RSS

Aylık arşivler: Temmuz 2014

2000 Sonrası Öne Çıkan Uzak Doğu Suç – Polisiye Filmleri

Güney Kore başta olmak üzere Uzak Doğu sineması kuşkusuz 2000 sonrasında özgünlüğü ve yaratıcılığıyla ön plana çıkan birçok aksiyon, suç, polisiye, intikam ve mafya filmlerine imza attı. Bu yaratıcı filmler özellikle bu türde iyice tıkanan Hollywood sineması için “altın yumurtlayan tavuk” görünümündeydi. Bu yüzden 2000 sonrasında birçok Uzak Doğu yapımının Hollywood tarafından yeniden çevrimlerini izledik. Birkaç istisna haricinde hayal kırıklığına uğratan yeniden çevrimler en son Spike Lee’nin Oldboy’a el atmasıyla dayanılmaz bir hal aldı.

Vizyon açısından dünya sinemasına belirli yönetmenlerin filmleri haricinde pek açılmayan ve bu yüzden genelde bilinmeyen Uzak Doğu yapımları özellikle suç – polisiye janrında büyük bir çıkış yakaladı. Polisiye sinemasının kalıplarını tersyüz eden, klişelere meydan okuyan, “intikam”ı odak noktasına alan, kanın gövdeyi götürdüğü sahneler tasarlamaktan çekinmeyen, yetkin aksiyon koreografilerine imza atan, güçlü dramatik çatışmalara zemin hazırlayan ve sürpriz final ile dumura uğratan bu suç – polisiye filmler silsilesinden kimileri çoktan sinema tarihine adını yazdırdı, kimileri ise türünün iyi örneklerinden olarak akıllarda kalmayı başardı.

64. Berlin Film Festivali’nde “Altın Ayı” ödülünü alıp adından söz ettiren bir Çin polisiyesi olan “Black Coal, Thin Ice”, 33. İstanbul Film Festivali’nde ülkemizde gösterim şansı bulmuştu. 11 Temmuz’da Bir Film dağıtımıyla “İnce Buz, Kara Kömür” adıyla ülkemizde vizyona girecek olan film vesilesiyle Uzak Doğu sinemasında iz bırakan suç – polisiye filmlerine göz atalım.

Joint Security Area (2000)

Usta yönetmen Chan wook-Park’ın ilk ve en az bilinen filmlerinden olan Joint Security Area, Soğuk savaş sırasında Kuzey Kore ve Güney Kore sınırının olduğu yerde Kuzey Koreli bir erin öldürülmesi üzerine yapılan soruşturmayı anlatıyor. Sınır karakollarında görev yapan subayların başlarından geçen sırlarla dolu hadiselerle “her şeye rağmen dost olabilir miyiz?” sorusunu sorduran film, özellikle ilk 30 dakikasındaki sorgu aşamasını başarılı şekilde kurguya dökerek tam bir polisiye film şablonu ekseninde ele almayı başarıyor. Byung-hun Lee ve Kang-ho Song’un başarılı oyunculukları da eklenince savaşın anlamsızlığına vurgu yapan, dostluğun ne denli saf bir şey olduğunu gösteren etkileyici doneler gözlemliyoruz.

Infernal Affairs (2002)

Wai keung-Lau ve Alan Mak’in yönettiği, kendi içerisinde bir üçleme olan Hong Kong yapımı Infernal Affairs serisinin bu ilk ayağı, polis teşkilatının ve organize suç örgütünün birbirlerinin içine yerleştirdikleri köstebekleri ve bu köstebeklerin ifşa olmayıp kendilerini aklayabilmeleri için verdikleri mücadeleyi anlatıyor. Andy Lau ve Tony Leung Chiu Wai’nin başrollerinde yer aldığı yapım, Uzak Doğu suç – polisiye filmleri arasında hikayesi ve kurgusuyla öyle özel bir yere geldi ki, filmin bu başarısı usta yönetmen Martin Scorsese’yi de etkiledi ve ortaya Oscar ödüllü re-make The Departed (2006) çıktı.

Infernal-Affairs

Memories of Murder (2003)

Güney Kore sinemasının son dönemdeki en iyi yönetmenlerinden biri olan Joon-ho Bong’un başyapıtı olarak nitelendirebileceğimiz Memories of Murder, klasik dedektif – seri katil filmlerinin yapısına adeta meydan okudu. 1986 yılında diktatörlük altında olan Güney Kore’de yasakların ve baskıların devam ettiği bir ortamda tecavüze uğrayıp vahşice öldürülen kadın cinayetlerini eksenine alan film, olayı çözmeye çalışan iki dedektif karakterini güçlü şekilde derinleştiriyor ve tıpkı David Fincher’ın başyapıtı Zodiac (2007) gibi gizemini son anına kadar koruyordu. Olay örgüsünü her daim sürükleyici kılan kurgusu ve merak duygusunu üst seviyede tutan senaryosuyla sadece Güney Kore’nin değil, dünya sinemasının en iyi polisiye filmlerinden biri oldu.

memoriesofmurder2

A Bittersweet Life (2005)

Güney Kore sinemasının öne çıkan yönetmenlerinden Kim Jee-woon’un yönettiği “Acı Tatlı Hayat”, Uzak Doğu sinemasında “intikam” filmi denildiğinde akla ilk gelen filmlerden biri olmayı başardı. Aşk – intikam – mafya üçgeninde geçen bir temaya ve patronunun genç sevgilisine aşık olup bağlı olduğu çeteye karşı savaşan bir adam gibi klasik bir konuya sahip olan film, aksiyon sahnelerinin klasik müzikler eşliğinde farklı bir havaya bürünmesi, kan – şiddet dozajının aşırılık sınırlarında gezmesine rağmen aynı zamanda stilize yapısıyla naif, masum, tatlı bir melodrama dönüşebilmesi gibi hamleleriyle estetik bir mafya filmi olarak hafızalarda yer etti.

The Chaser (2008)

Güney Kore’li yönetmen Hong-jin Na’nın ilk filmi olan The Chaser, Kore’deki gerçek telekız cinayetlerinden esinlenilerek oluşturulmuş senaryosu üzerinden ülkedeki polis teşkilatının çaresizliği ve trajikomikliğine değinerek sistem eleştirisi sunuyordu. Eski bir dedektif olan kadın satıcısı başrolü ile baştan yabancılaştırma etkisi yaratan film, katili henüz filmin başlarında yakalattırarak klasik suç – polisiye formatını yapıbozumuna uğratıyordu. Olay örgüsünde beklediğimiz klişelerin hiçbirinin gerçekleşmemesi, aksiyon sahnelerinde karakterlerin koşarken yorulması, düşmesi gibi oldukça gerçekçi detaylar yakalaması filmin önemli kozları arasında yer alıyordu.

I Saw the Devil (2010)

Kim Jee-woon’un A Bittersweet Life’ta (2005) beraber çalıştığı Byung-hun Lee ve Oldboy (2003)’un unutulmaz oyuncusu Min-sik Choi’yi bir araya getirdiği “Şeytanı Gördüm”, Uzak Doğu yapımı intikam filmleri arasında hatırı sayılır bir yer edindi. Karısı bir seri katil tarafından öldürülen gizli ajanın, katil ile arasındaki kovalamacaya ve “intikam alma” hissine odaklanan film, karakter analizlerini derinlemesine işleyememesine ve Kore yapımlarının bu türdeki yapıbozucu eserlerine kıyasla gerilim ve polisiye klişeleri barındırsa da, canavarlaşan ruhlar ve intikam – adalet dengesinin zayıflığı üzerine söylediği önemli sözleri  kasvetli sinematografisi ve kan – şiddet sahnelerinin fazlalığıyla harmanlıyordu.

The Man from Nowhere (2010)

Jeong-beom Lee’nin yönettiği, Güney Kore’de 6 milyondan fazla kişi tarafından izlenen The Man From Nowhere, geçmişindeki gizemi koruyan tehlikeli bir adamın, küçük bir kız olan komşusu kaçırılınca saklandığı yerden çıkıp onu kurtarmaya çalışmasını konu alıyor. Kore sinemasının Leon (1994)’u ya da Man on Fire (2004)’ı olarak nitelendirebileceğimiz film, “sevgi”yi odak noktasına alıyor ve polisler, organ mafyaları, kaçakçılar, uyuşturucu satıcılarıyla dolu kirli bir dünyanın kapılarını stilize bir anlatımla sunuyor. Özellikle “camdan atlayan ve adamla birlikte aşağı inen kamera” sahnesi şimdiden efsane oldu bile!

The Raid: Redemption (2011) / The Raid 2: Berandal (2014)

Gareth Evans’ın 2011’de “yılın en iyi aksiyon filmi” sloganıyla ortaya çıkan Endonezya filmi “The Raid: Redemption”, Hollywood aksiyonlarının tekdüzeliğinden bıkmış olanlar için adeta bir nimetti. Tamamen azılı suçlularla dolu bir binaya yapılan polis baskınını anlatan film, izleyiciye nefes alma payı bırakmadan “pencak silat” dövüş sanatını temel alan koreografik bir dövüş şölenine imza atıyordu. The Raid 2: Berandal ise  ilk filmin tek mekanda geçen aksiyon şölenini 150 dakikalık kapsamlı bir süre zarfında dış mekanlara yayıyor ve “köstebek filmi” şablonu içerisinde suç örgütünün kökünü kazımayı hedefleyen, aksiyon sahnelerinin zorluğu ve gerçekçiliği bakımından hayranlık uyandırıcı bir film olmayı başarıyordu.

Drug War (2012)

Aksiyon yönetmeni Johnnie To’nun Çin – Hong Kong ortak yapımı filmi Drug War, “köstebek” odaklı hikayesi ekseninde 72 saat süren bir uyuşturucu operasyonunu ele alıyor. Polislerin uyuşturucu operasyonu içerisinde çektiği zorluklara, hatta uyuşturucu kullanmak zorunda kalıp şoka girmelerine varan durumları gerçekçi bir şekilde gözler önüne seren film, bol sabit ve genel plan içeren hesaplı sinematografisiyle bir fark yaratmayı başarırken, finale doğru bol kanlı bir çatışma sahnesine ev sahipliği yaparak aksiyon anlamında akıllardan çıkmayacak bir sekansa imza atıyor.

Nameless Gangster: Rules of the Time (2012)

Yönetmenliğini Jong-bin Yun’un yaptığı, başrollerinde Oldboy’dan tanıdığımız Min-sik Choi ve The Chaser’dan tanıdığımız Jung-woo Ha’nın yer aldığı film, gümrük memurluğu yapan sıradan bir vatandaşın işten atıldıktan sonra uzaktan akrabası vesilesiyle mafyaya girişini ve yükselişini konu alıyordu. İçinde Güney Kore sinemasının tüm kodlarını barındıran epik bir gangster öyküsü inşa eden Jong-bin Yun,  gerçek kişi ve kurumlarda hala işlemeye devam eden aşiret – akraba torpili, yolsuzluk, ihanet gibi olayları Scorsese’nin suç filmleri kalıbında işleyerek son yılların en iyi mafya filmlerinden birine imza atıyor. Min sik-Choi’nin adeta Al Pacino ve Robert De Niro ayarında devleştiği performansı ise unutulmazlar arasına yazıldı.

The Yellow Sea (2012)

İlk filmi The Chaser ile son derece özgün ve yapıbozucu bir suç – polisiye filmine imza atıp dikkatleri üzerine çeken yönetmen Hong- jin Na, ikinci filmi The Yellow Sea’de yine sistemin kokuşmuşluğunu ön plana çıkaran bir senaryoya imza atıyor. Taksicilikle uğraşan fakir bir adamın Kuzey Kore’den Güney Kore’ne eşini görmeye gitmek için para bulmaya çalışmasını, bu esnada mafyaya bulaşıp cinayetler ve kovalamacalar arasında kalmasını anlatıyor. The Chaser’de aksiyonu son derece gerçekçi bir tabanda kullanan yönetmen, burada tam tersi hareket ederek kovalamaca ve şiddet sahnelerini oldukça abartı düzeyine çekiyor. Yine de The Chaser kadar etkili olamasa da vermek istediği mesajı başarıyla iletiyor.

New World (2013)

Hoon-jung Park’ın yönetmenlik koltuğunda oturduğu film yine bir  mafya – istihbarat arasında köstebek hikayesini ele alıyor. Ölen bir mafya imparatorunun yerine geçecek varis için örgüt içerisinde çatışmaların başlaması üzerine istihbaratın bir adamı içlerine köstebek olarak sızdırılır ve entrikalarla dolu dönüşüm süreci başlar. Temel olarak Infernal Affairs’ı anımsatsa da, içerik olarak hikayenin gittiği yer epey farklı. Kore sinemasının kendine has her manevrası bu filmde de mevcut. Görev ve dostluk arasında yarattığı ikilem, para ve iktidar hırsı gibi kavramlar üzerine düşündüren yapısıyla iyi bir tür sineması örneği olmayı başarıyor.

Shield of Straw (2013)

Birbirinden farklı türlerde her yıl film çekmeye devam eden usta yönetmen Takashi Miike’nin yönettiği “Katil Avı”, küçük torunu katledilen yaşlı bir milyarderin, katili öldürene 1 milyar yen vereceğini açıklamasıyla ülkede oluşan kaos durumunu ele alıyor. Acımasız, insani duygulardan yoksun bir çocuk tecavüzcüsü ve katilini, onu öldürmeye çalışan sıradan insanlara karşı hayatları pahasına korumaya çalışan dört polisin girdiği ahlak ve vicdan muhasebesi, izleyicinin katile karşı duyduğu derin nefretle birleşince oldukça yabancılaştırıcı bir forma bürünüyor. Dramatik etkiyi kasıtlı olarak abartılı bir hale sokan sık müzik kullanımı ise sinirleri iyice bozarak amacına ulaşıyor.

SHIELD-OF-STRAW-de-Takashi-Miike

Black Coal, Thin Ice (2014)

Yi’nan Diao’nun Berlin Film Festivali’nden “Altın Ayı” ödülü ile dönen Çin filmi, 1999 – 2004 yılları arasında işlenen bir dizi cinayetin peşini süren dedektifle, cinayetlerin sorumlusu olarak şüphelenilen gizemli bir kadının hikayesi ekseninde dönüyor ve film-noir ile kara komedi, gerilim ile romantizm arasında gidip geliyor. Sinematografi ve kurgu açısından son derece leziz bir tat bırakan film, hikayede kasti olarak bırakılan boşluklar, konunun ciddiyetine tezat biçimde sunulan mizahi unsurlar ve muhtemelen çok tartışılacak final sahnesi gibi tercihleriyle soğukkanlı ve izleyiciye karşı mesafeli bir polisiye motifi dokuyor.

Bai Ri Yan Huo (Black Coal, Thin Ice   2014, Yön: Yinan Diao)

Not: Bu yazı Cinedergi’nin 72. sayısında yayımlanmıştır.

 
1 Yorum

Yazan: Temmuz 13, 2014 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Avustralya Kırsallarında “Çöküş” ve İntikam: The Rover

2010’da yönettiği ilk uzun metrajlı filmi Animal Kingdom ile çarpıcı bir suç filmine imza atarak adından söz ettiren Avustralyalı yönetmen David Michod, 67. Cannes Film Festivali’nde yarışma dışı gösterilen ikinci filmi The Rover (2014)’la birlikte bu başarının tesadüf olmadığını kanıtlıyor ve Guy Pearce ile Robert Pattinson’u bir araya getiren, yine suç üzerine dayalı western – post apokaliptik kırması bir atmosfer oluşturuyor.

Michod, Animal Kingdom’da başrollerden birini verdiği oyuncu Joel Edgerton’la birlikte kaleme aldığı bir hikâye olan The Rover’ı tek başına senaryolaştırmış. Açgözlülük nedeniyle yozlaşmış, kirli ve vahşi bir dünya tasvirini odak noktasına alan film, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir adamın üç soyguncu tarafından arabasının çalınması üzerine öldürücü bir nefretle harekete geçmesini ve yolda tesadüfen tanıştığı bir adamla çıktığı yolculuğu ele alıyor.

“Avustralya. Çöküşten 10 yıl sonra” diyerek söze başlayan film hiçbir şekilde bir tarih vermiyor, belirsiz bir geleceği odak noktasına alarak gri ağırlıklı renk skalasıyla kasvetli bir doku oluşturuyor. Ekonomik çöküşün adeta kıyamet sonrası bir western şehrine dönüştürdüğü kasabada sefalet kol geziyor, sinekler neredeyse her kadraja girecek şekilde cirit atıyor. Yaratılan tekinsiz atmosfer, tedirginlik yaratan müzik kullanımı ve Guy Pearce’in korkutucu bakışları, her an bu sessizliği bir patlamaya çevirecekmiş gibi gözükse de Michod gerilimi adım adım yükseltmeyi tercih ediyor.

the rover 1024x586 Avustralya Kırsallarında Çöküş ve İntikam: The Rover

Guy Pearce’ın canlandırdığı Eric ile Robert Pattinson’un oynadığı Rey karakterinin karşılaştığı andan itibaren The Rover, western odaklı bir yol filmine dönüşüyor ve izleyiciyi bu vahşi ortamda karakterlerin birbirlerini etkileme sürecine tanıklık ettiriyor. Bakışından duruşuna kadar vahşi bir insan portresi çizen ve gözünü kırpmadan adam öldüren Eric, insanların hayvanlaştığı bu evrende zihinsel engelli Rey’e her baktığında içinde bir yumuşama, bir sempati duygusu, insanlığa dair bir umut oluşuyor. Vurulduktan sonra tek başına kalan, ağabeyinin kendisini bırakıp gitmesiyle hayal kırıklığına uğrayan ve nasıl yaşayacağını bilemeyen masum Rey ise güçlü, koruyucu ve yönlendirici bir ağabey modeli olarak gördüğü Eric’in içindeki kötülüğü örnek alıyor. Birbirine ters şekillerde etki eden bu iki karakter filmin esas meselesini oluşturuyor diyebiliriz. Zira, sevginin, insanlığın, iletişimin, adaletin neredeyse yok olduğu bir evrende bunların kıvılcımlarını görmek insana dair bir umut aşılıyor.

Quentin Tarantino, The Rover için “Mad Max’ten bu yana çekilen en iyi post apokaliptik film.” cümlesini kurmuş. Children of Men (2006) gibi bir başyapıt varken Tarantino’nun bu sözü fazla iddialı gibi gözükse de The Rover’ın ilerleyen zamanlarda The Road (2009) gibi türünün iyi örnekleri arasında sayılacağına şüphem yok. Michod’un klasik bir post apokaliptik film çekmek istemediği filmin arıza karakterlerinden ve tuhaf tekinsizliğinden belli olsa da Johnny Greenwood’un There Will be Blood (2007)’taki tedirgin edici notalarını hatırlatan bir müzik anlayışından bir anda Keri Hilson’un “Pretty Girl Rock” şarkısına geçmek gibi absürdlükler bu yapıbozuculuğu zirve noktasına çıkarıyor. Yönetmen filmde, türün vazgeçilmez öğelerinden olan romantizmi adeta kapı dışarı ederken, sürekli toz, kir, pas içerisindeki set ve kostüm tasarımı, dağınık saçlar ve sararmış dişlerle dolaşan oyunculara uygulanan saç ve makyaj çalışmasıyla oldukça gerçekçi bir hava yakalıyor.

the rover4 Avustralya Kırsallarında Çöküş ve İntikam: The Rover

Guy Pearce, genelde sabit bir kompozisyonu tercih etse de sadece bakışlarıyla hem soğuk, gizemli ve içe kapalı, hem de duygulu ve dışa dönük olmayı başarıyor. Filmin esas yıldızı olan Robert Pattinson ise muhtemelen kariyerinin en iyi performansına imza atarak başarılı bir karakter oyuncusu olma yolunda basamakları adım adım tırmanmaya devam ediyor. İki filmiyle de yönetmenlik açısından farklı ve etkili dokunuşlarıyla vizyon sahibi bir yönetmen olacağının sinyallerini veren David Michod’un yeni filmlerini merakla bekliyor olacağımız bir gerçek.

 
Yorum yapın

Yazan: Temmuz 7, 2014 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , ,