok daha iyi etüt ettiğini söylemek mümkün.

Canet, her şeyden önce orijinal filmin günümüzde geçen sıradan yapısını 70’lerin retro ruhuyla donatan bir dönem atmosferine çevirerek başlıyor. Clive Owen, Billy Crudup, James Caan, Matthias Schoenaerts, Zoe Saldana, Mila Kunis ve Marion Cotillard gibi yıldızlarla dolu oyuncu kadrosuna göze hitap eden dekorlar, binalar, arabalar, kıyafetler ve harika müzikler eklenince görsel açıdan etkileyici bir kombinasyon tamamlanmış oluyor. Dönem filmi atmosferinde geçen suç-polisiye filmi şablonunu American Hustle (2013) şaşaasından ziyade grenli yapısı ve beyaz tonlardaki renk skalasıyla her şeyi sadeleştirerek sunuyor. Hatta Mila Kunis, Zoe Saldana ve Marion Cotillard üçlüsünün beyazperdede en gösterişsiz halleriyle yer aldığını söyleyebiliriz.

blood ties

İlk yarısında dramatik yapısını sorunlu aile bireyleri arasında işleyen film, asıl gücünü konunun çıkış noktası olan kardeş çatışmasından alıyor. Orijinal filmin en büyük sorunlarından biri hapisten çıkan ağabey ile polis kardeş arasındaki ilişkiyi yanlış şekilde işlemesiydi. Polis karakterinin genç oluşu ve daha çok bir ergen gibi sunulmasına karşın, hapisten çıkan ağabey daha özdeşleşmeye açık ve babacan tavırlarla sunuluyordu. Aralarında hemen gelişen samimi ilişki oldukça saçma bir nedenden dolayı bozuluyordu. Blood Ties’ta  aralarındaki ilişki ise ilk anından itibaren gerek bakışlarla, gerekse duruşlarla gerilimi son anına kadar hissettiriyor. Abartılı gözüken yaş farkının ise dengelenmesi daha mantıklı olmuş.

Orijinal filmde duyguların pek işlenmeden sanki her sahnesi makasa uğramış hissiyatı yaratan akışı, öğrenci filmlerindeki slayt geçişlerini hatırlatan kararma açılma efektlerinin yoğunluğu, suç-polisiye katmanındaki zayıflığı, Blood Ties’ta yerini yetkin bir sinematografiye, dengeli oyunculuklara ve dramatik yapısı iyi kurulmuş bir senaryoya bırakmış. Karakterlerin duygu durumlarını yansıtma açısından Canet ve James Gray’in detaylı bir çalışmaya giriştiğini söyleyebiliriz. Öyle ki, orijinalinde polis karakterinin hiçbir inandırıcılığı olmayan ve gülünç duran ilişkisini güçlü dramatik karşıtlıklarla desteklemiş, aile bireyleri arasında basit bir laf atışmasından öteye gidemeyen sahneyi adeta bir aile trajedisine dönüştürmüş, ağabey-kardeş çatışmasına hizmet etmeyen son derece basit ve mantık dışı finalinden ise havaalanında geçen, 70’ler suç-polisiye filmlerinin yapısına saygı duruşunda bulunan, “Kan Bağları” adına oldukça uygun, harika müziklerle döşenmiş gerilim dolu bir final yaratmış. Özellikle filmin en can alıcı ve duygusal motiflerinden biri olan “tak, tak, tak” sahnesinin Canet ve Gray’in özgün yorumu ve zekası olduğunu belirtmek gerek.

blood ties9

Orijinal filmde kısa süreli de olsa üç kadın karakterin de cesur seks sahneleri yer alıyordu. Mila Kunis, Zoe Saldana ve Marion Cotillard üçlüsünün yer aldığı bir filmde Canet’in bu sahneleri neden sıfırladığını anlamak ise oldukça güç. Orijinal filmin tüm eksilerini artıya dönüştüren Blood Ties’ın sanırım tek eksisi bu. Uzun süreli filmleri seven birisi olarak Blood Ties’a kesilmemiş hali olan 144 dakikanın daha çok yakışacağını söyleyebilirim. Kesilen 17 dakikayı izlemek için sanırım DVD’sini beklemek gerekiyor.

3,5 / 5

 
Yorum yapın

Yazan: Haziran 10, 2014 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Tesadüflerin ve Sürprizlerin Yönetmeni: Denis Villeneuve

1967 doğumlu yönetmen Denis Villeneuve; David Cronenberg, Robert Lepage, Xavier Dolan gibi isimlerle beraber Kanada sinemasının dünyaya yayılmasında önemli rol oynayan isimlerden biri. Yönetmenlik kariyerine 1998’de “Un 32 aout sur terre” ile başlasa da önemli bir sinemacı olarak dünyaya adını duyurması 2010’da “Incendies” ile gerçekleşti. Villeneuve, sinema kariyeri boyunca belirli bir üslup oturttu. Araba kazaları, ölümler, tesadüfler, sürpriz sonlar, iç içe geçen kurgular, psikolojik tahliller, sürreal öğeler ve felsefik metinler Villeneuve sinemasının temel yapıtaşlarını oluşturdu. 1998 – 2016 arasında sekiz filme imza attı ve kısa filmler çekmeye de devam etti. Çoğu sinemaseverin 2010’da Incendies ile keşfettiği ve genel anlamda altı yıldır tanıdığı bu yönetmen, 2013’te Prisoners ve Enemy adında iki filme birden imza atarak Hollywood’a geçiş yaptı ve ünlü oyuncularla çalışma fırsatı yakaladı. Hollywood’a geçince çoğu yönetmenin karşılaştığı “yaratıcılığını kaybetme”, “yüksek bütçenin gözünü boyaması”, “ticari sinemaya teslim olma” gibi genel zaaflara kapılmayarak sanat sineması ile ticari sinema anlayışı arasında ince bir çizgi dokumayı başardı ve filmlerini günden güne daha çok evrenselleştirdi.

denis villeneuve

Villeneuve’un çok konuşulan yeni bilimkurgu filmi Arrival, 11 Kasım 2016 itibariyle vizyona girdi. 1982 tarihli bilimkurgu klasiği Blade Runner’ın devamı olan “Blade Runner 2049” ise 2017 yılının sonlarında Villeneuve rejisiyle vizyona girecek. Denis Villeneuve sinemasının bugüne kadar nasıl bir yol izlediğini sekiz uzun metraj ve bir kısa metrajına göz atarak yakından gözlemleyelim.

Un 32 aout sur terre (1998)

“Aşk yapmaktan bahsetmiyorum, çocuk yapmaktan bahsediyorum, aynı şey değil!”

Villeneuve, bu ilk filminde trafik kazası geçiren bir kadının hayatında köklü bir değişikliğe giderek en yakın arkadaşından bir çocuk sahibi olmak istemesini ve bunun ardından ikili arasında gelişen komik ve romantik olayları ele aldı. Kaza ve ölüm hissiyatından yola çıkan film, “hafıza”yı odak noktasına almasıyla ve fiziksel olarak Carrie Anne-Moss’u andıran başrol oyuncusu Pascale Bussieres’ın oyunculuk “aura”sıyla Kanada sinemasından çıkan minik bir Memento (2000) işlevi görüyordu. Sonraki Villeneuve filmleriyle karşılaştırdığımızda ton olarak görece hafif bir film olarak kalsa da, yönetmenin sinemasının git gide gerilimli ve karanlık bir yolu takip ettiği süreçte hafıza, aşk ve seks üzerine tatlı bir film olarak akıllarda yer etti ve iki ödül aldı.

 un_32_aout_sur_terre

Maelstrom (2000)

“Eğer sağ çıkarsam Tanrı bana yaşama şansı bağışlamış demektir.”

Amores Perros (2000) ile aynı yıl ortaya çıkmasına rağmen onun kadar popüler olamayan Maelstrom, en ilginç “kesişen hayatlar” temalı filmlerden biri olmayı başardı. Bir kazanın eksenindeki suçluluk psikolojisine odaklanan ve ölüm üzerine farklı çeşitlemeler sunan film, buz mavisi tonlarındaki görselliğiyle, Marie-Josee Croze’nin Juliette Binoche’u andıran oyunculuk “aura”sıyla, akıllardan çıkmayan müzikleriyle sanki Kieslowski’den “Trois couleurs: Bleu” (1993) izliyor hissiyatı yarattı. Filmin anlatıcılığını kanlar içerisinde kocaman ve çirkin bir balığın yapması Cronenberg tarzı bir sürrealizmin sinyallerini verirken, düz hikaye örgüsünü reddedip iç içe geçen kurgusal akışı ve tesadüflere yaslanan tabanı Villeneuve sinemasının temel niteliklerini oluşturdu. Kanada sineması için önemli bir çıkış niteliği taşıyan yapım, festivaller tarafından toplamda 24 ödüle layık görüldü.

 maelstrom

Next Floor (2008)

“Sıradaki kat!”

Cannes Film Festivali başta olmak üzere 200’den fazla festivalde gösterilip 60’dan fazla ödülün sahibi olan kısa filmin Villeneuve için bir uzun metrajdan daha fazla sıçrama tahtası oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. Terk edilmiş bir binanın en üst katındaki yemek masasının etrafında toplanmış on iki kişi adeta ölümüne yemek yerler. Burjuva görünümlü bu insanlara servis eden garsonlar vardır, her türden et masada servis edilir ve şarap! İnsanlıktan çıkmış gibi görünen bu on iki insan durmadan tüketirler ve tüketirler. Tavanlar çöker, bir alt kata düşerler, yemekler ve kıyafetleri tozlara bulanır ama önemi yoktur. Garsonlar bir sonraki katı yenilerler, yemekler yenilenir, şaraplar ve klasik müzik! Karanlık, çürümüşlük, vahşet, yamyamlık, doyumsuzluk, insana ait her şey binanın bitmek bilmez katlarında sonu olmayan bir cehennemi andırır. Villeneuve, kuşkusuz anlatımıyla, görselliğiyle ve tekniğiyle akıllardan çıkmayacak bir kısa filme imza atar, kariyerinin tüm şaşırtmayı ve düşündürtmeyi amaçlayan sinemasal kodlarını yanına alarak…

next floor

Polytechnique (2009)

“Neden burada olduğunuzu biliyor musunuz? Mühendis olacaksınız. Bir grup feministsiniz. Feministlerden nefret ederim.”

 Aralık 1989’da Kanada’daki bir üniversitenin mühendislik bölümünde okuyan 14 kadın öğrencinin ölümüyle sonuçlanan “Ecole Polytechnique Katliamı”nı anlatan Villeneuve, 77 dakikalık filminde ilk defa siyah-beyaz bir atmosfer kurdu. Bunun nedenini ise toplumsal ve travmatik bir vaka olduğu için ekranda kanın görünmesini engellemek olarak açıkladı ve kurbanların gerçek isimlerini kullanmadı. Gerçek bir olaydan uyarlanması akıllara Gus Van Sant’ın 1999’daki Columbine Lisesi Katliamı’nı anlattığı Elephant (2003)’ı getirdi fakat ondan farklı olarak olay sonrası travmalara da odaklanması ve belgesel gerçekçiliği etkisi taşıması Polytechnique’ı daha farklı bir noktaya getirdi. Tıpkı Maelstrom ve Next Floor’daki gibi ölüm teması yine odak noktasındaydı, “tesadüf” olay örgüsü içerisinde belirgin bir öğeydi ve sürprizler filmin kurgusal akışında öne çıkıyordu. Film, sinema çevreleri tarafından toplamda 16 ödüle layık görüldü.

polytechnique

Incendies (2010)

“Bir artı bir, hiç bir eder mi?”

2010 yılında En İyi Yabancı Film dalında Oscar adayı olan Incendies, kuşkusuz Villeneuve sineması içerisinde bir zirve noktası oluşturdu. Vasiyetinde çocuklarından memleketi Lübnan’a dönüp babalarını bulmalarını isteyen bir kadının gençliğinde yaşadığı sancılı yıllar ve çocuklarının bu geçmişle yüzleşmelerini konu alan film, Wajdi Mouawad’ın çok beğenilen oyunundan uyarlandı. Film, köklü nefret, sonu gelmeyen savaşlar, töreler ve kimlik arayışları hakkında çok katmanlı derin söylemlerde bulunurken, sinematografisinin mükemmeliyetçiliğinden de asla ödün vermeyen bir yapım olmayı başardı. Sinema tarihinin en şok edici ve vurucu finallerinden birine sahip olan film, Villeneuve’un çok sevdiği “sürpriz son”lar arasında açık ara zirveye oturdu ve toplamda 36 ödüle layık görüldü.

 incendies_04

Prisoners (2013)

“İnsanın başına gelen kötü şeyler, insan olduğu için değil, sınırı aşacak kadar günahkar olduğu için gelir.”

Incendies’ın getirdiği uluslararası büyük başarıdan sonra Villeneuve gözünü Hollywood’a çevirdi. Hugh Jackman, Jake Gyllenhaal, Paul Dano, Maria Bello, Terrence Howard, Viola Davis ve Melissa Leo’lu kadrosuyla Prisoners, Şükran Günü’nü kutlamak için bir araya gelen iki ailenin küçük kızlarının ortadan kaybolmasıyla güçlü bir polisiye motifi inşa etti. Polisin çabalarını yetersiz bulup adaleti kendi sağlamaya karar veren baba figürü, Hollywood sinemasında çok kullanılan ve artık klişeleşen bir figür olsa da, Villeneuve kendi sinemasının psikolojik ve felsefik derinliğini kullanarak Roger Deakins’in türe hakim sinematografi çalışmasının da etkisiyle filmi özgün bir forma ve biçime kavuşturdu. Maelstrom’da balığı, Enemy’de örümceği metafor olarak kullanan yönetmen, burada ise yılanı kullanmayı tercih etti. 153 dakikalık süresiyle Villeneuve’un süre bakımından en kapsamlı filmi olan Prisoners, 46 milyon dolarlık bütçesiyle de en pahalı filmi oldu ve toplamda 6 ödüle layık görüldü.

 PRISONERS

Enemy (2013)

“Kaos, henüz anlaşılamamış bir düzendir”

Jose Saramago’nun “Kopyalanmış Adam” romanından uyarlanan Düşman, sıkıcı hayatı olan bir tarih profesörünün tesadüfen izlediği bir filmdeki figüranlar arasında kendisine tıpatıp benzeyen bir adamı fark etmesini ve bununla yüzleşmesini ele aldı. Aynı yıl içerisinde izlediğimiz The Double (2013) ve Ben O Değilim (2014) gibi “doppelganger* (aralarında herhangi bir bağ bulunmayan, birbirine fiziksel olarak ikiz derecesinde benzeyen ama karakter olarak tam tersi olan iki kişi)” teması üzerinden ilerleyen film gerilim dozu yüksek atmosferiyle öne çıktı. Benlik ve kimlik kavramlarını sorgulayan Villeneuve, kafkaesk atmosfere sahip esrarengiz bir rüya izlenimi yarattı, en az Cronenberg’in Naked Lunch (1991)’ı kadar aklımızdan örümceklerin hiç çıkmayacağı distopik bir rüya. Next Floor’daki garip atmosfer ve müzik kullanımının izlerini Enemy’de bir film sahnesinin canlandırılışında görmek ise yönetmenin sinemasının “alamet-i farika”larından biri. İd, ego ve süperego arasındaki yapısal kişilik kuramı üzerine uzun uzun düşündürten film, psikolojik tahlilleriyle akıldan çıkmazken, final sahnesiyle Villeneuve sinemasının “sürprizleri” arasında özel bir konuma oturdu ve şimdilik 6 ödüle layık görüldü.

enemy

Sicario (2015)

“Her akşam aileleri katlediyorsun. Ama buna rağmen yemek yiyorsun. Bu akşamın da farklı olmasına gerek yok.”

CIA ajanlarının ABD-Meksika sınırındaki uyuşturucu kartelleriyle mücadelesini ahlaki ve hukuki açıdan tartışmaya açan Villeneuve, Sicario ile en sert ve rahatsız edici filmlerinden birine imza attı. “Kesişen hayatlar” olayına hiç girmeden bütünlüklü bir hikayeyi kadın ajan, kiralık katil ve polis memuru olmak üzere çaktırmadan üç katmanlı hale getiren Villeneuve, şiddet için her türlü yolun mübah olup olmadığını Johann Johansson’un bestelerinin katkısıyla gerilim dozu yüksek ve Roger Deakins’in muazzam sinematografi çalışması ile epey çarpıcı bir şekilde işledi. Teknik açıdan neredeyse kusursuz işleyen bir yapıya ve Emily Blunt, Benicio Del Toro, Josh Brolin gibi dikkatleri üzerine çeken bir kadroya sahip olan film, 3 dalda Oscar adayı oldu ve toplamda 12 ödül kazandı.

sicario1

Arrival (2016)

“Bu işin sonunun nereye gideceğini bilsem de yine de kabullendim ve her anının tadını çıkardım..”

Villeneuve’un 2017 sonlarında vizyona girecek olan “Blade Runner 2049” filminin öncesinde bilim kurgu türünde yetkinliğini sergilediği Arrival, 50 milyon dolar gibi yüksek bir bütçeye sahip olmasına rağmen alışıldık bilimkurgu filmlerinin temel yapısının aksine son derece özgün bir sinemasal deneyim ortaya koyuyor. Uzaylıların dünyayı ziyaretine Sapir-Whorf hipotezi üzerinden dilbilimsel bir yaklaşım uygulayan Villeneuve’un filminde yeşil uzaylılar, kahraman Amerikalılar ve aksiyon sekansları yok. Aksine temeline dili alarak düşünce, algı, başlangıç, son, yaşam ve hafıza üzerine, insana dair bir hikayesi var. Bunu yaparken de atmosfer yaratma yetkinliğiyle Fincher’ı, kurgu numaralarıyla Nolan’ı, felsefik yoğunluğuyla Aronofsky’i, açılış ve kapanış sekanslarıyla Malick’i ve konseptiyle Spielberg’i anımsatan bir Villeneuve rejisi var karşımızda. Johann Johansson’un güçlü besteleriyle her saniye diken üstünde bir gerilim yaşatırken Arthur C. Clarke’ın Çocukluğun Sonu romanını hatırlatan duygusuyla da gözlerimizden iki damla yaş süzülmesine sebebiyet veren Arrival, 21. yüzyılın en güçlü bilimkurgu filmlerinden olarak hatırlanacak.

arrivalmovie

* Bu yazı Cinedergi’nin 70. sayısında yayımlanmıştır.

 
Yorum yapın

Yazan: Haziran 10, 2014 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

Chappie

2009’da District 9 ile bilimkurgu sinemasına mockumentary tarzında unutulmaz bir şaheser armağan ederek sinema dünyasına giriş yapan Güney Afrikalı yönetmen Neill Bloomkamp, 2013’te ilk filmine oranla bütçesinin dört katına çıktığı Elysium ile ciddi bir hayal kırıklığına imza atmıştı. Bloomkamp’ın Hollywood macerasında neler olacak diye merakla beklerken yönetmen Chappie ile tekrar çıkageldi. District 9’in uzaylı motifini Chappie’de robotlara uygulayan Bloomkamp, yetkin olduğu alanda bu sefer daha mizahi yanı ağır basan ve eğlenceli bir filme imza atmış.

Neill Bloomkamp, kısa filmlerini uzun metraja dönüştürmeyi seven bir yönetmen. District 9, yönetmenin 6 dakikalık kısası Alive in Joburg (2006)’tan uyarlamaydı. Chappie’yi ise 1,5 dakikalık Tetra Vaal (2004)’in 2 saate uzatılmış hali olarak düşünebiliriz. Bilmeyenler için filmin adı Chappie olsa da Tetra Vaal filmin içindeki şirketin adı. İstikrarlı yönetmen – oyuncu ortaklıkları arasına adını yazdıran Bloomkamp – Sharlto Copley işbirliği ise yönetmenin üçüncü filminde de devam ediyor. Fakat bu sefer Copley’i fiziksel olarak görmek isteyenler göremeyecekler, çünkü Copley sesiyle Chappie’ye hayat veriyor.

chappie-1

Güney Afrikalı müzik grubu Die Antwoord’un üyelerinden Ninja ve Yo-Landi Wisser’in yardımcı karakterler olarak (aslında başrol bile denebilir, rolleri çok fazla) yer aldığı film, robotların polisler olarak kullanıldığı bir yakın gelecek tasviri yaratarak teknoloji ve insani duygular yaşayan bir robot ekseninde hikayesini konumlandırıyor. Diğer tüm robotlar gibi sadece suçlu yakalamaya programlanmış bir robot iken, yeni bir yazılım sayesinde insani duyguları hissedebilen ve öğrenerek belleğini oluşturmaya başlayan “Chappie”ye dönüşen “İzci 22”, dramatik yapısı izleyicide empati duygusu uyandıracak şekilde yazılan bir karakter. Bu bağlamda robotun kötü adamların eline düşmesi, kötü insanların annesi ve babası olduğuna inandırılması, kötü bir amaç uğruna duygularının sömürülerek kandırılması, kolunun koparılması, dayak yemesi, kafasına taş atılması, yakılması gibi durumların bol acılı Yeşilçam melodramlarını anımsattığını söylemek gerek. Üstüne hayatı öğrenmeye çalışan Chappie’nin “Bana niye bunu yapıyorsunuz abi?”, “Size baba diyebilir miyim amca?” ya da Dev Patel’in Chappie’ye “Ben seni böyle mi yetiştirdim terbiyesiz” tadındaki repliklerinin ister istemez güldürttüğü aşikar. Fakat film ilerledikçe Bloomkamp’ın zaten District 9 gibi bir başyapıta imza atmadığının farkında olduğunu anlıyoruz. Mizahi durumların fazlalığı eğlenceli bir aksiyon içerisinde seyrederken buna zaman zaman Die Antwoord grubunun aykırı müzik tarzı da eşlik ediyor. Hugh Jackman ve Dev Patel’in karakterlerinin çatışması aksiyon sekanslarını beslerken, bu noktada Hans Zimmer’ın aşina olduğumuz müzikleri devreye giriyor. Böylelikle 120 dakikalık süre, her saniyesinde ilgiyi diri tutan, aksiyon ve mizah soslu eğlenceli bir bilim kurgu içerisinde akıp gidiyor.

chappie-movie-poster-18

Chappie’nin birçok filme dair referanslar barındırdığını ya da eğlenceli bir bileşke yarattığını söyleyebiliriz. Yapısal olarak District 9’nin robotlu ve daha eğlenceli versiyonu olduğunu, konusuyla Robocop izlenimi verdiğini, finaliyle I, Robot’a selam çaktığını, Patel’in evindeki robotun görünümüyle Wall-E’ye gönderme yaptığını, Hugh Jackman’ın robotun hareketlerini yönlendirmesiyle Real Steel’i hatırlattığını, bilinç transferi ve farklı beden üzerinden Inception – Avatar karışımını andırdığını düşünmek mümkün. Filmin en radikal tercihi ise bariz şekilde kötü adam oldukları belli olan gangster grubunu yavaş yavaş “Aslında iyi insanlar” kıvamına getirerek izleyiciyle empati kurdurmak. Hatta Hugh Jackman’ın karakterini Elysium’daki Sharlto Copley’e benzer bir şekilde konumlandırarak esas gangsterleri filmin kahramanları haline getirmek. Eğer gangsterleri Die Antwoord müzik grubunun oyuncuları canlandırmasaydı, bu tercih hala geçerli olur muydu tartışılır. Zira, finalde Yo-Landi Wisser’e epey torpil geçildiğini düşünmek mümkün.

3 / 5

 
Yorum yapın

Yazan: Haziran 4, 2014 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , , , ,