RSS

Aylık arşivler: Eylül 2014

Leviathan: Devletin Bir Canavar Olarak Portresi

“İnsanlar birbirlerine ‘Ben haklarımdan vazgeçiyorum ve tüm haklarımı bu insana ya da insanların meclisine veriyorum’ demelidirler. Böylece bütün güç ve kudret tek bir insanda toplanır. Bu devlet ya da latince ‘cıvıtas’ olarak adlandırılır. Bu, büyük Leviathan‘ın doğması demektir.” Thomas Hobbes

2003’te The Return ile sinema dünyasına oldukça iddialı bir şekilde giriş yapan Rus yönetmen Andrey Zyvagintsev, sonraki filmleri The Banishment (2007) ve Elena (2011) ile yine iyi filmlere imza atsa da yarattığı beklentinin altında kalmıştı. Cannes Film Festivali’nde Kış Uykusu’nun en büyük rakibi olarak lanse edilen ve “En İyi Senaryo” ödülüne layık görülen Leviathan ise yönetmenin ilk filminin gücüne en çok yaklaşan filmi olmayı başarıyor.

Açılışında sessiz bir yolculuğa tanık olduğumuz film, karakterleriyle aramıza mesafe koyacağımızı hissettirircesine kamerasını onlardan uzak tutarak işe başlıyor. Doğa görüntüleriyle bezeli açılış ve kapanış sekanslarının arasındaki denge “Leviathan” metaforuyla birleşince ortaya mitolojik dokunuşlarla şekillenen, devletin ve insanoğlunun kötücüllüğü üzerine etkileyici bir tablo çıkıyor.

leviathan5

Leviathan, Tevrat ve İncil’de kötülüğü temsil eden devasa bir deniz canavarı olarak biliniyor ve balinaların efendisi olduğuna inanılıyor. İngiliz felsefeci Thomas Hobbes, 1651 yılında yayımlanan büyük eseri “Leviathan”da bu adı sınırsız güce ve kudrete sahip egemen devleti temsil eden bir metafor olarak kullanıyordu. Film de tıpkı kitaptaki gibi insanlar arasında güven duygusu oluşmadığından insanoğlunun sürekli birbiriyle çatışma içerisinde olduğu savının izinden gidiyor ve kötülüğün ortaya çıktığı anlarda “Leviathan”ı adeta mitsel bir tabloyu andırırcasına denizin içinde görsel olarak belgeliyor. Ana karakterinin hem siyasi hem de kişisel açıdan ihanete uğraması da bu noktada önem kazanırken ülkedeki Ortodoks geleneğini ve mevcut sosyalist yapıyı otopsi masasına yatırıyor.

Rus sinemasının soğuk ama derinlikli hikayelerinin güçlü temsilcilerinden olarak niteleyebileceğimiz Leviathan’ın birçok karesinde Zyvganitsev’in yönetmen dokunuşunun büyük etkisi hissediliyor. Filmin kırılma noktasını temsil eden en önemli sahnelerinden birinin kameraya alınmayarak sadece seslerle izleyiciye aktarılması, Rus siyasetinin Leviathan’ın kayaya vurmuş dev fosiliyle ilişkilendirilmesi, “Leviathan”laşan liderlerin portrelerinin (içlerinde sürpriz bir isim de var!) hedef haline getirilmesi gibi tercihler her biri tabloyu andıran görüntülerin derinliğiyle birleşince ortaya Zyvagintsev’e yakışan destansı bir yapıt çıkıyor.

Leviathan (1)

Filmin bürokrasi ve mülkiyet hakkı üzerine şekillenen senaryosunda insan ruhunun karanlık dehlizlerine doğru bir yolculuk yaparken aynı zamanda ülkenin bürokratik kurumlarının yozlaşmışlığına çok iyi yazılmış ve oynanmış belediye başkanı karakteri üzerinden tanık oluyoruz. Filmdeki çok sayıda karakterlerden her birinin özenle yazılması ve oldukça başarılı performanslarla canlandırılması, diyaloglarda yoğun şekilde hissedilen Çehov esintileri, hikayeye zekice iliştirilen mizahi dokunuşlar ve masa başında sarhoş bir şekilde tartışan insanlar akıllara Kış Uykusu’nu getiriyor. Kış Uykusu ve Leviathan’ın yılın en önemli yapımları arasında yer almalarının uluslararası alanda tescillenmesi ise Nuri Bilge Ceylan ve Andrey Zyvagintsev’in sinemasal anlamda evrensele ulaştıklarının ve doğru yolda olduklarının göstergesi.

8.7 / 10

Reklamlar
 
 

Etiketler: , , , , ,

13. Filmekimi’nde Mutlaka Görülmesi Gereken 15 Film

11 – 17 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da Atlas, Beyoğlu, Nişantaşı City’s ve Rexx sinemalarında bu yıl 13.sü gerçekleşecek olan Filmekimi, 2014 yılındaki seçkisine çok güçlü filmler getirerek festival tutkunlarının iştahını kabartmaya devam ediyor. Bu yıl 43 film gösterecek olan Filmekimi’nde, Cannes, Venedik, Berlin, Sundance gibi büyük festivallerin ödüllü filmleri başta olmak üzere keşif niteliğindeki birçok film de izleyiciyle buluşacak.

filmekimi

Filmekimi’nin yolunu aylardır gözleyen sinefiller için yol gösterecek bir rehber olmasını amaçlayarak program içerisinde “kesinlikle görülmesi gerektiğine inandığım 15 film” listesini ele aldım. İyi okumalar ve festivalde iyi seyirler!

1) Leviathan (2014) – Andrey Zyvagintsev (141 dk)

 67. Cannes Film Festivali’nden “En İyi Senaryo” ödülüyle dönen ve Altın Palmiye ödüllü Kış Uykusu’nun ardından festivalin bu yılki en güçlü yapımı kabul edilen film, doğa görüntüleriyle bezeli sekanslarını “Leviathan” metaforuyla birleştirerek ortaya mitolojik dokunuşlarla şekillenen, devletin ve insanoğlunun kötücüllüğü üzerine hafızalarda iz bırakacak bir tablo çıkarıyor. Bürokrasi ve mülkiyet hakkı çerçevesinde şekillenen senaryosunda insan ruhunun karanlık dehlizlerine doğru bir yolculuk yaparken güçlü senaryosu, karakterleri, yönetmenliği ve sinematografisiyle yılın en iyileri arasına adını yazdırıyor.

Eleştiri Yazısı:  http://www.paralelsinema.com/movies/leviathan-devletin-bir-canavar-olarak-portresi/

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=2oo7H25kirk

 Gösterim Tarihleri: 14 Ekim Salı “21.30” (Atlas), 15 Ekim Çarşamba “16.00” (Niştantaşı City’s), 16 Ekim Perşembe “16.00” (Beyoğlu), 17 Ekim Cuma “21.30” (Rexx)

 leviathan3

2) Mommy (2014) – Xavier Dolan (139 dk)

25 yaşında olmasına rağmen beşinci filmini çeken ve her filmiyle daha da çok beğeni kazanan Kanadalı yönetmen Xavier Dolan’ın son filmi olan Mommy, 67. Cannes Film Festivali’nde ana yarışmaya kabul edildi ve Jean Luc-Godard’ın “Adieu au Langage”i ile birlikte “Jüri Ödülü” kazandı. Dolan, çektiği dört film içinde bir tek Laurence Anyways’te başrolde oynamamış ama yine de kendine küçük bir “cameo” yaratmaktan da geri durmamıştı. Mommy ise Dolan’ın yine kendisini oynatmadığı ikinci filmi. Harika müzikleriyle, Anne Dorval – Suzanne Clement ikilisinin güçlü oyunculuklarıyla ve yine çok konuşulacak bir senaryoyla öne çıkacağını bekliyoruz.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=Q9LVLCYvqSI

 Gösterim Tarihleri: 11 Ekim Cumartesi “16.00” (Rexx), 15 Ekim Çarşamba “16.00” (Beyoğlu), 16 Ekim Perşembe “16.00” (Nişantaşı City’s), 17 Ekim Cuma “21.30” (Atlas)

 mommy3

3) One on One (2014) – Kim Ki-Duk (122 dk)

Her sene mutlaka bir film çeken yönetmenlerin başında gelen Kim Ki-Duk, çok kısa aralıklarla izlediğimiz Pieta ve Moebius’tan sonra yeni filmi One On One ile karşımızda. Kim Ki-Duk ne çekse izlenir diyenlerdenseniz ve onun kendine has şiddete, intikama ve rahatsız ediciliğe sahip filmlerini seviyorsanız One on One kaçırılmaması gereken filmlerin başında geliyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=li5Yb8MC85Y

 Gösterim Tarihleri: 11 Ekim Cumartesi “21.30” (Beyoğlu), 12 Ekim Pazar “13.30” (Rexx), 15 Ekim Çarşamba “13.30” (Atlas)

 one on one

4) The Drop (2014) – Michael R. Roskam (107 dk)

 Yılın en merakla beklenen yapımlarından olan The Drop, son zamanlarda sıkı bir yükselişe geçen oyuncu Tom Hardy, yakın zamanda kaybettiğimiz usta aktör James Gandolfini ve “Ejderha Dövmeli Kız” Noomi Rapece’yi bir araya getiren iddialı bir suç filmi izlenimi yaratıyor. Mystic River, Gone Baby Gone ve Shutter Island gibi güçlü kitapların yazarı olan Dennis Lehane’nin ilk film senaryosu deneyimi olması da ayrıca merak uyandırıyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=7lCiDIcqMe0

 Gösterim Tarihleri: 13 Ekim Pazartesi “21.30” (Atlas), 14 Ekim Salı “13.30” (Rexx), 15 Ekim Çarşamba “11.00” (Beyoğlu), 17 Ekim Cuma “19.00” (Nişantaşı City’s)

the drop

5) White Bird in a Blizzard (2014) – Gregg Araki (91 dk)

Tartışmalı filmlerin yönetmeni Gregg Araki’nin yeni bir büyüme hikayesiyle yola çıktığı son filmi White Bird in a Blizzard, bir Araki filminde sadece Shailene Woodley ve Eva Green’in varlığıyla bile ilgi çekmeyi başarıyor. Fragmanındaki soğuk ve garip sinematografi kullanımına ve anne-kız arasındaki ilişkiye bakarsak Chan wook-Park’ın Stoker’ını anımsattığını söylemek mümkün.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=7D1W_aH72-g

 Gösterim Tarihleri: 12 Ekim Pazar “19.00” (Atlas), 13 Ekim Pazartesi “11.00” (Beyoğlu), 16 Ekim Perşmbe “21.30” (Rexx)

 white bird in a blizzard

6) Adieu Au Langage (2014) – Jean Luc-Godard (70 dk)

 Usta yönetmen Jean Luc-Godard elbette ne çekse izlenir. Godard’ın 67. Cannes Film Festivali’nde “Jüri Ödülü” ile dönen son filmi ise deneyselliği, yenilikçiliği ve 3 boyutlu oluşuyla konuşuluyor. Geçen yıl 3 yönetmenin çektiği 3x3D filminde yine Godard’ın bir üç boyutlu filme imza attığını görmüştük. Bu sefer ise her izleyeni ikiye bölecek kadar net bir film olduğu söyleniyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=dk2x3ZEsnh0

 Gösterim Tarihleri: 12 Ekim Pazar “11.00” (Atlas), 14 Ekim Salı “13.30” (Atlas), 16 Ekim Perşembe “21.30” (Nişantaşı City’s)

 adieu au langage

7) A Pigeon Sat On a Branch Reflecting On Existence (2014) – Roy Andersson (100 dk)

Roy Andersson’ın 7 yıl aradan sonra çektiği ve bu yıl Venedik Film Festivali’nden “Altın Aslan” ödülü ile dönen son filmi “İnsanları Seyreden Güvercin”, ironik anlatım tarzıyla ve ilginç gerçeküstücü stiliyle öne çıkıyor. Yönetmenin “Yaşayanlar Üçlemesi”nin son halkası niteliği taşıyan film, fragmanındaki her karenin sabit planlardan oluşmasıyla üslup açısından da merak ettirici ve cezbedici duruyor.

 Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=MhpedyLXevo

 Gösterim Tarihleri: 11 Ekim Cumartesi “11.00” (Rexx), 12 Ekim Pazar “16.00” (Atlas), 13 Ekim Pazartesi “13.30” (Beyoğlu), 16 Ekim Perşembe “11.00” (Nişantaşı City’s)

 a-pigeon-sat-on-a-branch-reflecting-on-existence-04-1

8) Boyhood (2014) – Richard Linklater (162 dk)

“Before” üçlemesiyle gönlümüzde taht kuran yönetmen Richard Linklater incelikli anlatımlarına devam ediyor. Yönetmenin 12 yıldır belirli aralıklarla çektiği, aynı oyuncuların 12 yıl boyunca yer aldığı “Boyhood” filminin namını duymayan kalmamıştır herhalde. FIPRESCI tarafından “Yılın En İyi Filmi” seçilen Boyhood’tan çok özel anlar ve hisler yakalamanız mümkün.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=Y0oX0xiwOv8

 Gösterim Tarihleri: 11 Ekim Cumartesi “21.30” (Rexx), 14 Ekim Salı “16.00” (Beyoğlu), 15 Ekim Çarşamba “21.30” (Atlas), 17 Ekim Cuma “16.00” (Nişantaşı City’s)

 boyhood

9) Still the Water (2014) – Naomi Kawase (118 dk)

Naomi Kawase’nin 67. Cannes Film Festivali’nde yarışan filmi Still the Water, festivalden ödülsüz dönmesine rağmen fragmanıyla ve görselleriyle yeterince ilgi çekici duruyor. Doğa güzellemelerini ve denizin maviliklerinde kaybolmayı sevenlere hitap edecek masal gibi bir film beklentisi var. Kawase’nin ilginç stilini zaten benimseyenler için ise çok özel bir filme dönüşebilir.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=4rEHOzphMfA

 Gösterim Tarihleri: 11 Ekim Cumartesi “16.00” (Atlas), 12 Ekim Pazar “16.00” (Beyoğlu), 16 Ekim Perşembe “11.00” (Rexx)

 still the water1

10) Maps to the Stars (2014) – David Cronenberg (111 dk)

 David Cronenberg’in merakla beklenen son filmi Maps to the Stars, Cronenberg’in artık eski tarzında filmler yapmayacağını ve Cosmopolis sonrasında artık farklı şeyler denemek istediğini kabullenenler için oldukça ilginç bir seyir deneyimi vadediyor. Cronenberg, Hollywood’u ve yıldız sistemindeki yapaylığı, entrikaları, çekişmeyi, madde bağımlılığını güçlü bir dramatik hikaye örgüsüyle sert şekilde eleştiriyor. Halüsinasyonlar, deforme olmuş bedenler Cronenberg’in eski zamanlarından kalan “body-horror” motifini korku ögesi olmadan hikayeye yerleştirmesini sağlarken, Julianne Moore “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü alan performansıyla filmdeki diğer oyunculardan çok daha güçlü bir performans sergileyerek filmin esas yıldızı olmayı başarıyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=tsFnwgUlrxs

 Gösterim Tarihleri: 11 Ekim Cumartesi “13.30” (Rexx), 15 Ekim Çarşamba “19.00” (Nişantaşı City’s), 16 Ekim Perşembe “11.00” (Beyoğlu), 17 Ekim Cuma “19.00” (Atlas)

 maps to the stars3

11) Pasolini (2014) – Abel Ferrara (85 dk)

Efsane yönetmen Pier Paolo Pasolini’nin hayatının son gününü beyazperdede izlemeyi hangi sinefil istemez ki? Özellikle Pasolini tutkunlarının merakla beklediği film, Abel Ferrara’nın yorumuyla buluşuyor. Filmin biyografi türündeki yapımlara göre 85 dakikalık oldukça kısa süresi, Willem Dafoe’nun Pasolini yorumu ve Ferrara’nın üslubunun izleyiciyi ne kadar tatmin edeceği ayrı bir merak konusu.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=iOVDmHmisQw

 Gösterim Tarihleri: 12 Ekim Pazar “21.30” (Atlas), 14 Ekim Salı “19.00” (Rexx), 15 Ekim Çarşamba “13.30” (Beyoğlu)

pasolini1

12) Deux Jours, Une Nuit (2014) – Jean Pierre – Luc Dardenne (95 dk)

 Dardenne Kardeşler’in Cannes’dan mutlaka bir ödülle dönmesi beklenen fakat festivalden ödülsüz ayrılan son filmleri Deux Jours, Une Nuit, yine belgesel gerçekçiliği etkisi altında 17 kişinin vicdani bir karar ekseninde şekillenen hikayelerini anlatıyor. Hikaye kurgusu açısından Sidney Lumet’in başyapıtı 12 Angry Men’i anımsatan film, güçlü dramatik karşıtlıklarıyla, ahlaki ve vicdani hesaplaşmalarıyla, ana karakterini sürekli takip eden kamera kullanımıyla Dardenne’lerin iyi işleri arasına adını yazdırıyor.

Eleştiri Yazısı: http://www.paralelsinema.com/movies/deux-jours-une-nuit/

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=pk146VbQ0yA

 Gösterim Tarihleri: 13 Ekim Pazartesi “19.00” (Atlas), 14 Ekim Salı “11.00” (Rexx), 15 Ekim Çarşamba “21.30” (Beyoğlu)

 deux jours une nuit

13) The Disappearance of Eleanor Rigby: Them (2014) – Ned Benson (119 dk)

Aylardır en çok merak edilen filmlerin başında gelen The Disappearance of Eleanor Rigby, normalde Her ve Him versiyonlarıyla yani hem erkeğin hem de kadının gözünden çekilmiş iki ayrı film. Festivalde izleyeceğimiz Them versiyonu ise aynı aşk hikayesini hem kadın hem erkeğin bakış açılarından gösteren bir ortak kurgu. Jessica Chastain ve James McAvoy’un performansları ve uyumları da ayrıca merak ettiriyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=9KrhMbS9uh8

 Gösterim Tarihleri: 11 Ekim Cumartesi “19.00” (Atlas), 14 Ekim Salı “21.30” (Nişantaşı City’s), 16 Ekim Perşembe “13.30” (Rexx), 17 Ekim Cuma “11.00” (Beyoğlu)

 the disappearance of eleanor rigby them

14) Welcome to New York (2014) – Abel Ferrara (125 dk)

Abel Ferrara’nın “Pasolini” ile beraber aynı yıl içinde çektiği filmlerden bir diğeri olan Welcome to New York, Deveraux karakteri üzerinden Fransız ekonomist ve siyasetçi Dominique Strauss-Kahn’ın 2011’de New York’ta kaldığı otelde bir kadına saldırı ve tecavüz suçu ile başlayan mahkeme ve yargılanma sürecini ele alıyor. Oldukça provokatif duran ve seks sahneleriyle de çok konuşulacağa benzeyen filmde Gerard Depardieu’nun performansını merakla bekliyoruz.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=0JaltizpRWU

 Gösterim Tarihleri: 13 Ekim Pazartesi “21.30” (Nişantaşı City’s), 16 Ekim Perşembe “19.00” (Nişantaşı City’s), 17 Ekim Cuma “11.00” (Rexx)

welcome to new york

15) Force Majeure (2014) – Ruben Östlund (118 dk)

67. Cannes Film Festivali’nin “Belirli Bir Bakış” bölümünden “Jüri Ödülü” ile dönen Ruben Östlund imzalı Force Majeure, aynı zamanda bu yıl Avusturya’nın Oscar aday adayı. İsveçli bir ailenin kayak tatili esnasında yaşanan bir çığ düşmesinin ardından dağılmaya başlamasını anlattığı ve metaforik anlatılarla aile kurumunu eleştirdiği söylenen filmin aldığı övgüler bitmek bilmiyor. Oscar sezonunda da iddialı olacağını düşünürsek izlenmesi gereken filmler arasına adını yazdırıyor.

 Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=tZZhB6AUo9k

 Gösterim Tarihleri: 12 Ekim Pazar (Atlas), 13 Ekim Pazartesi (Rexx), 15 Ekim Çarşamba (Nişantaşı City’s), 17 Ekim Cuma (Beyoğlu)

force majeure

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

21. Altın Koza Ulusal Yarışma Filmleri Değerlendirmesi

Bu yıl 15-21 Eylül tarihleri arasında 21.si düzenlenen Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali tartışmalı kararlarla dolu bir ödül töreninin ardından son buldu. Geçen yıl Yozgat Blues, Hayatboyu, Köksüz, Gözümün Nuru, Jin, Daire ve Eve Dönüş Sarıkamış 1915 gibi iyi yapımların çokluğuyla sevindiren festivaldeki bu yıl yarışma filmlerinin kalitesinde ciddi bir düşüş yaşandığını söyleyebiliriz. Birkaç istisna haricinde izleyiciyi ve eleştirmenleri tatmin edemeyen yapımlar özellikle son yıllarda üzerine çok konuştuğumuz “ilk film” sorunsalını da tekrar gündeme getirmiş oldu. Bir başka önemli sorun ise bariz şekilde çok kötü olan bazı filmlerin nasıl Kültür Bakanlığı desteği aldığını ve festivallerde ön jüriden nasıl geçip yarışmaya seçilmeye hak kazandığı konusu. Bu yüzden artık festivallerin ön jüride kimler olduğuna dair bir açıklama getirmesi gerekiyor. Genelde “başvuruda bulunan filmler o kadar kötüydü ki içlerinde yarışmaya alınacak en iyileri bunlardı” gibi açıklamalar yapılıyor bu konuyla ilgili. Benim naçizane önerim ise şu olacak, yarışma filmlerine “kötünün iyisi” seçilmesin, ön jüri gerçekten iyi film olduğunu düşünmüyorsa gerekirse yarışan film sayısını azaltsın. 10 olmasın, 12 olmasın da 6 olsun mesela ama izlediğimiz filmler gerçekten sinema duygusuyla donatılmış olsun, sinema gramerini bilen yönetmenler tarafından çekilmiş olsun, elime kamerayı alırım ne bulduysam çekerim tarzında filmler lütfen artık yarışmada olmasın.

altın koza en iyi film

67. Cannes Film Festivali’nde yarışan filmlerin ülkemizde Filmekimi’nde gösterilmeden önce Türkiye prömiyerini yapması ise Altın Koza Film Festivali açısından büyük bir kazanç. Leviathan, Mr. Turner, Jimmy’s Hall, Maps to the Stars, Adieu Au Langage, Incompresa, Deux Jours Une Nuit ve Timbuktu gibi merakla beklenen filmlere ilginin çok yoğun olduğunu ve izleyicinin hayal kırıklığı yaratan bazı ulusal yarışma filmleri yerine bu filmleri izlemeyi tercih ettiği göze çarptı. Gösterilen tüm filmlerin ücretsiz olması da bu yoğun ilgiyi artıran önemli etkenler ve Adana halkını sinemada film izlemeye teşvik ettirmek, festival bilinci aşılamak konusunda güzel bir yaklaşım.

12 ulusal filmin yarıştığı festivalde bu yıl “En İyi Film” ödülü,  Nesimi Yetik’in ilk filmi “Toz Ruhu”nun oldu. SİYAD Jürisi “En İyi Film” ödülü ise Onur Aydın’ın “Yağmur – Kıyamet Çiçeği” filmine verildi. Esra Saydam ve Nisan Dağ’ın yönettiği “Deniz Seviyesi” yönetmen, kurgu, sinematografi, müzik, erkek oyuncu ve kadın oyuncu dallarında olmak üzere toplam 6 ödülle gecenin esas kazananı oldu. Derviş Zaim’in yarışmanın favorisi gözüken “Balık” filminin ise sadece senaryo ödülüyle dönmesi beklenmedik bir sonuçtu. En nihayetinden bu yıl 21.’si düzenlenen Adana Altın Koza Film Festivali, Çukurova Üniversitesi Kongre Merkezi’nde düzenlenen ödül töreniyle son buldu.

altın koza deniz seviyesi

Festivalde Ulusal Yarışma kapsamında izlediğim 10 filmin kısa analizleri ve puanları şöyle. (Değerlendirmeye izleyemediğim Nergis Hanım ve İçimdeki Balık filmleri dahil edilmedi)

Yağmur – Kıyamet Çiçeği (Onur Aydın)

Onur Aydın’ın yönettiği ilk uzun metrajlı film olan “Yağmur – Kıyamet Çiçeği” festivalin en çok tartışılan filmi oldu. Filmin tartışılmasının sebebi Kazım Koyuncu’nun hayatını bir fon olarak kullanıp isminden faydalanmaya çalışması üzerineydi, zira film beklenildiği gibi bir Kazım Koyuncu biyografisi değil. Kazım Koyuncu’yu da içinde bulunduran üç karakterin Trabzon’da geçen “kesişen hayatlar” öyküsü.

Her biri ünlü oyuncularla dolu zengin kadrosuyla öne çıkan film, Türkiye’de gişe sinemasında, üstelik bir ilk filmde görülmemiş bir prodüksiyon kalitesine sahip. Kazım Koyuncu’nun hayatı, Çernobil faciası ve Trabzonspor üçgeninde geçen film, Türk sinemasında genelde sınıfta kalınan “kesişen hayatlar” filmlerinin en güzel örneklerinden birini sergileyerek bol karakterler ve bol planlarla dolu dinamik bir kurgu yaratıyor.  Filmdeki üç hikaye içerisinde en az dikkat çekeninin Kazım Koyuncu’nun hikayesi olması çoğu kişide hayal kırıklığı yaratabilir fakat “Kazım Koyuncu biyografisi izleyeceğim” diye şartlanmadan gidildiğinde birbirini tamamlayan hikayelerden keyif almak daha kolay olacaktır. Özellikle futbol sevmeyenleri bile heyecanlandıracak taraftar sahneleri mevcut. Erkan Kolçak Köstendil’in adeta parladığı filmde, Settar Tanrıöğen ve Devrim Saltoğlu’nun gayet iyi olduğunu, Engin Hepileri’nin ise yeterli bir performans sergilediğini söyleyebiliriz.

yağmur kıyamet çiçeği1

Festivalde Elde Ettiği Ödül: SİYAD En İyi Film, Adana İzleyici Ödülü

Yazarın Puanı: 7.4 / 10

Balık (Derviş Zaim)

Usta yönetmen Derviş Zaim’in merakla beklenen filmi Balık, beklenildiği gibi festivalin en ne yaptığını bilen ve derdi olan filmlerinden biri. 84 dakikalık süresiyle yarışmanın en kısa süreli filmi olmasına rağmen hikayesini uzatmadan net şekilde anlatan Zaim, insan – doğa ilişkisi üzerine kurulu senaryosunu duyarlı bir şekilde işleyerek sinematografik olarak cezbedici, kurgusal açıdan algıyı diri tutan bir yapıma imza atıyor. İnsanın doğayı günden güne mahvetmesi yönetmenin çok sevdiği kurgusal karşıtlıklar eşliğinde vicdani bir dramatik yapıyı beraberinde getirirken Bülent İnal ve Sanem Çelik de iyi yazılan karakterlerini sade ama tutarlı bir şekilde canlandırıyorlar.

balık2

Festivalde Elde Ettiği Ödül: En İyi Senaryo

Yazarın Puanı: 7.2 /10

Silsile (Ozan Açıktan)

Silsile, daha açılış sahnesiyle Avrupai bir sinemasal doku yakalayarak işe başlıyor. Fonda Dead Man Bones’un “Lose Your Soul” şarkısıyla açılan dört dakikalık sahnede Ozan Açıktan, reklam-klip estetiğini başarıyla yansıtarak mizansenler içerisinde verdiği ayrıntılı nüanslarla karakterlerin ruh hâlini ve aralarındaki ilişkiyi görsel-işitsel açıdan güçlü bir şekilde sinemasallaştırıyor. Bol karakterler geçidi eksenindeki çıkmaz odaklı hikâyesiyle ve kara komediyi temel alan yapısıyla Silsile’nin zaman zaman bir Coen Kardeşler ya da Guy Ritchie filmini andırdığını söylemek mümkün. Fakat filmin içerisindeki romans duygusuyla özündeki kara komedi etiketinin pek uyumlu olmadığını söylemek gerekiyor. Buna rağmen artıları eksilerine göre daha ağır basan yenilikçi bir film olarak Türk Sineması’nda eli yüzü düzgün gişe filmleri arasında örnek verebileceğimiz bir film Silsile.

silsile

Festivalde Elde Ettiği Ödül: En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, Umut Veren Erkek Oyuncu

Yazarın Puanı: 6.8 / 10

Deniz Seviyesi (Nisan Dağ – Esra Saydam)

Esra Saydam ve Nisan Dağ’ın yönettiği Deniz Seviyesi, festival filmleri arasında popüler sinemaya yakın olan ama iyi çekilmiş bir aşk filminin yer almasıyla övgüyü hak ediyor. Türk sinemasının yakın tarihinde birbirine tamamen benzeyen aşk filmlerinin yanında doğal ve iddiasız bir geçmişle hesaplaşma filmi aynı zamanda. Damla Sönmez’in oyunculuğuyla ön plana çıkan film, kadın yönetmenlerinin dokunuşunu özellikle futbol maçı sahnesinde farklı bir şekilde hissettiriyor. Müzik kullanımı, ahtapot sahnesi ve hikayesini ele alış tarzı ise Uzakdoğu aşk filmlerinin naif yapısını hatırlatıyor.

deniz seviyesi

Festivalde Elde Ettiği Ödül: En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kadın Oyuncu , En İyi Sinematografi,  En İyi Kurgu, En İyi Müzik

Yazarın Puanı: 6.7 / 10

Neden Tarkovski Olamıyorum? (Murat Düzgünoğlu)

Festivalin en merakla beklenen yapımlarından olan Murat Düzgünoğlu imzalı film, özellikle sinema yazarlarının ve sinema okuyan üniversite öğrencilerinin ilgisini çekecek bir yapım. Türkiye’de istediğimiz filmi yapmanın zorluğunu, bulunamayan fonları, reddedilen senaryoları, para kazanmak için “önce ticaret, sonra sanat” anlayışını eleştiriyor. Ana karakterinin içsel yolculuğunu mizahi dokunuşlarla ve sinematografik kalitesi yüksek rüya sekanslarında başarıyla gerçekleştirse de filmin drama boyutunda aynı devamlılığı tutturamıyor ve yer yer sarkma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Sinema okuyan her üniversite öğrencisinin aklına gelecek fikirlere sahip olan filmin, hikayesini daha da derinleştirmek yerine döngüsel bir kavrama hapsetmesi  ve yer yer öğrenci diyalogları klişesine kaçması eksik kalan yanı oluyor. Derdini başarıyla anlatıyor fakat çok daha iyi bir film olabilme fırsatını kaçırıyor.

tarkovski2

Festivalde Elde Ettiği Ödül: Film-Yön En İyi Yönetmen, Yılmaz Güney Ödülü

Yazarın Puanı: 6.7 / 10

Toz Ruhu (Nesimi Yetik)

“Annem Sinema Öğreniyor” adlı kısa filmiyle bilinen yönetmen Nesimi Yetik’in ilk uzun metrajlı filmi olan Toz Ruhu, Onur Ünlü filmlerinin yapısını temel alan absürtlükte bir film. Açılış jeneriğinde Onur Ünlü’nün de filme destek veren olarak adını görmemiz bu yüzden şaşırtıcı değil. Güçlü oyunculuğuyla oynadığı her filme ayrı bir renk katan Tansu Biçer, akıllarda yer edecek bir karakteri yine başarıyla canlandırıyor. Fakat karakter her ne kadar iyi yazılmış olsa da filmin bir hikaye yaratma konusunda ciddi sıkıntıları olduğu ortada. Dikkat çekici bir açılış yapmasına rağmen ilerlediği her dakikada ivme kaybediyor, mizahi yönü güldürmüyor, çoğu yan karakteri işlevsiz kalıyor, renkli kostümler ve sanat yönetimi karikatürize ve özenti kalıyor. Nesimi Yetik’in yeni bir Onur Ünlü olup olamayacağını elbette ki sonraki filmleri ve zaman gösterecek fakat ilk filmiyle yetersiz bir işe imza attığını söylemek gerekiyor.

toz ruhu

Festivalde Elde Ettiği Ödül: En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Sanat Yönetimi

Yazarın Puanı: 4 / 10

Gittiler: Sair ve Meçhul (Kenan Korkmaz)

Kenan Korkmaz’ın “Lüks Otel”den sonra çektiği ikinci film olan “Gittiler: Sair ve Mechul”, İstanbul Film Festivali’nde 122 dakika olarak gösterilmiş ve seyri hayli zor bulunmuştu. Filmin süresi Altın Koza festivalinde ise 96 dakikaya indirilmiş yeni kurgusuyla gösterildi. Buna rağmen filmin senaryosunun ve kurgusunun hala işlemediğini söylemek gerekiyor. Film içerisinde tam olarak iki ayrı bir film var. Bu iki hikaye iç içe geçmiş şekilde değil, iki ayrı bölüm halinde anlatılınca akla Yazı Tura (2005)’yi getiriyor ama onun senaryosunun ve kurgusunun onda birini bile başaramıyor. Mardin’de yaşayıp Stockholm’e gitme hayalleri kuran ve Stockholm’de mutlu olamayıp Mardin hasreti çeken iki Süryani kardeşin hikayesini gitmek, kalmak ve dönememek çerçevesinde işleyen film aslında iyi bir çıkış noktası yakalamasına rağmen bunu sinemasal anlamda bir başarıya dönüştürmekte oldukça zorlanıyor.

gittiler sair ve meçhul

Festivalde Elde Ettiği Ödül:

Yazarın Puanı: 3.2 / 10

Beni Sen Anlat (Mahur Özmen)

Mahur Özmen’in ikinci filmi olan Beni Sen Anlat, festivaldeki yarışma filmleri içerisinde en zayıf halka. Kısıtlı bir bütçesi olduğu her halinden belli olan yapım buna rağmen 1980 darbesini ele alan bir dönem filmi olmaya çalışıyor. Sıradan bir televizyon filminden farklı olmayan sinematografisini pastel tonlardaki color-correction düzenlemesiyle kapatmaya çalıştığı gibi sanat yönetimini de kısıtlı mekanlara hapsederek öğrenci filmi düzeyinde kalıyor. Son derece klişe ve yapay diyalog yazımları filmin ciddiye alınmamasındaki en büyük etkenlerden biri, zira Aytaç Arman “Ne olacak bu ülkenin hali?” dediğinde salondaki çoğu kişinin kahkaha atması durumu gözler önüne seriyor. Zaten kötü yazılmış karton karakterlere inandırıcılıktan uzak oyunculuklar da eklenince 120 dakikalık süre handikabı iyice gözümüzde büyümeye başlıyor. Niteliksizliği ve uzunluğu bakımından akıllara Nihat Seven’in Uzun Yol’unu getiriyor. İki film de 120 dakikanın üzerinde ve bunca acemiliğe rağmen yönetmenlerin ilk filmi değil!

beni sen anlat 1

Festivalde Elde Ettiği Ödül:

Yazarın Puanı: 2 / 10

Firak (Halil Özer)

Halil Özer’in ilk filmi olan Firak, festivalin en çok eleştirilen filmi oldu. Öyle ki, filmin ön jüriyi nasıl geçip yarışmaya kalabildiğini sorgulayanların sayısı oldukça fazla. Başlangıcında yönetmenin yenilikçi bir şey yapıp ağabey ile kardeşin aynı kadına aşık olması klişesiyle ve gelenek göreneklerle apaçık dalga geçtiği düşünülebilir. Çünkü filmin bazı replikleri ve tercihleri kahkaha attıracak derecede komik. Fakat film ilerledikçe bitmek bilmeyen yemek yeme, ayran içme, ağaç kesme ve yatak sahnelerinin defalarca tekrar edilmesi artık güldürmemeye ve izleyiciyi çileden çıkarmaya başlıyor. Film sonrası söyleşide ise yönetmenin aslında hiç de dalga geçmediğini, son derece ciddi bir üslupla filmini semboller üzerinden yürüttüğünü ve senaryoyu 3 yılda yazdığını söylemesi şok etkisi yarattı. Ayrıca ne olduğunu neredeyse salondaki kimsenin anlamadığı bir “bıyık” mevzusu var ki dillere destan! Yönetmenin bunu söyleşide “Hikayeyi flashback ve flashforwardlar üzerine kurdum” diye açıklaması ise ayrı bir vahimliği ortaya çıkardı, zira birçok kişi bunca şeyden sonra o sahnenin bir “kurgu hatası” olduğunu düşünmeye başlamıştı!

firak

Festivalde Elde Ettiği Ödül:

Yazarın Puanı: 1.6 / 10

Yola Çıkmak (Evren Erdem)

Evren Erdem’in ilk filmi olan “Yola Çıkmak” tabir-i caizse “saç baş yolduran” filmler arasına adını yazdırarak Halil Özer’in Firak’ından sonra izleyicinin yine bol bol salon boşalttığı bir film oldu. Türk sinemasında başarılı örnekleri iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olan bir kesişen hayatlar temasını anlatmaya çalışan film, oldukça sorunlu görüntü yönetimiyle, renk düzenlemesinin yapılmamasıyla, hikaye anlatabilme konusundaki beceriksizliğiyle, manasız diyaloglarıyla, inandırıcılıktan uzak karakterleriyle ve uzadıkça uzayan gereksiz sahneleriyle hatırlanacak.

yola çıkmak

Festivalde Elde Ettiği Ödül:

Yazarın Puanı: 0.7 / 10

 

 
Yorum yapın

Yazan: Eylül 22, 2014 in Festivaller

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Altın Koza Günlükleri – 4

19 Eylül Perşembe günü itibariyle festivalin “Ulusal Yarışma” bölümündeki filmlerin gösterimi tamamlanmış oldu.  Ertan Velimatti Alagöz’ün “İçimdeki Balık”, Onur Aydın’ın “Yağmur – Kıyamet Çiçeği”, Evren Erdem’in “Yola Çıkmak” ve Derviş Zaim’in “Balık” filmlerinin Türkiye prömiyeri yapıldı.

Festival kapsamında “Sinemamızın 100. Yılında Yılmaz Güney Sineması” konulu bir panel düzenlendi. Panelde Abdurrahman Keskiner, Hikmet Taşdemir, Semir Aslanyürek, Yaşar Pütün ve Aytaç Arman konuşmacı olarak yer aldı.

67. Cannes Film Festivali’nde yarışıp ülkemizde Filmekimi kapsamında gösterilecek olan filmlerden Andrei Zyvagintsev’in yönettiği “Grand Prix” ödüllü “Leviathan” festival kapsamında son kez gösterilirken, Asia Argento’nun merakla beklenen “Incompresa” filmi de Türkiye prömiyerini gerçekleştirdi.

Festivalden Notlar

Yağmur – Kıyamet Çiçeği

Onur Aydın’ın yönettiği ilk uzun metrajlı film olan “Yağmur – Kıyamet Çiçeği” festivalin en şaşırtıcı filmiydi. Festival kapsamında gösterilen ilk filmlerin senaryo, yönetim ve oyunculuk açısından birer birer döküldüğünü göz önünde bulundurursak her biri ünlü oyuncularla dolu zengin kadrosuyla öne çıkan film, Türkiye’de gişe sinemasında, üstelik bir ilk filmde görülmemiş bir prodüksiyon kalitesine sahip. Kazım Koyuncu’nun hayatı, Çernobil faciası ve Trabzonspor üçgeninde geçen film, Türk sinemasında genelde sınıfta kalınan “kesişen hayatlar” filmlerinin en güzel örneklerinden birini sergileyerek bol karakterler ve bol planlarla dolu dinamik bir kurgu yaratıyor. Özellikle Erkan Kolçak Köstendil’in parladığı filmde Engin Hepileri, Settar Tanrıöğen ve Devrim Saltoğlu da oyunculuklarıyla öne çıkıyor. Böyle ilk filmlerin çekilebilmesi ve sanat filmlerinin hakim olduğu festivallerin yarışma bölümünde yarışabilmesi ümit verici.

Balık

Usta yönetmen Derviş Zaim’in merakla beklenen filmi Balık, beklenildiği gibi festivalin en “olmuş” filmlerinin başında geliyor. 84 dakikalık süresiyle ulusal yarışmanın en kısa süreli filmi olmasına rağmen hikayesini uzatmadan net şekilde anlatan Zaim, insan – doğa ilişkisi üzerine kurulu senaryosunu duyarlı bir şekilde işleyerek sinematografik olarak cezbedici, kurgusal açıdan algıyı diri tutan bir yapıma imza atıyor. İnsanın doğayı günden güne mahvetmesi yönetmenin çok sevdiği kurgusal karşıtlıklar eşliğinde vicdani bir dramatik yapıyı beraberinde getirirken Bülent İnal ve Sanem Çelik de iyi yazılan karakterlerini sade ama tutarlı bir şekilde canlandırıyorlar.

Yola Çıkmak

Evren Erdem’in ilk filmi olan “Yola Çıkmak” tabir-i caizse “saç baş yolduran” filmler arasına adını yazdırarak Halil Özer’in Firak’ından sonra izleyicinin yine bol bol salon boşalttığı bir film oldu. Ruhi Sarı, Ozan Bilen ve İrem Altuğ’un yer aldığı yapım, oldukça sorunlu görüntü yönetimiyle ve olmayan hikayesiyle niye çekildiği anlaşılması güç bir film. Farklı bir “keşisen hayatlar” hikayesi oluşturmaya çalışan film, manasız diyaloglara, amaçsız karakterlere ve uzadıkça uzayan gereksiz sahnelere sahip. Kültür Bakanlığı’ndan nasıl destek alabildiği ve ön jüriden nasıl geçip yarışma filmleri arasına seçilebildiği ise hala gizemini koruyor!

yola çıkmak

 
Yorum yapın

Yazan: Eylül 20, 2014 in Festivaller

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Altın Koza Günlükleri – 3

18 Eylül Çarşamba günü itibariyle ulusal yarışma filmlerinin üçte ikisinin gösterimi yapılmış oldu. İstanbul Film Festivali’nde “En iyi Görüntü Yönetimi” ödülüne layık görülen ve daha önce ülkemizde vizyona giren Ozan Açıktan imzalı Silsile’nin gösterimine ilgi yoğundu. Gösterim sonrasındaki söyleşiye Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü’nün katılması ve ekibe çiçek vermesi dikkat çekti. Halil Özer’in yönettiği Firak ve Nesimi Yetik’in yönettiği Toz Ruhu filmleri ise Türkiye prömiyerini gerçekleştirdi. Yarışma filmleri haricinde Ömer Kavur’un başyapıtı Anayurt Oteli de özel gösterim yaparken, Tuncel Kurtiz anısına düzenlenen seçkide İnat Hikayeleri’nin yanı sıra Kurtiz’in Türkiye’de gösterilmesini çok arzu ettiği 1992 yapımı Korkunun Karanlık Gölgesi (Dunkle Schatten der Angst) filmi de gösterildi.

67. Cannes Film Festivali’nde yarışan ve ülkemizde Filmekimi kapsamında gösterilecek olan filmlerin Türkiye prömiyerleri ise Altın Koza’da gerçekleşmeye devam ediyor. Usta yönetmen Jean Luc-Godard’ın “Jüri Ödülü”ne layık görülen 3 boyutlu deneysel filmi “Adieu Au Langage” ilk gösterimini yaparken, festivalin ikinci büyük ödülü olan “Grand Prix”i kazanan Alice Rohrwacher imzalı Le Meraviglie bir gösterim daha gerçekleştirdi. Berlin Altın Ayı ödüllü Black Coal, Thin Ice ve Venedik Film Festivali’nde “Luigi De Laurentiis Ödülü” ile ayrılan White Shadow da gösterilen filmler arasındaydı.

Günün en dikkat çekici etkinliği ise “Türk Sineması’nın 100. Yılında Sinema Edebiyat İlişkisi” konulu paneldi. Yekta Kopan’ın moderatörlüğünde gerçekleşen etkinlikte Ahmet Ümit, Hakan Günday, Nebil Özgentürk ve Osman Şahin konuşmacı olarak yer aldılar. Adanalıların etkinliğe ilgisi yoğundu.

Festivalden Notlar

Silsile

Silsile, daha açılış sahnesiyle Avrupai bir sinemasal doku yakalayarak işe başlıyor. Fonda Dead Man Bones’un “Lose Your Soul” şarkısıyla açılan dört dakikalık sahnede Ozan Açıktan, reklam-klip estetiğini başarıyla yansıtarak mizansenler içerisinde verdiği ayrıntılı nüanslarla karakterlerin ruh hâlini ve aralarındaki ilişkiyi görsel-işitsel açıdan güçlü bir şekilde sinemasallaştırıyor. Bol karakterler geçidi eksenindeki çıkmaz odaklı hikâyesiyle ve kara komediyi temel alan yapısıyla Silsile’nin zaman zaman bir Coen Kardeşler ya da Guy Ritchie filmini andırdığını söylemek mümkün. Fakat filmin içerisindeki romans duygusuyla özündeki kara komedi etiketinin pek uyumlu olmadığını söylemek gerekiyor. Buna rağmen artıları eksilerine göre daha ağır basan yenilikçi bir film olarak Türk Sineması’nda eli yüzü düzgün gişe filmleri arasında örnek verebileceğimiz bir film Silsile.

Toz Ruhu

“Annem Sinema Öğreniyor” adlı kısa filmiyle bilinen yönetmen Nesimi Yetik’in ilk uzun metrajlı filmi olan Toz Ruhu, Onur Ünlü filmlerinin yapısını temel alan absürtlükte bir film. Açılış jeneriğinde Onur Ünlü’nün de filme destek veren olarak adını görmemiz bu yüzden şaşırtıcı değil. Güçlü oyunculuğuyla oynadığı her filme ayrı bir renk katan Tansu Biçer, akıllarda yer edecek bir karakteri yine başarıyla canlandırıyor. Fakat karakter her ne kadar iyi yazılmış olsa da filmin bir hikaye yaratma konusunda ciddi sıkıntıları olduğu ortada. Dikkat çekici bir açılış yapmasına rağmen ilerlediği her dakikada ivme kaybediyor, mizahi yönü güldürmüyor, çoğu yan karakteri işlevsiz kalıyor, renkli kostümler kari. Nesimi Yetik’in yeni bir Onur Ünlü olup olamayacağını elbette ki sonraki filmleri ve zaman gösterecek fakat ilk filmiyle yetersiz bir işe imza attığını söylemek gerekiyor.

Firak

Halil Özer’in ilk filmi olan Firak, festivalin en çok tartışılan ve eleştirilen filmi oldu. Öyle ki, filmin ön jüriyi nasıl geçip yarışmaya kalabildiğini sorgulayanların sayısı oldukça fazla. Başlangıcında yönetmenin yenilikçi bir şey yapıp ağabey ile kardeşin aynı kadına aşık olması klişesiyle ve gelenek göreneklerle apaçık dalga geçtiğini düşündüm. Çünkü filmin bazı replikleri ve tercihleri kahkaha attıracak derecede komik. Fakat film ilerledikçe bitmek bilmeyen yemek yeme, ayran içme, ağaç kesme ve yatak sahnelerinin defalarca tekrar edilmesi artık güldürmemeye ve izleyiciyi çileden çıkarmaya başladı. Film sonrası söyleşide ise yönetmenin aslında hiç de dalga geçmediğini, son derece ciddi bir üslupla filmini semboller üzerinden yürüttüğünü ve senaryoyu 3 yılda yazdığını söylemesi bende şok etkisi yarattı. Ayrıca ne olduğunu neredeyse salondaki kimsenin anlamadığı bir “bıyık” mevzusu var ki dillere destan! Yönetmen bunu söyleşide “Hikayeyi flashback ve flashforwardlar üzerine kurdum” diye açıklayınca ikinci kez şok oldum, zira birçok kişi bunca şeyden sonra o sahnenin bir “kurgu hatası” olduğunu düşünmeye başlamıştı!

Beni Sen Anlat

Mahur Özmen’in ikinci filmi olan Beni Sen Anlat, festivaldeki yarışma filmleri içerisinde en zayıf halka. Kısıtlı bir bütçesi olduğu her halinden belli olan yapım buna rağmen 1980 darbesini ele alan bir dönem filmi olmaya çalışıyor. Sıradan bir televizyon filminden farklı olmayan sinematografisini pastel tonlardaki color-correction düzenlemesiyle kapatmaya çalıştığı gibi sanat yönetimini de kısıtlı mekanlara hapsederek öğrenci filmi düzeyinde kalıyor. Son derece klişe ve yapay diyalog yazımları filmin ciddiye alınmamasındaki en büyük etkenlerden biri, zira Aytaç Arman “Ne olacak bu ülkenin hali?” dediğinde salondaki çoğu kişinin kahkaha atması durumu gözler önüne seriyor. Zaten kötü yazılmış karton karakterlere inandırıcılıktan uzak oyunculuklar da eklenince 120 dakikalık süre handikabı iyice gözümüzde büyümeye başlıyor. Niteliksizliği ve uzunluğu bakımından akıllara Nihat Seven’in Uzun Yol’unu getiriyor. İki film de 120 dakikanın üzerinde ve bunca acemiliğe rağmen yönetmenlerin ilk filmi değil!

 
Yorum yapın

Yazan: Eylül 20, 2014 in Festivaller

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Altın Koza Günlükleri – 2

21. Altın Koza Film Festivali 17 Eylül Çarşamba günü daha hızlanmaya başladı ve festivaldeki ulusal yarışma filmlerinin üçte biri gösterildi. Daha önce İstanbul Film Festivali’nde de yarışan Kenan Meçhul imzalı Gittiler: Sair ve Mechul ile Esra Saydam – Nisan Dağ ikilisinin yönettiği Deniz Seviyesi filmleri gösterilirken, Murat Düzgünoğlu’nun merakla beklenen Neden Tarkovski Olamıyorum? filmi ile Mahur Özmen’in Beni Sen Anlat filmleri Türkiye prömiyerini gerçekleştirdi. Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye ödüllü Kış Uykusu filmi için festival kapsamında özel bir gösterim gerçekleştirildi. Gösterim ardından söyleşiye filmin oyuncularından Ayberk Pekcan ve Nadir Sarıbacak, yapımcı Zeynep Özbatur Atakan ve görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki katıldı.

Festival kapsamında 67. Cannes Film Festivali’nde yarışan ve ülkemizde Filmekimi kapsamında gösterilecek olan filmlerin gösterimine devam ediliyor. Abderrahmane Sissako imzalı Timbuktu, Andrey Zyvagintsev’in “En İyi Senaryo” ödüllü Leviathan’ı, Ken Loach’ın yönettiği Jimmy’s Hall ve David Cronenberg’in “En İyi Kadın Oyuncu” ödüllü Maps to the Stars filmlerinin gösterimi yapıldı. Festival ayrıca Adanalı edebiyatçı Orhan Kemal’i doğumunun 100. Yılında “Sessizlerin Sesi – Orhan Kemal” isimli bir belgesel filmin gösterimiyle andı.

Festivalden Notlar

Neden Tarkovski Olamıyorum?

Festivalin en merakla beklenen yapımlarından olan Murat Düzgünoğlu imzalı film, özellikle sinema yazarlarının ve sinema okuyan üniversite öğrencilerinin ilgisini çekecek bir yapım. Türkiye’de istediğimiz filmi yapmanın zorluğunu, bulunamayan fonları, reddedilen senaryoları, para kazanmak için “önce ticaret, sonra sanat” anlayışını eleştiriyor. Ana karakterinin içsel yolculuğunu mizahi dokunuşlarla ve sinematografik kalitesi yüksek rüya sekanslarında başarıyla gerçekleştirse de filmin drama boyutunda aynı devamlılığı tutturamıyor ve yer yer sarkma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Sinema okuyan her üniversite öğrencisinin aklına gelecek fikirlere sahip olan filmin, hikayesini daha da derinleştirmek yerine döngüsel bir kavrama hapsetmesi  ve yer yer öğrenci diyalogları klişesine kaçması eksik kalan yanı oluyor. Derdini başarıyla anlatıyor fakat çok daha iyi bir film olabilme fırsatını kaçırıyor.

Maps to the Stars

David Cronenberg’in merakla beklenen son filmi Yıldız Haritası, Cronenberg’in artık eski tarzında filmler yapmayacağını ve Cosmopolis sonrasında artık farklı şeyler denemek istediğini kabullenenler için oldukça ilginç bir seyir deneyimi vadediyor. Kabullenemeyenler ise maalesef daha çok “Ah Cronenberg, hey gidi günler!” demeye devam edecektir. Maps to the Stars, Hollywood’u ve yıldız sistemindeki yapaylığı, entrikaları, çekişmeyi, madde bağımlılığını güçlü bir dramatik hikaye örgüsüyle sert şekilde eleştiriyor. Halüsinasyonlar, deforme olmuş bedenler Cronenberg’in eski zamanlarından kalan “body-horror” motifini korku ögesi olmadan hikayeye yerleştirmesini sağlarken, Julianne Moore “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü alan performansıyla filmdeki diğer oyunculardan çok daha güçlü bir performans sergileyerek filmin esas yıldızı olmayı başarıyor.

Deniz Seviyesi

Esra Saydam ve Nisan Dağ’ın yönettiği Deniz Seviyesi, festival filmleri arasında popüler sinemaya yakın olan ama iyi çekilmiş bir aşk filminin yer almasıyla övgüyü hak ediyor. Türk sinemasının yakın tarihinde birbirine tamamen benzeyen aşk filmlerinin yanında doğal ve iddiasız bir geçmişle hesaplaşma filmi aynı zamanda. Damla Sönmez’in oyunculuğuyla ön plana çıkan film, kadın yönetmenlerinin dokunuşunu özellikle futbol maçı sahnesinde farklı bir şekilde hissettiriyor. Müzik kullanımı, ahtapot sahnesi ve hikayesini anlatış biçimi ise Uzakdoğu aşk filmlerinin naif yapısını hatırlatıyor.

 
Yorum yapın

Yazan: Eylül 20, 2014 in Festivaller

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Altın Koza Günlükleri – 1

21. Adana Altın Koza Film Festivali, 15 Eylül Pazartesi günü başladı. Halit Refiğ’in Gurbet Kuşları filmi festival kapsamında gösterilen ilk filmlerden olurken, Güliz Sağlam’ın çok beğenilen Ahmet Uluçay belgeseli “Tepecik Hayal Okulu” da gösterilen filmler arasındaydı. Uzun yıllardır kayıp olan ve bulunduktan sonra Erden Kıral’ın “Kayıp çocuğumu bulmuş kadar sevindim” dediği filmi Bereketli Topraklar Üzerinde, Charlie Chaplin’in sevilen filmlerinden The Great Dictator ve Laurence Olivier’in 1948 tarihli klasiği Hamlet, sinemada nostalji hissi yaşamak isteyenleri sevindirdi. Ülkemizde vizyona giren Berlin Altın Ayı ödüllü Black Coal, Thin Ice kaçıranlar için bir daha gösterilirken, bu yıl Cannes Film Festivali’nde yarışıp merakla beklenen Deux Jours, Une Nuit ve Maps to the Stars filmleri de Filmekimi’nden önce Altın Koza’da Türkiye prömiyerini gerçekleştirdi.

16 Eylül Salı günü festivalin “Ulusal Yarışma” bölümü filmleri gösterilmeye başlanmış oldu. Yarışma filmlerinden ilk olarak Görkem Şarkan’ın İstanbul Film Festivali’nden “En İyi İlk Film” ödülüyle dönen Nergis Hanım filmi galasını yaptı. Festivalin ikinci gününde sadece bir tane yarışma filmi olması sebebiyle ilgiler daha çok Cannes Film Festivali’nde gösterilen ve Türkiye prömiyeri yapan filmlere kaydı. Andrei Zyvagintsev’in “En İyi Senaryo” ödülüyle döndüğü Leviathan, ikinci büyük ödül olan “Grand Prix”i kazanan Alice Rohrwacher imzalı Le Meraviglie ve Abderrahmane Sissako’nun filmi Timbuktu filmlerine ilgi büyüktü. İlk filmi Die Fremde ile ilgi çeken yönetmen Feo Aladağ’ın Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarışan ikinci filmi Zwischen Welten (Ayrı Dünyalar) da festival kapsamında gösterimini yaptı.

Festivalden Notlar

Deux Jours, Une Nuit

Dardenne Kardeşler’in Cannes’dan mutlaka bir ödülle dönmesi beklenen fakat festivalden ödülsüz ayrılan son filmleri Deux Jours, Une Nuit, yine belgesel gerçekçiliği etkisi altında 17 kişinin vicdani bir karar ekseninde şekillenen hikayelerini anlatıyor. Hikaye kurgusu açısından Sidney Lumet’in başyapıtı 12 Angry Men’i anımsatan film, güçlü dramatik karşıtlıklarıyla, ahlaki ve vicdani hesaplaşmalarıyla, ana karakterini sürekli takip eden kamera kullanımıyla Dardenne’lerin iyi işleri arasına adını yazdırıyor. Cannes’da kadın oyuncu kategorisinde en başta favoriler arasında gösterilen Marion Cotillard’ın ödülü niye alamadığı ise açıklığa kavuşmuş oluyor, zira filmdeki diğer tüm oyuncuların gerçekçiliği karşısında Cotillard seçiminin filme yer yer yapaylık kattığını ve inandırıcılık sorunlar yaşattığını söylemek mümkün. Yönetmenlerin Rosetta (1999)’sındaki gibi tanınmadık bir yüzün başrole seçilmesi filmin etki gücünü daha da arttırabilirmiş izlenimi veriyor.

Zwischen Welten

Sibel Kekilli’nin başrolde oynadığı Die Fremde (Ayrılık) filmi ile yönetmenliğe adım atan ve aslen oyunculuktan gelen Feo Aladağ, ikinci filmi Ayrı Dünyalar’da Almanya ve Afganistan sınırı arasındaki askerler üzerinden güçlü bir gerilim duygusu yaşatmayı başarıyor. Göçmenlik, kadın üzerindeki baskılar, savaşın anlamsızlığı, insan hayatının ikinci plana atılması gibi konular hakkında söyleyecekleri olan film, sınır askerleri arasındaki çatışma – dostluk ikilemi ekseninde dönen yan hikayesiyle Chan Wook-Park’ın Joint Security Area (1999)’sı tadında nüanslar yakalamayı başarıyor ama bu sahneler ne yazık ki kısa sürüyor. Genel olarak bir Alman yüzbaşı ve onun çevirmenliğini yapan Afgan bir genç arasında dramatik çatışmasını kurmaya başlayınca ortaya sonucunu tahmin ettiğimiz, benzerlerini daha önce gördüğümüz bir anti-savaş filmi çıkıyor. Yine de özellikle etkileyici birkaç patlama sahnesiyle Feo Aladağ’ın aksiyon sahnelerine hakimiyeti dikkat çekiyor ve savaş-aksiyon-drama kombinasyonundan akıllara bir diğer kadın yönetmen Kathryn Bigelow’u getiriyor.

Leviathan

Cannes Film Festivali’nde Kış Uykusu’nun en büyük rakibi olarak lanse edilen ve “En İyi Senaryo” ödülüne layık görülen Leviathan, Rus yönetmen Andrei Zyvganitsev’in The Return (2003)’den bu yana en iyi filmine imza attığı oldukça güçlü bir yapım. Bürokrasi ve mülkiyet üzerine şekillenen senaryosunu güçlü diyaloglarla destekleyen film aynı zamanda Zyvganitsev’in en konuşkan filmi. Açılış ve kapanış sekanslarının mükemmel uyumu “Leviathan” metaforuyla birleşince ortaya The Tree of Life (2011)’ın insanoğlunun kökenine yolculuk yaptığı mitolojik dokunuşları anımsatan bir tablo çıkıyor. Filmdeki çok sayıda karakterlerden her birinin özenle yazılması ve oldukça başarılı performanslarla canlandırılması, diyaloglarda yoğun şekilde hissedilen Çehov esintileri, hikayeye zekice iliştirilen mizahi dokunuşlar ve masa başında sarhoş bir şekilde tartışan insanlar akıllara Kış Uykusu’nu getiriyor.

Le Meraviglie

Cannes Film Festivali’nde Kış Uykusu’nun kazandığı Altın Palmiye’den sonraki ikinci büyük ödül olan “Grand Prix”i kazanan Alice Rohrwacher imzalı Le Meraviglie, festivalde eleştirmenlerin yarısının 1, yarısının ise 4 puan verdiği bir filmdi. Filmin tam da  bu şekilde izleyiciyi net şekilde ikiye böleceğini söylemek mümkün. Arıcılıkla uğraşan bir ailenin kız çocuklarının hikayesi etrafında şekillenen ve klasik bir ergenlikten büyümeye geçiş hikayesi barındırdığını söyleyebileceğimiz film, Monica Bellucci’nin yer aldığı sahnelerde iyice deneysel bir yapıya bürünerek “büyülü gerçekçilik” tadı yakalamaya çalışıyor fakat hikayenin içerisine girebilmenin büyük bir sabır gerektirdiği de gerçek. Bu yüzden Kış Uykusu, Leviathan ve Deux Jours, Une Nuit gibi filmlerle kıyasladığımızda epey vasat bir film olan Le Meraviglie’nin ikinci büyük ödülü almasının tartışmalar yaratacağı kesin.

 
Yorum yapın

Yazan: Eylül 20, 2014 in Festivaller

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,