RSS

Aylık arşivler: Kasım 2014

20. Gezici Festival’de Görülmesi Gereken 10 Film

28 Kasım – 4 Aralık tarihleri arasında Ankara’da, 3 – 7 Aralık arasında Eskişehir’de ve 5 – 8 Aralık arasında Sinop’ta gerçekleşecek olan  20. Gezici Festival’in yaklaşmasıyla bir festival heyecanı daha sardı. Sinemanın seçkin örneklerini Türkiye’nin değişik kentlerindeki sinemaseverlerle buluşturmak ve Türkiye sinemasını dünyaya tanıtmak için tam 20 yıldır yollarda olan Gezici Festival, bugüne kadar toplam 5 ülke ve 23 şehre giderek, 56 bin 872 kilometre yol katetti. 1995’ten bu yana dünya ve Türkiye sinemasının en yeni örneklerini izleyicisiyle buluşturan Gezici Festival seyircisini, 20’nci yılda da birçok sürpriz bekliyor. Bu yıl Gezici Festival’de “20. Yıl”, “Canan: Uyandıran Masallar″, “Çocuk Filmleri, “Dünya Sineması”, “Gerçeğe Açılan Üç Kapı”, “Kısa İyidir”, “Müzede Bir Gün”, “Osmanlı’dan Manzaralar”, “Sinema Aşkına!”, “Tuncel Kurtiz ile Yola Devam” ve “Türkiye 2014” bölümleri bulunmakta.

gezicifestival

Klasikleşen bölümlerinin yanı sıra özel bölümleri ve konuklarıyla da her yıl dikkat çeken festivalde, bu sene de sinema üzerine söyleşiler ve çeşitli atölye çalışmaları yer alacak.İlk yılından beri Gezici FESTİVAL’i yalnız bırakmayan ve her yıl festivale birbirinden özgün ve eğlenceli afişler sunan Behiç Ak, 20’nci yılda da Gezici Festival için özel bir afiş hazırladı. 20. yılını kutlayan festivalde kaçırılmaması gerektiğine inandığım 10 filmlik bir liste hazırladım.

1) Leviathan (2014) – Andrey Zyvagintsev (141 dk)

leviathan9

 67. Cannes Film Festivali’nden “En İyi Senaryo” ödülüyle dönen ve Altın Palmiye ödüllü Kış Uykusu’nun ardından festivalin bu yılki en güçlü yapımı kabul edilen film, doğa görüntüleriyle bezeli sekanslarını “Leviathan” metaforuyla birleştirerek ortaya mitolojik dokunuşlarla şekillenen, devletin ve insanoğlunun kötücüllüğü üzerine hafızalarda iz bırakacak bir tablo çıkarıyor. Bürokrasi ve mülkiyet hakkı çerçevesinde şekillenen senaryosunda insan ruhunun karanlık dehlizlerine doğru bir yolculuk yaparken güçlü senaryosu, karakterleri, yönetmenliği ve sinematografisiyle yılın en iyileri arasına adını yazdırıyor.

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2014/09/27/leviathan-devletin-bir-canavar-olarak-portresi/

2) Deux Jours, Une Nuit (2014) – Jean Pierre – Luc Dardenne (95 dk)

deuxjoursunenuit

Dardenne Kardeşler’in Cannes’dan mutlaka bir ödülle dönmesi beklenen fakat festivalden ödülsüz ayrılan son filmleri Deux Jours, Une Nuit, yine belgesel gerçekçiliği etkisi altında 17 kişinin vicdani bir karar ekseninde şekillenen hikayelerini anlatıyor. Hikaye kurgusu açısından Sidney Lumet’in başyapıtı 12 Angry Men’i anımsatan film, güçlü dramatik karşıtlıklarıyla, ahlaki ve vicdani hesaplaşmalarıyla, ana karakterini sürekli takip eden kamera kullanımıyla Dardenne’lerin iyi işleri arasına adını yazdırıyor.

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2014/09/16/deux-jours-une-nuit-17-kizgin-isci/

3) Adieu Au Langage (2014) – Jean Luc Godard (70 dk)

adieu au langage

Usta yönetmen Jean Luc-Godard elbette ne çekse izlenir. Godard’ın 67. Cannes FİLM Festivali’nde “Jüri Ödülü” ile dönen son filmi ise deneyselliği, yenilikçiliği ve 3 boyutlu oluşuyla konuşuluyor. Geçen yıl 3 yönetmenin çektiği 3x3D filminde yine Godard’ın bir üç boyutlu filme imza attığını görmüştük. Bu sefer ise her izleyeni ikiye bölecek kadar net bir film olduğu söyleniyor.

4) Ben O Değilim (2014) – Tayfun Pirselimoğlu (122 dk)

benodegilim

Roma Film Festivali’nden “En İyi Senaryo”, İstanbul Film Festivali’nden “En İyi Film” ve Barcelona Bağımsız Filmler Festivali’nden “En İyi Film” ödülleriyle dönen Ben O Değilim, aynı yıl içinde “doppelganger” temasını işleyen Enemy ve The Double filmleriyle yarışacak kadar güçlü bir film.Tayfun Pirselimoğlu’nun halüsinatif etki bırakan atmosferi, yer yer kahkaha attıran kara mizah anlayışı ve Ercan Kesal’in iki karaktere birden can verdiği etkili performansıyla izlenmeli.

5) Annemin Şarkısı (2014) – Erol Mintaş (90 dk)

annemin_sarkisi

Saraybosna Film Festivali’nde “En İyi Film”, Altın Portakal Film Festivali’nde ise “En İyi İlk Film” ödüllerine layık görülen Erol Mintaş imzalı Annemin Şarkısı, derdini epey samimi, sade ve gerçekçi bir sinema diliyle anlatan, duygusu kalıcı ve sorgulatıcı bir film. Gittikçe birbirinin kopyası olmaya başlayan Kürt sineması içerisinde kuşkusuz farklı bir soluk.

6) E5 Ölüm Yolu (1978) – Tuncel Kurtiz (60 dk)

E5_olum_yolu

Gezici Festival’in yıllarca yol arkadaşlığını yapan usta oyuncu Tuncel Kurtiz’in varlığı bilinen ama düne kadar ortada kopyası bulunmayan bu ‘kayıp’ yapıtı, geçen sene ilk kez İstanbul’da Hangi İnsan Hakları? Film Festivali’nde gösterilmişti. Kurtiz’in 1978’de İsveç Televizyonu SVT için çektiği, orijinal ismi “Gastarbeiterstrasse” olan belgesel film, izin döneminde ‘misafir işçi’ olarak çalıştıkları Almanya’dan Türkiye’ye doğru yola çıkan işçilerin uzun ve çileli yolculuğunu konu alıyor.

7) Gett: The Trial of Viviane Amsalem (2014) – Ronit Elkabetz, Shlomi Elkabetz (115 dk)

gettposter1

20 yıllık mutsuz evliliğini bitirmek isteyen Viviane’nin buna karşı çıkan pasif-agresif kocası Elisha ile haham hakimlere karşı yıllar süren mücadelesini ele alan filmin, İsrail’de evlilik kurumuyla ilgili kararların haham hakimlerin kontrolünde olması ve boşanmanın ancak kocanın rızasıyla mümkün olabileceği sorununa çarpıcı bir bakış attığı söyleniyor. İsrail sinemasının A Separation (2011)’ı olma ihtimali olabilir. İzlenmeli.

8) Gerçeğe Açılan Üç Kapı: Rashomon (1950) – Blow-Up (1966) – The Conversation (1974)

murathan-mungan-ile-sinemada-gercegin-kapilari-37774-669x321

Yazar Murathan Mungan’ın Gezici Festival için seçtiği üç filmlik bir seçkiden oluşan “Gerçeğe Açılan Üç Kapı”da sinema tarihine kazınmış üç başyapıtı yeniden beyaz perdede izleme şansı bulacağız. Gerçekle olan ilişkimizi sinema aracılığıyla sorgulayan bu filmler, “Hangi hikayeye inanmak istiyoruz?” başlığı altında Akira Kurosawa’dan Rashomon (1950), “Fotoğrafta ne görmek istiyoruz?” başlığıyla Michelangelo Antonioni’den Blow-Up (1966) ve “Ne duymak istiyoruz?” başlığıyla Francis Ford Coppola’dan The Conversation (1974). Kaçırılmaz!

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

Karışık Kaset: 1990’dan 2010’a, Kasetlerden USB’lere Aşklar

Sinema yazarı Uygar Şirin’in müzik severleri mest ettiği romanı “Karışık Kaset” kısa bir sürenin ardından yönetmen Tunç Şahin tarafından sinemaya uyarlandı. “Hamam” ve “Sadece Tek Bir Gün” gibi kısa filmleriyle tanınan Tunç Şahin’in ilk uzun metrajlı filmi olan Karışık Kaset, kuşkusuz ana akım romantik komedi – drama filmleri arasında özel bir konuma sahip olacaktır. Bunun gerçekleşmesinin en temel sebeplerinden biri Uygar Şirin’in müziği, aşkı ve hayatı 20 yıllık bir sürece etkili bir şekilde sığdıran hikayesi olsa da, Tunç Şahin’in izleyiciyi sömürmekten uzak duran ve “ana akım film”in seyircinin alıştığı klasik formüllere bağlı kalmadan da yapılabileceğini kanıtlayan özenli rejisinin de etkisi büyük.

Karışık Kaset’in romanını okuyanlar bilir, okumayanlar için de çok kısa bir özet geçersek Ulaş ve İrem’in 1990, 2000 ve 2010’da geçen, 10 yılda bir karşılaşan, müzik ve aşkla harmanlanan hayatları anlatılıyor. Romanın ilk 80 sayfalık kısmı olan 1990 tarihli bölümü açıkçası benim hikayenin içine girmemi epey zorlaştıran bir bölümdü. Bu hikayeden kaynaklanan bir durum değil, zira Uygar Şirin’in epey zengin ve sürükleyici üslubu var fakat 13 yaşında olduğunu bildiğimiz karakterlerin, özellikle Ulaş’ın, 25-30 yaşlarında bir adam gibi bilgiye ve hareketlere sahip olması beni hikayeye karşı oldukça yabancılaştırmıştı. Her ne kadar hayatını müziğe adamış bir babanın oğlu olsa da, müzik bilgisinin, tutkusunun abartılı halleri (sinefillerin müzik versiyonu derecesinde), babasıyla detaylı olarak müzik tartışmaları yapması, dinlediği albümlere sürekli 10 üzerinden puanlar vermesi, iç sesi eşliğinde duysak da terör örgütlerinden, siyasi partilerden haberdar olup benzetme yapabilmesi,  annesine “Apartmana uydu anteni alacak mıyız?” ya da “Yarın Opera Pasajı’na gidelim mi?” gibi cümleler kurması, Aziz Nesin’e kitabını imzalatmak istemesi (!), tek başına çıkıp konserlere gitmesi, Beşiktaş, Kadıköy, Fenerbahçe, Göztepe, Suadiye demeden dolmuş, vapur ne varsa binip gezmesi, aynı şekilde 12 yaşındaki İrem’in ailesinden izin falan almaya gerek duymadan dövmeciye gidip dövme yaptırması gibi olayların gerçekçiliği bana çok uzak gelmişti. Okurken gözümün önünde 13 yaşlarında iki çocuk değil de 25 yaşlarında iki genç vardı sanki. Filmde ise böyle bir sorun neredeyse hiç olmamış. Her ne kadar iki çocuk karakteri de aşırı depresif olsa da (ergenlik bunalımı tabi), kitapta onları çocukluktan uzaklaştıran, absürt gelebilecek hareketler senaryoda törpülenmiş ve karşımıza gerçekten oldukça masumane ve saf duygularla donatılmış iki çocuk çıkmış.

karışıkkaset8

Bir romanı elbette yönetmenin olduğu gibi sinemaya uyarlaması beklenemez. Yönetmenin kendi yorumuyla, görüşüyle senaryoya bambaşka bir hale gelebilir. Karışık Kaset çok ayrıksı bir uyarlama değil hatta 1990, 2000 ve 2010 bölümlerini tıpkı kitaptaki gibi lineer bir anlatıyla sergilemesi, tarihleri kurgu numarasıyla iç içe geçirerek filmin yapısını bozmaması gibi tercihleriyle kitaba sadık sayılabilecek bir uyarlama diyebiliriz. Filmin 1990 ve 2000 bölümlerinde çok ufak tefek değişikler yapılmış, kitapta Ulaş’ın söylediği “Mazhar Alanson Türkçe’nin ozanıdır” cümlesinin filmde babanın sözü olması ya da babasının evde kitabını yakmasının farklı şekilde cereyan etmesi gibi hikayenin gidişatını etkilemeyecek doğal değişiklikler bunlar. Yalnız 2010’da geçen bölümde yani filmin gelişme kısmında, karakterlerin duygusal durumlarının şekillenmesi konusunda büyük öneme sahip olan Sezen Aksu’nun “Deliveren” albümü, romanda şarkıların tek tek dinlenmesiyle hem içsel hem müzikal bir yolculuk turuna dönüşürken burada etkisiz bir şekilde kısa geçilmiş. Oysa ki hızlı kurguyla tasarlanacak diyalogsuz bir sekans sahnenin etkisini çok daha arttırabilirmiş. Uygar Şirin’in kitapta bir cümlenin bir sayfa ettiği uzun betimlemelerinin görsel karşılığı, dış ses kullanımı eşliğinde kasetlerin domino taşı gibi yıkıldığı kurgu oyunlarıyla bazen başarıyla verilmiş.

Filmin 2010’da geçen son kısmı ise diğer iki döneme göre çok fazla senaryo değişimi içeriyor, hatta filmde olmayan karakterler ortaya çıkıyor ve hikayenin gidişatı neredeyse tamamen farklı şekilde vuku buluyor. Başta dediğim gibi değişiklik elbette olabilir fakat romanda Beyoğlu sokakları ve barlarında geçen, duygusal yetkinliği üst seviyede olan son bölümün tamamen teknedeki bir düğüne odaklanması (ki romanda böyle bir sahne bulunmuyor) fikrini sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Film, bu kısımlarda hem duygusal olması gereken hesaplaşma anını es geçip komedi dozunu artırmaya karar vermiş hem de Ulaş’ı 20 yıllık dostu Yiğit’le arasını bozacak derecede (buna ne gerek vardı sahiden?) geceyi mahveden bir kötü adama dönüştürmüş. Üstelik film boyunca filmin mizahında hiçbir sıkıntı olmamasına rağmen teknedeki sahnelerde mizah anlayışı biraz karikatürize kaçmış, zira Öznur Serçeler’in canlandırdığı gelinin kardeşi karakterinin neden yaratıldığını (romanda yok) ya da hikaye içerisinde hiçbir önemi olmamasına rağmen bu karaktere ısrarla neden çok fazla plan kesildiğini anlamak güç. Romanın en önemli yan karakterlerinden biri olan Yiğit (Burak Sarımola)’e ise hemen hemen hiçbir şans tanınmamış, filmin mizahi gücüne büyük katkı sağlayabilecek bir karakter olmasına rağmen.

karışıkkaset7

Filmin özellikle açılış ve kapanış sekanslarında görüntü yönetmeni Deniz Eyüboğlu Aydın’ın tek plan kullanımları çok stilize ve görsel açıdan filmi besleyen unsurlar. Romanın kimi zaman sevimli kimi zaman hüzünlü tonunu yakalayan net bir sinematografi çalışması var. Fakat romantik, komedi ve drama türleri arasında gidip gelen kurgusal yapının romandaki gibi soluksuz akmadığını, özellikle türler arası geçişlerde göze çarpan bir ritim sorunu olduğunu söylemek gerekiyor. Bunun nedeni de kimi sahnelerin gerektiğinden fazla uzun akarken, ardından gelen bir başka sahnenin bazen çok kısa kalması ya da müzikle desteklenmesi gereken yerlerde müziğe ihtiyaç duyulmayıp bazı yerlerde çok fazla kullanılması gibi tercihler. Bu gibi seçimler ritim sorunun yanında filmin ruhunun da gel-gitler yaşamasına, duygusunu bazen seyirciye geçirememesine ve izleyicinin boşlukta kalmasına sebebiyet vermiş.

Sarp Apak’ın esasen komediye yatkın bir oyuncu olmasına rağmen filmin dramatik ve duygusal bölümlerine adapte olabilmek için çaba sarf ettiği hissediliyor fakat yine de filmde etkili olduğu yerler genelde mizahi sahnelerde oluyor. En azından kişisel olarak benim kafamdaki “Ulaş” portresi Sarp Apak değilmiş. Özge Özpirinççi ise adeta İrem rolünde oynamak için yaratılmışçasına bir performans sergileyerek filmin en iyi oyuncusuna dönüşüyor. Dizilerden ziyade beyazperdede umarım kendisini daha sık görmeye başlarız, zira mimikleriyle, tonlamalarıyla ve beden diliyle hem duygusal hem mizahi sahneleri başarıyla harmanlayan bir oyunculuk “aura”sına sahip. İrem karakterini canlandıran Aslıhan Kapanşahin kuşkusuz ileride çok iyi bir oyuncu olacak, Özge Özpirinççi’ye benzerliği sadece yüz olarak sınırlı kalmıyor, aynı ölçüde oyunculuğu da çok başarılı. Bülent Emin Yarar hem komedide hem dramada yetkin ve usta bir oyuncu olsa da filmdeki karakterinin psikolojik olarak romandaki gibi ayrıntıyla işlenememesi performans olarak devleşmesini engelliyor. Tunç Şahin’in “Sadece Tek Bir Gün” kısa filmindeki oyuncuları Bora Cengiz, Pınar Tuncegil ve Fatih Dönmez’i burada da küçük rollerde oynatması hoş bir ayrıntı olarak göze çarpıyor.

karışıkkaset5

Karışık Kaset, kuşkusuz ana akım romantik komedi filmleri yapısına alternatif yaklaşımıyla cesur ve riskli bir iş olarak hatırlanacak. İyi başardığı anlar da var, yarım başarı olarak kalmasına neden olacak tercihler de. Fakat romantizmini sonuna dek izleyiciyi sömürerek, komedisini ise küfür ve argo yoluyla sağlayan, sinematografik kaliteyi tamamen es geçen filmlere bu işin öyle olmayıp böyle de olabileceğini kanıtlaması önem arz ediyor. Umarım seyirci “Karışık Kaset”e kayıtsız kalmaz ve çok izlenir. İzlensin ki, artık sanatla iç içe, izleyicisini sömürmeyen, sinematografik kaliteye önem veren ve en önemlisi iyi hikayeler ortaya koyabilen ana akım filmlerimizin sayısı artmaya devam etsin.

7 / 10

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 22, 2014 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , , , ,

Gone Girl: Evliliğin ve Medyanın Karanlık Yüzü

Her filminde tarzını ortaya koyarak kendi “auteur” sinemasını yaratan yönetmen David Fincher’ın 2011’deki Ejderha Dövmeli Kız uyarlamasından bu yana merakla beklenen yeni filmi Gone Girl sonunda vizyona girdi. Kariyerine başladığı Alien 3 (1992)’ten bu yana bir vasat / kötü film, bir çok iyi / başyapıt film sıralamasında yapıtlar ortaya koyduğunu düşündüğüm yönetmen Fincher, Gone Girl ile de bu sıralamayı devam ettiriyor ve Ejderha Dövmeli Kız ile yarattığı kısmi tatminsizliğin ardından yine bir başyapıta imza atıyor.

gone girl7

Yönetmenlik kariyeri boyunca her filmde farklı senaristlerle çalışan Fincher, aynı zamanda uyarlamaları seven bir yönetmen. Gone Girl, Fincher’ın çektiği 10 film içerisindeki altıncı uyarlama film. Gillian Flynn’ın çok satan “Gone Girl” adlı romanından uyarlanan filmi kitabın yazarı Flynn’ın senaryolaştırması ise film için büyük bir avantaja dönüşüyor. Bu avantaj Fincher’in keskin zekası, yönetmenlik kabiliyeti ve polisiye, gizem, gerilim türlerine olan hakimiyetiyle birleşince ortaya hem güçlü bir uyarlama hem de etkileyici bir evlilik ve medya eleştirisi çıkıyor.

Fincher, her şeyden önce “kaçırılma” motifini geleneksel bir başlangıç – final formülüne dayandırarak anlatmayı reddediyor. Çok sevdiği epizodik anlatısını yine devreye sokarken, bunu Kirk Baxter’ın her zamanki çok katmanlı ve detaylı kurgusuyla destekleyerek “destansı” bir sonuca ulaşmayı hedefliyor. Hikayesini flashbacklere dayandırıp bir evliliğin aşamalarını net şekilde belgeleyerek neden – sonuç ilişkisi kurarken, günümüzde geçen kurgusuyla da gelişme bölümünü destekliyor. “Evlilik aşkı öldürür” klişesinden oldukça uzak olan aile yaşantılarının bile ekonomik çalkantılar sebebiyle sınıfsal olarak düşüş yaşayınca mutlaka sıradanlaşacağı önermesine vararak “aile kurumu”nun samimiyetini tartışmaya açıyor.

gone girl5

Fincher’ın filmlerinde sıklıkla kullandığı çok karakterli yapı burada da varlığını sürdürüyor. Ben Affleck ve Rosamund Pike’ın haricinde polisler, avukatlar, eski sevgililer, sunucular, ikiz kardeşler, aile bireyleri ve komşular hikayede sıklıkla yer alırken aynı zamanda tüm bu karakterlerin medya ile olan sınavına şahit oluyoruz. Böylelikle Amerikan toplumunun yapısı ikiyüzlülük, iftira atma, kadın-erkek savaşı ve ünlü olma hevesi gibi kavramlarla eleştirilirken Sidney Lumet’in başyapıtı Network (1976)’ü hatırlatan bir medya terörüyle yüzleşiyoruz. Fincher ve Glynn, bunları yaparken hikayenin evrensel boyutunu zeki bir mizah duygusuyla kavrayarak kimi sahnelerde oldukça keyifli nüanslar ortaya koymayı başarıyor. Burada özellikle Sela Ward’ın canlandırdığı spiker karakterinin tek bir bakışla bile güldürebilmesi, Tyler Perry’nin avukat karakterinin izleyiciye sıklıkla kahkaha attırması, hatta yeni “Batman” posterinde oldukça konuşulan Ben Affleck’in çenesinin mizah malzemesi yapılması gibi detaylar önemli.  Kim Dickens’ın hayat verdiği polis karakterinin hafiften Frances McDormand – Fargo tadı vermesi filme renk katarken, şu sıralar The Leftovers dizisinde yıldızı parlamakta olan başarılı aktris Carrie Coon’un canlandırdığı ikiz kardeş karakteri ise sinemada pek rastlamadığımız türden incelikli bir ağabey – kardeş ilişkisine büyük katkı sağlıyor.

Fincher’ın Zodiac (2007) ve The Girl with the Dragon Tattoo (2011) gibi polisiye filmlerinde kullandığı çok katmanlı kurgu yapısı burada çeşitliliğini daha da artırıyor ve karakterlerin bakış açısına göre kurgu, zamana göre kurgu, döngüsel kurgu gibi birçok şablonu içinde barındırarak destansı bir kimlik kazanıyor. Gri ve yeşil renk paletini koruyan tipik Fincher atmosferi 149 dakikalık süreyi adeta kuşatırken flashback sahnelerindeki tonsal değişim ise filmin tıpkı kurgusu gibi görselliğini de çeşitlendiriyor. Flynn’ın kendi kitabına oldukça hakim senaryosundaki leziz diyaloglar yer yer başarılı senarist Aaron Sorkin’in yokluğunu aratmazken, Trent Reznor ve Atticus Ross ikilisinin gerilimli müzikleri ise evliliğin aşamaları şeklindeki flashback sahnelerinde yaşanan bu tonsal değişimlere ayak uyduruyor. Bu seçimler evlilikler üzerine şekillenen bir korku / gerilim filmi yapısını beraberinde getirirken, Rosamund Pike’in hayatının performansıyla şekillenen vamp kadın tiplemesine tezat olarak Ben Affleck’in olaylara karşı tepkisiz kalan sıradan karakterini öne sürüyor ve beyazperdede hafızalara kazınacak bir dengesiz çift imajı yaratıyor.

gone girl6

Gone Girl, kanımca Fincher’ın Seven (1997), Fight Club (1999), Zodiac (2007) ve The Social Network (2011)’ten sonra beşinci başyapıtı. Özellikle son birkaç aydır Kış Uykusu (2014) haricinde ülkemizde bu denli güçlü bir filmin vizyona girmediğini varsayarsak Gone Girl vizyonda “iyi film” izlemek isteyenler için biçilmiş kaftan. Üstelik Oscar sezonunda da çok konuşulacağı ve Rosamund Pike’ın performansı başta olmak üzere birçok dalda adaylık ya da ödül alacağı garanti gözüküyor. Fincher, umarız sonraki filmlerinde “bir vasat, bir iyi film” çekme istikrarını sürdürmeden her zaman böyle güçlü filmlere imza atmaya devam eder.

9.2 / 10

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 21, 2014 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

Interstellar: Yıldızlararası Bir Başyapıt

Aylardır merakla beklenen ve hakkında olumlu – olumsuz tartışmaların başladığı Interstellar nihayet vizyona girdi. En son 2012’de The Dark Knight Rises ile Batman üçlemesini sona erdiren Nolan’ın yeni filminin yılın “sinema olayı” olması bekleniyordu. Beklenildiği gibi de oldu. Interstellar, şimdiden bilim kurgu türünün zirvesi olan 2001: A Space Odyssey (1968) ve geçen yılın en dikkat çekici filmi olan Gravity (2013) ile karşılaştırılmaya başlandı bile. Christopher Nolan’ın yine kardeşi Jonathan Nolan’la beraber senaryosuna imza attığı yapımda Amerikalı teorik fizikçi Kip Thorne senaryo danışmanı ve yürütücü yapımcı olarak yer alıyor. Interstellar’ın bilim insanlarından övgüler toplaması ise bu işbirliğinin başarıya ulaştığını kanıtlıyor, zira geçen yıl Gravity bilimsel gerçeklerle bağdaşmadığı gerekçesiyle bazı önemli bilim insanlarından veto yemişti. Cuaron’un deyimiyle “düşüncelerle dolu bir eğlence treni” olan Gravity’e kıyasla Interstellar’ın eğlenceyle hiç ama hiç işi yok! Bu yüzden Inception (2010) ve Gravity’e kıyasla popüler izleyici kitlesi nezdinde aynı oranda beğenilmeme riskini de içinde barındırıyor.

interstellar8

Nolan, bilimsel metotları, fiziksel teorileri ve düşünsel yapıyı birleştirerek paralel evren, kuantum fiziği, zaman kayması, beşinci boyut, solucan deliği ve yerçekimi gibi kavramlar üzerinden destansı bir uzay yolculuğu hikayesi tasarlıyor. 169 dakikalık süresinin ilk 45 dakikasını taşrada konumlandırarak finale doğru daha da anlam kazanacak olan dramatik hikaye şablonunu oluşturuyor. Normalde Nolan’ın tarzı olmayan ve bu kısımlara belgeselvari bir şekilde ara ara iliştirilen konuşma görüntüleri de finale doğru epik bir anlam kazanıyor. Bu 45 dakikalık “dünya” sürecinden sonra Cooper (Matthew McConaughey) haricinde uzay yolculuğuna çıkacak diğer karakterlerin tanıtılmaması, uzay aracına biniş, hazırlanma vs. gibi eylemlerin gösterilmemesi ve dünya – uzay arası geçişin aniden gerçekleşmesi ilginç ve klişelere yaslanmayan, radikal bir karar olmuş.

Interstellar için Nolan’ın en duygusal filmi demek doğru tabir olacaktır. Bu duygusallığını da büyük oranda baba – kız arasındaki dramatik omurgadan ve Hans Zimmer’ın adeta filmin duygusuna yeni bir boyut kazandıran etkileyicilikteki müziklerinden alıyor. Nolan, görecelik kavramı üzerinden dünya ve başka gezegenler arasındaki yıllara yayılan zaman farklılığını odak noktasında tutarak yarattığı çatışmanın derinleşmesine olanak sağlıyor. Dr. Mann (Matt Damon) karakterinin dahil olduğu bölüm hikaye içinde hikaye oluştururken farklı katmanlara kapı aralayan kurgusu ekseninde bir nevi başrol içinde farklı bir başrol daha yaratmış oluyor.

Interstellar-2014-Movie-Image

Nolan, Memento (2000)’dan beri beraber çalıştığı Oscar ödüllü görüntü yönetmeni Wally Pfister’ın bu yıl Transcendence (2014)’i yönetmesi üzerine Tinker Tailor Soldier Spy (2011) ve Her (2013) filmlerinin görüntü yönetmenliğini yapan Hoyte van Hoytema ile çalışmış. Bu iki filmle atmosfer yaratma başarısını kanıtlayan ve aksiyondan uzak, daha minimalist bir sinematografi anlayışı olan Hoytema, Interstellar’a çok fazla şey katmış. Pfister’in Inception’da görsel şaşaaya ve biraz da popüler izleyiciyi mest etme üzerine dayanan görsel yapısı Interstellar’da  yerini Hoytema’nın IMAX ve Panavision kameralarla yarattığı sade ama iddialı, hiçbir anında şov yaptığı hissedilmeyen , güçlü bir gerçekçilik duygusuna kapıldığımız tercihlerine bırakmış. Neredeyse içinden geçtiğimizi hissettirecek kadar gerçekçi  “kara delik” yaratımları, yıldızlararası yolculuk yaptığımıza inandıran uzay görüntüleri, farklı coğrafi özelliklere sahip gezegen tasvirleri ve özellikle “beşinci boyut” sekansındaki hipnotik etki yaratan muazzam tasarımıyla görsel efektler çok başarılı.

Nolan’ın özellikle Inception’da son 45 dakikasını katmanlı bir paralel kurgu şaheserine çevirdiği formül, Interstellar için de geçerlilik kazanıyor. Nolan filmlerinin vazgeçilmezi olan “bellek – kurgu ilişkisi” özellikle ‘beşinci boyut’ sekansında kendini gösterirken, Zimmer’ın müzikleri eşliğinde hipnotik bir etki yaratıyor. Duygusal derinliğiyle Spielberg’in Artificial Intelligence (2001)’ının etkisini yakalarken, düşünsel yapısıyla ve uzay gerçekliği konusundaki teorileriyle Kubrick’in başyapıtı 2001: A Space Odyssey  ile aynı kanaldan gidiyor. Kubrick’in 2001’i vizyona girdiğinde epey eleştiri almış fakat ilerleyen yıllarda filmin bilime ve insanlığa dair günümüz gerçeklerini çok önceden gözler önüne sermesiyle “zamanının ötesinde” bir filme dönüşmüştü. Bu bağlamda Interstellar’ın sunduğu gelecek tasviri ve teorilerin ilerleyen yıllarda nasıl bir gerçekliğe dönüşeceği bilinmez ama zamanla çok daha değer kazanacağı aşikar.

interstellar.black_.hole_

Son 3 yılda birbirinden iyi performanslara imza atarak kariyerinin zirvesini yaşayan Matthew McConaughey yine çok başarılı ve kesinlikle film için doğru bir başrol tercihi. Filmin duygusunu çok iyi yakalıyor ve dramatik sahnelerde oyunculuğu iyice yükseliyor. Anne Hathaway, Matthew’ın yanında iyi bir partner olarak üzerine düşeni yaparken, Jessica Chastain ve Casey Affleck kendilerine ayrılan süre içerisinde tutarlı bir performans sergiliyorlar. Belki McConaughey gibi yükselmelerine olanak tanıyacak sahneleri yok fakat filme yakışıyorlar. Michael Caine ve Ellen Burstyn kısa rolleriyle yıllar geçse de etkileyiciliklerden hiçbir şey kaybetmediklerini yine kanıtlıyorlar. Filmin oyuncu kadrosunda adı yazmasına rağmen varlığı karşımıza çıktığı anda sürpriz hissiyatı yaratan Matt Damon ise bildiğimiz Matt Damon. Oyunculuğundan ziyade ismiyle ve karizmasıyla filmdeki “sürpriz karakter” işlevini başarıyla yerine getirmiş oluyor.

Christopher Nolan, Inception gibi bir başyapıtın ardından Batman serisine yakışmayan bir final olan The Dark Knight Rises’a imza atarak hayranlarını üzmüştü. Interstellar ise Nolan’ın yeni başyapıtı olarak hem kendini affettirmesini sağlıyor hem de sinema tarihinin en iyi bilim kurgu filmleri arasına adını yazdıran özel bir film olmayı başarıyor.  Dehasını bir kez daha kanıtlayan Nolan’dan yeni başyapıtlar bekliyoruz!

9.7 / 10

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 21, 2014 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kara Film Tabanında Bellek – Kurgu İlişkisi: Christopher Nolan

1970 doğumlu yönetmen Christopher Nolan, henüz genç yaşına rağmen Hollywood’ta adı ustalarla beraber anılan yönetmenler arasına girmeyi başardı. Sadece 6 bin dolar bütçeli ilk filmi Following’ten 250 milyon dolar bütçeli son filmi The Dark Knight Rises’a doğru giden kariyerinde yükseldikçe yükseldi. Filmlerinin senaryosunu genelde kardeşi Jonathan Nolan’la beraber yazdı ve dahiyane fikirlerinin gerçekleşmesinde gittikçe artan bütçe önemli rol oynadı. Bütçenin sürekli artması ve dünyaya yayılan büyük gişe başarısı Nolan’ı oldukça popüler bir yönetmen haline getirdi ve bu popülerliği hakkındaki “Nolan usta yönetmen mi, değil mi?” tartışmalarını beraberinde getirdi. David Fincher ile aynı jenerasyondan sayılan Nolan’ın filmleri genel olarak hep Fincher’ın filmleri ile kıyaslandı, zira ikisi de popüler filmler yapsa da Hollywood’un “memur yönetmen” zihniyetinden uzakta, kendilerine has bir tarzları ve kaliteleri olan yönetmenler olmayı başardı.

nolan

Nolan, Following, Memento, Inception, hatta Batman serisi de dahil olmak üzere pek çok filminde “kara film” motifini arka planına aldı ve bunun üzerinden suç, polisiye, bilim kurgu, fantazya gibi pek çok türde eserler ortaya koydu. “Bellek” her zaman Nolan’ın filmlerinde önemli yer etti. Memento ve Inception gibi filmlerini salt “bellek” üzerinden yürüyen kurgu şaheserlerine dönüştürürken, Batman serisi ve Insomnia haricindeki filmlerinde geleneksel hikaye kurgusunu ters yüz eden bir model oluşturdu. Nolan’ın yönetmen olmadan önce evine hırsız girmesi, büyük ölçüde ilk filmi Following’te “fikir hırsızlığı” motifinin oluşmasına sebebiyet verirken, Inception’da ise bu çok katmanlı bir “rüya hırsızlığı” olayına dönüştü. Following’te hırsızlardan birinin adı olan Cobb’un, Inception’un ana karakterinin adı olması ise iki film arasında yine “bellek”in önemini vurgulayan bir ayrıntı olarak göze çarptı.

2012’de “Batman” üçlemesini sonlandırdığı The Dark Knight Rises filmi ile filmografisindeki ilk hayal kırıklığını yaratan Christopher Nolan’ın yeni filmi Interstellar, 7 Kasım 2014’te ülkemizde vizyona girdi. Interstellar’ın oyuncu kadrosunda son dönemde yıldızı iyice parlayan Matthew McConaughey, Anne Hathaway, Jessica Chastain, Casey Affleck, Matt Damon, Ellen Burstyn,  John Litgow ve Nolan’ın vazgeçilmez oyuncusu Michael Caine yer alıyor. Film hakkındaki genel eleştirilere bakarak sinema yazarlarının net şekilde ikiye ayrıldığını söylemek mümkün. Nolan’ın kendi “2001: A Space Odyssey’i ni çektiğini düşünenler olduğu gibi, filmin abartıldığını düşünen bir kitle de mevcut. Interstellar’ın vizyona girmesinin şerefine Nolan sinemasının bugüne kadar nasıl bir yol izlediğini tüm filmografisine göz atarak yakından gözlemleyelim.

Following (1998)

Nolan’ın 69 dakikalık siyah-beyaz ilk mini uzun metrajı olan Following, 6 bin dolar gibi inanılmaz düşük bir bütçeyle ve 16 mm kamerayla kotarılmış bir film. Nolan’ın 1997 yapımı kısa filmi Doodlebug’ta oynayan Jeremy Theobald’ın hem başrol hem de Nolan’la beraber yapımcı sıfatıyla yer aldığı filmin oyuncu kadrosu tamamı profesyonel olmayan, hayatlarında ilk defa bir filmde oynayan kişilerden oluşuyor. Following, “ilk filmimi çekiyorum, hatalarımı mazur görün” savunmasına sığınan birçok sinemacıya ders niyetinde izlettirilecek,  bunca amatörlük ve bütçesizlik içerisinde bile nasıl yetkin bir yönetmenlik sergilenebileceğini gösteren bir örnek. Özellikle üç farklı koldan akan ve lineer olmayan hikaye kurgusuyla öne çıkan bu film-noir’i sinema tarihine geçecek olan “Memento”nun altyapısı olarak yorumlamak mümkün. Nolan, bu filmle iyi bir çıkış yaparak toplamda 5 ödül kazandı ve esas çıkışı olan Memento filmini çekmek için zemin hazırladı.

following

Memento (2000)

“Christopher Nolan” ismini dünyaya duyuran film olan Memento, hem 9 milyon dolarlık bütçesiyle hem de Guy Pearce ve Carrie Anne Moss gibi ünlü oyuncuların yer almasıyla Nolan’ın gerçek potansiyelini yansıtması için beklediği bir ortamdı. Kardeşi Jonathan Nolan’ın “Memento Mori” adlı kısa hikayesini senaryolaştıran Nolan, Following’te ele aldığı insan psikolojisini ve kara film motifini Memento’da “bellek” temasıyla birleştiriyor ve zamanı tersine çevirerek izleyiciyle hafızasını kaybeden karakter arasında eş zamanlı bir algı yaratan kurgusunu yine “bellek” üzerinden yürüterek alanında devrimci bir kurguya imza atıyordu. Senaryo ve kurgu dallarında Oscar’a aday olan film toplamda 49 ödülün sahibi olarak Nolan’ın önüne yeni kapılar açtı.

memento

Insomnia (2002)

Kariyeri boyunca yöneteceği filmlerin senaryosunu hep kardeşiyle birlikte yazacak olan Nolan, 2002’de bir istisna yaparak Erik Skjoldbjaerg’in 1997 yapımı Insomnia filminin yeniden çevrimine imza attı ve senaryosu bir başkasına aitti. Al Pacino, Robin Williams, Hillary Swank gibi yıldız oyuncuları kadrosunda barındıran ve 46 milyon dolarlık bütçesiyle Nolan’a Hollywood’un kapılarını açan yapım, hafızayı, zamanla oynamayı ve karmaşık kurguyu seven Nolan’ın tarzıyla alakası olmayacak derecede sade ve düz bir suç- polisiye filmiydi. Uykusuzluk teması üzerine şekillenen film, daha çok Robin Williams’ın kötü adam portresi ve finaldeki sisli atmosferiyle akıllarda yer etti. Kötü bir film olmamasına, hatta başarılı sayılabilecek bir yeniden çevrim olmasına rağmen Nolan’ın yönetmenlik becerisi, zekası ve tarzıyla kıyaslandığında filmografisinde hep en geride anılmaya mahkum oldu.

insomnia

Batman Begins (2005)

Gittikçe daha yüksek bütçeli filmler çekmeye başlayan Nolan, Spider-Man ve X-Men filmlerinin gördüğü yoğun ilginin ardından Joel Schumacher’in zamanında adeta katlettiği Batman serisini yeniden diriltmek için aranan yönetmen oldu. 150 milyon dolarlık bütçesiyle Nolan’ın “blockbuster” arenasına giriş yaptığı film olan Batman Begins, Tim Burton’un “gotik” yorumundan ve Joel Schumacher’in adeta karnavala çevirdiği “Gotham” tasvirinden ziyade Batman evrenine gerçekçi ve karanlık bir yorum getirerek oldukça başarılı bulundu. Günümüzdeki süper kahraman filmlerinde izleyicinin artık daha psikolojik ve karanlık atmosferlerden hoşlanmaya başlamasına ise büyük oranda Nolan’ın bu yaklaşımı öncü oldu. Christian Bale’ın “Batman” performansı genel olarak beğenilirken film ”sinematografi” dalında Oscar’a aday oldu ve toplamda 15 ödüle layık görüldü.

begins batman

The Prestige (2006)

Batman’i bir üçlemeye dönüştürecek olması sebebiyle kariyerine bundan sonra bir Batman filmi ve bir kişisel film şeklinde devam edecek olan Nolan, Insomnia ile tatmin edemediği hayran kitlesine Memento ayarında bir film hediye etmeliydi. Kardeşi Jonathan Nolan ile beraber kaleme aldıkları The Prestige, Nolan’ın kurgusal zekasını yine gözler önüne seriyor ve özünde iki illüzyonistin hem iş hem de aşk yaşamlarında birbirleriyle olan çekişmelerine odaklanıyordu. Bunu yaparken aynı zamanda bir matematik problemine, fizik sorusuna, sosyolojik araştırmaya ve psikolojik deneye dönüşen film, Edison – Tesla çekişmesine de değinerek filme ayrı bir paralel boyut katıyordu. Batman’de beraber çalışmaya başladığı Christian Bale ve Michael Caine ile beraber Hugh Jackman, Scarlett Johansson ve Rebecca Hall’lü kadrosuyla dikkat çeken filmde Nolan, karanlık hikayesiyle “gizem” faktörünü son anına kadar sağlamayı başarıyor, çok sevdiği sürpriz final kullanımıyla birlikte film bittikten sonra bile kafada yeni sorular oluşturuyordu. Sinematografi ve sanat yönetimi dallarında Oscar’a aday olan film çeşitli festivallerden toplamda 6 ödül kazandı.

(L-R)  Hugh Jackman, Andy Serkis

The Dark Knight (2008)

Christopher Nolan’ın Batman Begins ile seriye yaptığı iyi başlangıç The Dark Knight ile adeta popüler kültür şaheserine dönüşüyor ve türdeşlerinin hepsini sollayarak dünya çapında 1 milyar dolar hasılatı geçen ilk süper kahraman filmi olmayı başarıyordu. 185 milyon dolar bütçeli The Dark Knight, Batman’den ziyade Joker’in filmi olarak hafızalara kazınarak filmin çekimlerinden kısa bir süre sonra hayatını kaybeden Heath Ledger’in eşsiz performansıyla anıldı ve hemen hemen tüm festivallerdeki “yardımcı erkek oyuncu” ödülleri Heath Ledger’a verildi. Nolan, en iyi yönetmenliklerinden birini sergileyerek bir süper kahraman filminde Batman’i anti-kahramana dönüştürdü ve ikinci plana attı. Süper kahraman filmlerinde görmekte zorlandığımız derecede güçlü bir dramatik yapı oluşturup çift katmanlı bir kötü adam modeli inşa ederek terazinin bir köşesinde Joker’i, diğer köşesinde ise Two-Face’i konumlandırdı. Nolan’ın muhteşem üçlüsünün (görüntü yönetmeni Wally Pfister, kurgucu Lee Smith ve müzisyen Hans Zimmer) adeta döktürdüğü film, 8 dalda Oscar’a aday olup yardımcı erkek oyuncu ve ses kurgusu dallarında ödülü kucakladı ve toplamda 123 ödülün sahibi oldu.

the dark knight

Inception (2010)

Batman Begins’in üzerine The Prestige gibi unutulmaz bir film, onun üzerine ise The Dark Knight gibi kariyerinde zirve sayılan bir filme atan Nolan, The Dark Knight’ı bile geride bırakacak bir başyapıta imza atınca başarı katsayısını adeta doruk noktasına çıkarmayı başardı. Nolan’ın kariyerinin en iyi filmi olan Inception, Memento’nun “bellek” üzerine kurulu olan yapısını “rüya içinde rüya” şeklinde katman katman tasarlıyor ve bilinçaltının derinliklerine yolculuk yaparak 2000’lerin Matrix’i olmayı başarıyordu. Matrix’teki “sanal – gerçek” ikilemini burada “rüya – gerçek” ikilemine transfer eden ve “lucid dreaming” tekniğini odak noktasına alarak rüya – bilinçaltı kavramlarını sorgulamaya açan Nolan, rüya casusluğu, rüya hırsızlığı, rüya inşaati gibi farklı konseptlere kapı açtı ve özellikle son 45 dakikasında tavan yapan, benzersiz bir iç içe geçmiş kurgusal zincir yarattı. Nolan’ın muhteşem üçlüsü yine teknik anlamda kariyerlerinin zirvesine ulaşırken, 160 milyon dolar bütçeli film 8 dalda Oscar’a aday olup sinematografi, ses miksajı, ses kurgusu ve görsel efekt dallarında ödülün sahibi oldu ve toplamda 124 ödüle layık görüldü.

inception

The Dark Knight Rises (2012)

Inception ile kariyerinde bir zirve noktası oluşturan Nolan’ın filmografisinde kötü film yoktu ve “Batman” üçlemesinin son halkası olan The Dark Knight Rises bu yüzden onun için kilit bir filmdi. Korkulan oldu ve Nolan hem kariyerine hem de Batman üçlemesine yakışmayan bir filmle seriyi sonlandırdı. The Dark Knight Rises’in başarısızlığa uğramasındaki en temel faktör yanlış kötü adam tercihiydi. Oldukça düz bir kötü adam portresine sahip olan Bane, Nolan’ın bugüne kadar adeta baştan yarattığı “Batman” dünyası ve “Joker”, “Two-Face” gibi derinlikli kötü adam portreleri karşısında oldukça yüzeysel kalıyordu. Sürekli “destansı ve epik final” diye reklamını yaptıkları The Dark Knight Rises, Nolan’ın karanlık ve gerçekçi yorumunu 250 milyon dolarlık dev bütçenin de etkisiyle abartılı sahnelere teslim ediyor ve büyük bir hayal kırıklığına dönüşüyordu. Dolayısıyla Oscar’a aday olamayan film popülerliğiyle toplamda 43 ödüle layık görüldü. Keşke ikinci filmdeki “Joker – Two Face” karakterleri gibi iki aşamalı kötü adam modeli çerçevesinde burada da “Penguen – The Riddler” tercihi yapılsaydı da biz de destansı ve epik finali görebilseydik!

the_dark_knight_rises-

Interstellar (2014)

Nolan, bilimsel metotları, fiziksel teorileri ve düşünsel yapıyı birleştirerek paralel evren, kuantum fiziği, zaman kayması, beşinci boyut, solucan deliği ve yerçekimi gibi kavramlar üzerinden destansı bir uzay yolculuğu hikayesi tasarlıyor. Interstellar için Nolan’ın en duygusal filmi demek doğru tabir olacaktır. Bu duygusallığını da büyük oranda baba – kız arasındaki dramatik omurgadan ve Hans Zimmer’ın adeta filmin duygusuna yeni bir boyut kazandıran etkileyicilikteki müziklerinden alıyor. Nolan filmlerinin vazgeçilmezi olan “bellek – kurgu ilişkisi” özellikle ‘beşinci boyut’ sekansında kendini gösterirken, Zimmer’ın müzikleri eşliğinde hipnotik bir etki yaratıyor. Duygusal derinliğiyle Spielberg’in Artificial Intelligence (2001)’ının etkisini yakalarken, düşünsel yapısıyla ve uzay gerçekliği konusundaki teorileriyle Kubrick’in başyapıtı 2001: A Space Odyssey (1968) ile aynı kanaldan gidiyor. The Dark Knight Rises ile hayranlarını üzen Nolan, Interstellar ile hem yeni başyapıtına imza atarak kendini affettiriyor hem de sinema tarihine adını yazdıracak özel bir bilim kurgu armağan ediyor.

Interstellar-2014-Movie-Image

Not: Bu yazı Cinedergi’nin 75. sayısında yayınlanmıştır.

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 8, 2014 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , ,

5. Malatya Film Festivali “Yarışma Filmleri” Belli Oldu

Bu yıl 21-27 Kasım tarihleri arasında beşincisi düzenlenecek Malatya Uluslararası Film Festivali kapsamında yarışmacı filmler ve Türkiye prömiyeri yapacak uluslararası filmler başta olmak üzere yüzüncü yılında sinemamızın ilkleri,  dünya panoraması, ulusal panorama, farklı bakış açıları kısa film seçkisi ve Suriyeli misafirlerimiz için gösterimlerden oluşan toplamda 125 filmin gösterimi yapılacaktır. Gösterimlerin birçoğu yönetmen ve oyuncuların katılımıyla olurken,  gösterimler sonrası gerçekleşecek söyleşilerle izleyici ve film ekibi bir araya getirilecektir. Film seçkilerinin yanı sıra gerçekleştirilecek atölye çalışmaları, sergiler ve söyleşilerle Malatyalılar ve sinemaseverler bir kez daha festivalin keyfini sürecek.

malatya2

21 Kasım Cuma akşamı, Malatya Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenecek olan Festival Açılış Töreni’yle başlayacak festival heyecanı 27 Kasım Perşembe akşamı düzenlenecek Festival Ödül Töreni’nde ödüllerin verilmesiyle son bulacak.

Festival Açılış Töreni’nde Serkan Çağrı klarnetiyle sinemaseverlere keyifli anlar yaşatırken Festival Ödül Töreni’nde Malatya Musiki Cemiyeti Türk Sinemasının 100. yıl temasına uygun bir şekilde film müziklerini seslendirerek geceye renk katacaklar. Açılış ve Ödül Törenlerinin sunuculuğunu ise Serhat Mustafa Kılıç ve Ayşe Tolga üstlenecek.

YARIŞMA FİLMLERİ JÜRİYE EMANET

5. Malatya Uluslararası Film Festivali’nin Ulusal Uzun Film Yarışması’nın Jüri Başkanlığını Yönetmen Erden Kıran üstlenirken Sinema Yazarı Kerem Akça, Gazeteci-Yazar Yıldız Ramazanoğlu ve Yönetmen İsmail Güneş de jüri üyesi olarak görev alıyor.

Festivalin Uluslararası Yarışma Jürisi ise Alman Akademisyen-Sinema Tarihçisi Dr. Hans Jochim Schlegel, Akademisyen Nesim Bencoya, Yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun ve İranlı Yönetmen ve Oyuncu Reza Attaran’dan oluşuyor.

Gazeteci-Yazar Bünyamin Yılmaz, Yönetmen Faysal Soysal; Ticaret Üniversitesi Görsel İletişim Tasarım Bölüm Başkanı Doç. Dr. Rıdvan Şentürk ve MUFF Genel Koordinatörü, Yönetmen Hüseyin Namık Yıldırım Ulusal Kısa Film Yarışması’nın jüri üyeliğini üstlenirken; bu yıl ilk defa düzenlenen Belgesel Film Yarışması’nın jüri üyeleri de Sinema Yazarı Burçak Evren; Gazeteci, Belgesel Yönetmeni Turgay Kural; Gazeteci, Belgesel Yönetmeni Müjgan Taner;  Akademisyen Mevlüt Akyol; Belgesel Yönetmeni Semra Güzel Korver ve Belgesel Yönetmeni Ertuğrul Karslıoğlu’ndan oluşuyor.

SOLUKSUZ YARIŞMA HEYACANI

Bu yıl beşinci yaşını kutlayan Malatya Uluslararası Film Festivali’nde bir kez daha soluksuz yarışma heyecanı sinemaseverleri bekliyor.

Ulusal Uzun Metraj Yarışma kategorisinde yarışacak filmler;

  1. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde, 23 filmin başvurduğu Ulusal Uzun Yarışma kategorisinde 9 film yarışıyor.

 

  • Annemin Şarkısı / Yön: Erol Mintaş
  • Balık / Yön: Derviş Zaim
  • Beni Sen Anlat / Yön: Mahur Özmen
  • Gittiler: “Sair ve Meçhul” / Yön: Kenan Korkmaz
  • İçimdeki İnsan / Yön: Aydın Sayman
  • Karınca Kapanı / Yön: Nuri Fırat Tanış
  • Kırlançgıçlar Susamışsa / Yön: Muhammet Çakıral
  • Netekim Karakolu / Yön: Yasin Korkmaz
  • Toz Ruhu / Yön: Nesimi Yetik

Uluslararası Uzun Metraj Yarışma kategorisinde yarışacak filmler;

164 filmin müracaatta bulunduğu kategoride 10 film yarışacak. Yarışmacı filmlerin hepsi de Türkiye Premierini Malatya Uluslararası Film Festivali’nde yaparak sinemaseverlerle buluşacak.

  • Denizin Acımasızlığı / The Cruelty of the Sea/ La Crudelta del Mare, Rodolfo Bisatti 2014, 99′ İtalya (Premiere)
  • Hannah’nın Yolculuğu / Hannah’s Journey / Hannah’s Reise / Julia von Heinze, 2013, 100′, Almanya, İsrail (Premiere)
  • Hasan’ın Yolu/ Hasan’s Way / El Rayo Ernesto de Nova & Fran Aaujo, 2013, 86’’, Fas, Portekiz, İspanya (Premiere)
  • Juana 12 Yaşında / About 12 / Juana A Los 12, Martin Shanly, 2014, 75’, Arjantin, Avusturya (Premiere)
  • Kebap ve Burçlar / Kebab and Horoscope / Kebab i Horoskop, Grzegorz Jaroszuk, 2014, 72′, Polonya (Premiere)
  • Kızlar Bağırmaz… / Hush! Girls Don’t Scream / Hiss! Dokhtarha Faryad Nemizanand, Pouran Derakdshandehi 2013, 102′, İran (Premiere)
  • Olmayan Zaman / Non-Present Time / Nesamasis Laikas, Mykolas Vildziunas, 2014, 80′, Litvanya, (Premiere)
  • Quchi’de Yaz / A Time in Quchi / Shu Jia Zuo, Chang Tso-chi , 2013, 111′, Tayvan (Premiere)
  • Titli / Kanu Behl, 2014, 125′, Hindistan (Premiere)
  • Ürkek / Violet, Bas Devos, 2014 72’ Belçika, Hollanda (Premiere)

Ulusal Kısa Metraj Yarışma kategorisinde yarışacak filmler;

5. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde, 8 film yarışıyor.

  • Alamor / Yön: Özer Kesemen
  • Düldül ve Bülbül / Yön: Nazlı Elif Durulu
  • Dün Bugün Yarın / Yön: Anıl Kaya
  • Kafa / Yön: Koray Sevindi
  • Ne Topraktır Ne Asfalt / Yön: Bedir Afşin
  • Öğretmen / Yön: Baran Gündüzalp
  • Ukde / Yön: Mehmet Gülkanat
  • Yuva / Yön: Onur Yiğit

 

Ulusal Belgesel Yarışma kategorisinde yarışacak filmler;

Bu yıl ilk defa düzenlenen Ulusal Belgesel Yarışma Kategorisine 25 film müracaatta bulunurken 8 film yarışmaya değer görüldü.

  • Fırtına / Yön: Aydın Kapancık
  • Karda Açan Menekşeler / Yön: Berfi Dicle Öğüt
  • Külkedisi Değiliz / Yön: Emel Çelebi
  • Nail V. / Yön: Kurtuluş Özgen
  • Tepecik Hayal Okulu / Yön: Güliz Sağlam
  • Yolanda / Yön: Emre Karapınar
  • Yüzde 12.28 / Yön: Oktay Altunnar
  • Zülfü Livaneli: Doğu ile Batı Arasında Bir Ses / Yön: Orhan Çalışır, Cengiz Kültür, Dirk Meissner

 

 

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 5, 2014 in Festivaller, Haberler

 

Etiketler: , , , , , , , ,