RSS

Aylık arşivler: Aralık 2014

Foxcatcher (2014)

Capote (2005) ve Moneyball (2011) filmlerinin yönetmeni olarak tanıdığımız Bennett Miller, son filmi Foxcatcher ile 67. Cannes Film Festivali’nden “En İyi Yönetmen” ödülüyle ayrılarak merakımızı cezbetmişti. Bu yılki Oscar sezonunda Sony Pictures’ın filmi olarak iddialı bir konumda olan Foxcatcher, gerçek ve trajik bir olaydan uyarlanan senaryosu ve Steve Carell, Channing Tatum, Mark Ruffalo üçlüsünün oyunculuklarıyla öne çıkıyor.

1984 Los Angeles Olimpiyatlarında güreş dalında Altın Madalya sahibi olan Mark ve Dave Schultz kardeşler, ABD güreş milli takımının sponsoru “Foxcatcher Team”in sahibi, milyarder ama paranoyak şizofreni hastası olan John du Pont tarafından “Foxcatcher” adlı malikanede güreş hocalığı yapmaları için işe alınır. İlerleyen olaylar zincirinde Mark ve John’un arası bozulunca, Mark, Dave’i sorumlu göstererek onu öldürür. Bu yaşanmış ve trajik olay üzerine kurulu olan hikaye, başka bir yönetmenin ellerinde klasik bir formatta biyografi-drama filmi olacak iken, soğukkanlı, mesafeli, kan dondurucu bir psikolojik gerilime dönüşüyor. Miller, her kareyi usta işi bir detaycılıkla, oldukça titiz hamlelerle ele alırken, senaryoyu karakterlerin psikolojik katmanlarını adım adım derinleştiren, karakterlerinin soğuk tavırlarını ise deforme olmuş kulak, burun ve yüz makyajlarıyla birleştirerek yabancılaştırıcı ve mesafeli bir etki yaratıyor. İkili diyalog anlarında müzik kullanımını ve dış sesleri neredeyse sıfıra indirerek yakın planlarla tekinsiz bir atmosfer kurmayı hedefliyor. Öyle ki, filmin yapısı içerisinde John du Pont (Steve Carell) ve Mark Schultz (Channing Tatum)’dan her an her şeyi yapmalarını beklemek mümkün, zira karakterlerin öyle dengesiz bir ruh halleri var ki, olayların gidişatını kestiremiyoruz.

Foxcatcher

Filmin psikolojik katmanlarını Du Pont ve Mark’ın dostane bir baba-oğul ilişkisi,  Mark ve David (Mark Ruffalo)’in içten içe çekişmeli abi-kardeş ilişkisi ve Du Pont ile annesinin sorunlu anne-oğul ilişkisi olarak özetlemek mümkün. Filmde oldukça az bir sahnesi olmasına rağmen olayların gidişatını sessiz ve derinden, sadece birkaç cümle ederek etkileyen anne karakteri, sinema tarihinde defalarca rastladığımız saplantılı anne-oğul ilişkisinin, sevgisizliği, nefreti, çaresizliği körükleyen farklı bir varyasyonu. Gerçek bir cinayet, içsel bir cinnet vakasının boyutlarını dramatize etmeden, özdeşleşme kurmaya izin vermeden soğuk ve soluk bir görsel yapıda anlatmak her Hollywood yönetmeninin harcı olmasa gerek. Miller, kendi filmografisi içinde sinematografik açıdan en radikal tercihleri Foxcatcher’da gerçekleştiriyor. Güreş sahnelerini, özellikle Tatum ve Ruffalo’nun açılıştaki antrenman sahnesini yakın planlarla, psikolojik bir abi-kardeş çatışmasına dönüştürüyor. Sürekli sahne aralarına giren tablo ve tarihi kişiliklerin görüntüleriyle Du Pont’un alanında gücün, aristokrasinin, her şeyi parayla satın alma arzusunun (annesine yaranabilme duygusundan kaynaklansa da) bir dışavurumunu sergiliyor.

Foxcatcher’ı tamamen bir “erkek filmi” olarak nitelendirmek mümkün, zira geleneksel spor, biyografi, drama filmlerinde ana karakterin mutlaka bir şekilde karısı, çocuğu, sevgilisi vardır ve bir “aşk” ya da “aile” ilişkisi devreye girer. Burada ise ne Carell’ın ne de Tatum’un karakterinde duygusal manada herhangi bir kadın ile birlikteliği yok. Bu Hollywood anlatısı içinde çok riskli ve cesur bir karar. Ruffalo’nun karakterinin eşi ve çocukları var fakat görünmeyen yan karakterler gibiler, hikayede hiçbir baskınlıkları ya da önemi yok. Miller’ın bu farklı ve cesur hikaye yönetmenliğiyle Cannes jürisinin takdirine layık görülmesi oldukça hakkaniyetli bir karar olsa da Oscar ödüllerinde klasik Akademi kafasının filme pek ilgi göstermeyeceği, büyük ihtimalle ödülsüz göndereceği ne yazık ki aşikar.

FOXCATCHER

Filmdeki hikayenin gerçekteki kişilerine baktığımızda oyuncuların fiziksel olarak benzerlikleri ve makyaj çalışması açısından tutarlılığı göze çarpıyor. Steve Carell, fragmanlardan Oscar’a oynayacak, bol mimikli, hafif bir Daniel Day-Lewis performansı sergileyecek gibi gözükse de, esasında makyajın altında oldukça sade, 1-2 sahne haricinde genelde tek mimikle, sabit ama güçlü bir karakter portresi ortaya koyuyor. Oscar ödüllerinde aday olsa bile ödülü kazanamayacağı bariz, fakat bu normalde bir komedi oyuncusu olmasına rağmen psikolojik bir gerilimde performansının gayet iyi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Channing Tatum, belli ki Matthew McConaughey gibi kariyerini yeni baştan inşa etmeye başlıyor. Psikolojik ve fiziksel açıdan güçlü performansıyla artık Step Up ve Dear John gibi filmlerin değil, Foxcatcher’ın oyuncusu olarak hatırlanacaktır. Genelde oynadığı tüm filmlerde benzer performanslar ortaya koyan Mark Ruffalo ise farklı yürüyüşüyle ve tavırlarıyla güreşçi karakterine tam anlamıyla bürünerek akılda kalıcı bir performansa imza atıyor.

 4.5 / 5

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 30, 2014 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Sınırları Zorlayan Aykırı Bir Deha: Gaspar Noe

1963’te Buenos Aires’te doğan, 12 yaşında Arjantin’den Fransa’ya göç eden yönetmen Gaspar Noe, günümüzün en aykırı, sansasyonel ve yapıbozumcu yönetmenlerinin başında geliyor. Paris’te aldığı felsefe ve sinema eğitiminin ardından 1985’te Arjantinli yönetmen Fernando Solanas’ın filminde yardımcı yönetmen olarak sinemayla tanışan Noe, kariyerine kısa filmler yöneterek başladı. Fransız Yeni Dalga akımının amacını ve etkisini hissettiren, her seferinde izleyiciye sinemasal “şok”lar yaşatmayı başaran Noe, 1991’de Carne ile başlayan 23 yıllık yönetmenlik kariyeri boyunca, her yıl neredeyse 1 film çeken yönetmenlere kıyasla sadece 4 filme imza attı. 1991 öncesinde ve sonrasında Tintarella di Luna (1985), Pulpe amere (1987), Sodomites (1998) gibi kısa metrajlar, Animal Collective, Nick Cave and the Bad Seeds ve Placebo gibi gruplara reklam filmleri ya da Destricted (2006), 8 (2007), 7 Days in Havana (2012) gibi antolojik filmlere belirli bölümler çekse de, esasında Carne (1991), Seul Contre Tous (1998), Irreversible (2002) ve Enter the Void (2009)’ten oluşan bir filmografiye sahip.

gaspar noe2

Noe’nin aykırı bir kişiliği olduğunu belli eden fiziksel görünümü, filmlerine de yansımış durumda. Noe’nin filmlerinde şiddet, cinsellik, uyuşturucu, ahlak, pedofili, tecavüz, ensest, adalet, ölüm, reenkarnasyon gibi kavramlar yüksek dozda bulunurken neon ışıklar, halüsinasyonlar, kırmızı tonlar ağırlıklı olmak üzere çeşitli renklerin epilepsi krizini tetikleyecek şekildeki kombinasyonu, devamlı sallanan kameranın mide bulandırıcı ve baş döndürücü etkisi, Thomas Bangalter’in beynin sınırlarını zorlayan elektronik müzikleri, aykırı jenerik tasarımları, film içerisinde “warning” uyarıları, pisliğin, kokuşmuşluğun ve tehlikenin nefret kusan bir yeraltı edebiyatı misali karşımıza çıkışı, onun sinemasının vazgeçilmez tercihlerindendir.

“Anneni sadece seni emzirdiğinde seversin. Babanı da sadece sana para verdiğinde. Bir kez annenin göğüsleri kurudu mu, veya babanın cepleri boşaldı mı, onları kendinden uzaklaştırıp ölmelerini beklersin. Hızlı ve ucuz yoldan bir ölüm olmasını umarsın.” (Seul Contre Tous)

I STAND ALONE, (aka SEUL CONTRE TOUS), Philippe Nahon, 1998, ©Strand Releasing

Kendi filmleri arasında bağlantı kurmayı seven bir yönetmendir Noe. 1991 yılındaki kimilerine göre kısa film, kimilerine göre orta metraj olarak nitelendirilen 40 dakikalık filmi Carne’nin ana karakteri olan “Kasap””ın hikayesi, 1998’de Seul Contre Tous ile uzun metraja yayılır. Carne ve Seul Contre Tous’ta Noe’nin kamera kullanımı genelde sabit plan-sekanslardan oluşurken, rahatsız ediciliği durağan kareler, ses efektleri ve şiddet içeren görüntüler sağlar. İki filmde de boğaz kesme, anne karnını yumruklayarak cenin öldürme gibi seyri zor sahneler, adalet ve insanlık hakkında nefret kusan diyaloglar cirit atarken, birden “Ti amo” müziğiyle hafifletici, dingin bir sahne şokuyla karşılaşabilirsiniz. “Kasap” karakteri ilk bakışta çoğu kişinin fark etmediği biçimde Irreversible’ın açılış sahnesinde de yer alır. Seul Contre Tous’ta kendisi “ibne” dedi diye sinirlenip, karısını dövüp karnındaki çocuğunu öldüren “Kasap”ı burada yıllar sonra köhne bir binanın içerisinde yarı çıplak şekilde bir adamla sigara içerken görürüz. “Zaman her şeyi yok eder!” der ve başlar konuşmaya Kasap. Ya da Enter the Void’te Oscar, kız kardeşi Linda’nın beraber olduğu erkek arkadaşından nefret eder ve “Ondan hamile kalırsa çocuğunu öldürürüm.” der. Noe’nin sineması içerisinde bu tarz hamleler sinefiller için hep bir şok etkisi yaratır.

“Geriye dönüş yoktur. Çünkü zaman her şeyi mahveder. Bazı şeyler onarılamaz. İnsan bir hayvandır ve intikam isteği doğal bir güdüdür. Çoğu suç cezalandırılmaz. Sevilen birini kaybetmek, insanı yıldırım çarpmış gibi sarsar. Çünkü aşk yaşamın pınarıdır.” (Irreversible)

Irreversible

Dünyanın en rahatsız edici filmlerinden biri olan Irreversible, çoğu kişinin bildiği üzere Cannes Film Festivali gösteriminde salonun yarısından fazlasının terk ettiği, kustuğu, dayanamadığı, protesto Gaspar Noe’yi bir “sapık” olarak itham ettiği, protestolara maruz kalan bir filmdir. Filmdeki yangın söndürücüyle kesintisiz bir planda bir insanın suratının adım adım dağılışını izlediğimiz (söylentilere göre Noe burada kadavra kullanmıştır), ve Monica Bellucci’nin artık herkes tarafından bilinen 15 dakikaya yakın, tek planda, dayanılmaz bir şiddet içerisinde tecavüze uğradığı sahne Noe sinemasının aşırılıkları içerisinde bir zirvedir. Carne ve Seul Contre Tous’taki sabit kamera kullanımı, Irreversible’da kendini bitmek bilmeyen bir kamera döngüsüne bırakırken Noe yine aykırılığını konuşturur ve çoğu kişinin kamera kullanımı ve karanlıktan fark etmeyeceği üzere filmde gay barda bir tuvalette mastürbasyon yapan bir adam olarak kısa süreliğine kendini oynatır. Irreversible’ın her açıdan cehennemi andıran, çıkmaz odaklı kirli yapısı, sondan başa ilerleyen hikaye kurgusuyla kendini daha hafif, dingin, tuhaf bir mutluluğa bırakır. Carne’de “Ti Amo” müziğinin çaldığı mutfak silme sahnesinin film içindeki sıra dışılığı, Irreversible’da yerini filmin sonunda yer alan (aslında ilk sahnesi olan), Bellucci’nin çimenler, çocuklar, çiçekler içerisinde hamile bir şekilde mutlu mesut uzandığı sahnede gizlidir.

 “Temel olarak öldüğünde, ruhun bedenini terk ediyor. Başlangıçta tüm hayatın gözünün önünden geçiyor. Hayatının sihirli bir aynada yansıması gibi düşün. Ardından bir hayalet gibi devam ediyorsun. Çevrende olup biten her şeyi görüyorsun. Her şeyi duyuyorsun. Ancak yaşayanlarla iletişim kuramıyorsun. Daha sonra ışıkları görüyorsun. Farklı farklı renkte ışıklar. Bu ışıklar seni varoluşun diğer mertebelerine çıkaracak olan kapılar oluyor. Ancak çoğu insan, aslına bakarsan, bu dünyayı çok sevdiklerinden başka bir yere gitmek istemiyorlar. Bu durumda yolcuğun berbat yolculuğa dönüşüyor. Bu durumdan tek kurtulma yolu da reenkarne olmak” (Enter the Void)

enter the void

Noe, son filmi Enter the Void’te ise avan-garde sinemasında devrimci bir noktaya ulaşır. İlk üç filmindeki cinsellik, şiddet, ölüm, ensest temaları devam etmekle beraber burada fiziksel şiddet olgusu daha azdır. Noe, burada özellikle ilk 40 dakika boyunca birinci şahıs gözünden öznel anlatım sunan bir kamera tekniği kullanır. Öyle ki, ana karakterin yüzünü anca aynaya baktığında yansımasından ve öldüğü zaman onun ruhu yerine geçerek kuşbakışından görürüz. Halüsinasyonlar, parlak ve soluk renkler, gözümüzü alan ışıklar, detaylı sanat yönetimi, özenli sinematografi, hepsi adeta bir uyuşturucu etkisi yaratıp izleyiciyi transa sokarken, Tokyo sokaklarını kuşbaşı çekimler eşliğinde gezen, arada kalmış bir ruhun peşine takılır gideriz biz de.

Noe’nin “psikedelik bir melodram” olarak adlandırdığı Enter the Void, şiddet olgusunu yüksek dozajda kullanmaz fakat vajinan içerisine gizlenen bir kameradan penisin üzerimize gelişi ve kameraya doğru boşalması gibi “hardcore” durumlarla sinemasal şiddetin ve şokun doruğuna ulaşırız. Finale doğru zirve yapan grup seks sahneleri ve sürekli dönen kameranın filmin “Boşluk” adına uygun olarak bulduğu her boşluğa girerek izleyicinin zihninde kısa süreli bir “kara delik” hissiyatı oluşturması da bunlara dahil. Tüm bunlara rağmen kısa flashback sahnelerinde ailenin piknik yaptığı ve her zamanki gibi “kırmızı”nın, bir elmanın obje olarak hafızamızda yer etiği bir melodram duygusu belirir. Kaza sahnesiyle irkiliriz, darbe yeriz adeta. Melodramatik etki ve mutlu anlar kısa kısa hayatımızın bir köşesinde “anı” hallerinde saklıdır, Noe bunu belirli “an”larda açığa çıkarır fakat şiddetin, cinselliğin, uyuşturucunun, intikam duygusunun geri dönülmez boyutlarını suratımıza her seferinde tokat gibi çarpar.

Noe, Enter the Void’den bu yana yine 6 sene gibi uzun bir süredir film çekmeye ara vermişken 2015’te yeni projesi “Love” ile sinemaya geri dönüyor. Filmin sansasyonel afişlerinin şimdiden ortalığı salladığı ve Lars von Trier’in “Nymphomaniac”ından daha çok yankı uyandıracağı bir gerçek. Bize de Noe’nin yeni filmini merakla beklemek ve uzun yıllar beklemeden daha çok film çekmesini dilemek kalıyor.

lovefilm

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 29, 2014 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , ,

2014 Yılının En İyi 20 Vizyon Dışı Filmi

1) Force Majeure (2014) – Ruben Östlund

force majeure

Puanı: 5 / 5

2) Leviathan (2014) – Andrey Zvyagintsev

leviathan3

Puanı: 4.5 / 5

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2014/09/27/leviathan-devletin-bir-canavar-olarak-portresi/

3) Foxcatcher (2014) – Bennett Miller

foxcatcher9

Puanı: 4.5 / 5

4) Predestination (2014) – Spierig Brothers

predestination

Puanı: 4.5 / 5

5) The Guest (2014) – Adam Wingard

the guest

Puanı: 4.5 / 5

6) Calvary (2014) – John Michael McDonagh

calvary

Puanı: 4 / 5

7) Whiplash (2014) – Damien Chazelle

whiplash2

Puanı: 4 / 5

8) Jauja (2014) – Lisandro Alonso

jauja

Puanı: 4 / 5

9) Mahi va Gorbeh (2013) – Shahram Mokri

fishandcat

Puanı: 4 / 5

10) Snowpiercer (2013) – Joon-ho Bong

snowpiercer

Puanı: 4 / 5

11) Historia de la meva mort (2013) – Albert Serra

historia de la meva mort

Puanı: 4 / 5

12) Mommy (2014) – Xavier Dolan

mommy9

Puanı: 4 / 5

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2014/10/18/mommy-deliligin-sinirlarinda-bir-sevgi-nefret-ucgeni/

13) L’etrange couleur des larmes de ton corps (2013) – Helene Cattet, Bruno Forzani

letrange couleur

Puanı: 4 / 5

14) Starry Eyes (2014) – Kevin Kolsch, Dennis Widmyer

starry eyes

Puanı: 4 / 5

15) Corn Island (2014) – George Ovashvili

cornisland

Puanı: 4 / 5

Eleştiri Yazısı: http://www.paralelsinema.com/movies/filmekimi-corn-island-doganin-dongusu-uzerine-trajik-bir-masal/

16) Stray Dogs (2014) – Tsai Ming Liang

stray dogs

Puanı: 4 / 5

17) Adieu au Langage (2014) – Jean Luc-Godard

adieu au langage

Puanı: 4 / 5

18) Who Am I – Kein System ist sicher (2014) – Baran bo Odar

Who-Am-I-Kein-System-ist-sicher-DE-Poster

Puanı: 4 / 5

19) Kreuzweg (2014) – Dietrich Brüggemann

kreuzweg

Puanı: 4 / 5

20) Child of God (2014) – James Franco

child of god

Puanı: 3.5 / 5

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 25, 2014 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

2014 Yılının En İyi 20 Vizyon Filmi

1) The Wolf of Wall Street (2013) – Martin Scorsese

twowss

Puanı: 5 / 5

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2014/02/15/borsa-gangsterleri-the-wolf-of-wall-street/

2) Clouds of Sils Maria (2014) – Olivier Assayas

cloudsofsilsmaria1

Puanı: 5 / 5

3) Interstellar (2014) – Christopher Nolan

interstellar7

Puanı: 5 / 5

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2014/11/21/interstellar-yildizlararasi-bir-basyapit/

4) Her (2013) – Spike Jonze

her

Puanı: 4.5 / 5

5) Kış Uykusu (2014) – Nuri Bilge Ceylan

winter sleep1

Puanı: 4.5 / 5

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2014/06/13/insan-ruhunun-karanlik-dehlizlerine-yolculuk-kis-uykusu/

6) La Grande Bellezza (2013) – Paolo Sorrentino

la grande bellezza

Puanı: 4.5 / 5

7) Nightcrawler (2014) – Dan Gilroy

nightcrawler9

Puanı: 4.5 / 5

8) Gone Girl (2014) – David Fincher

gone girl9

Puanı: 4.5 / 5

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2014/11/21/gone-girl-evliligin-ve-medyanin-karanlik-yuzu/

9) Locke (2013) – Steven Knight

locke

Puanı: 4.5 / 5

10) The Raid 2: Berandal (2014) – Gareth Evans

theraid2

Puanı: 4.5 / 5

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2014/05/13/koreografik-aksiyonun-zirvesi-the-raid-2-berandal/

11) Miss Julie (2014) – Liv Ullmann

miss julie

Puanı: 4 / 5

Eleştiri Yazısı: http://www.paralelsinema.com/movies/elestiri-miss-julie/

12) Only Lovers Left Alive (2013) – Jim Jarmusch

only lovers left alive

Puanı: 4 / 5

13) The Congress (2013) – Ari Folman

the congress

Puanı: 4 / 5

14) Enemy (2013) – Denis Villeneuve

enemy9

Puanı: 4 / 5

15) American Hustle (2013) – David O. Russell

american hustle

Puanı: 4 / 5

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2014/01/19/american-hustle-2013/

16) The Broken Circle Breakdown (2012) – Felix van Groeningen

thebroken

Puanı: 4 / 5

17) Philomena (2013) – Stephen Frears

philomena9

Puanı: 4 / 5

18) Blind (2014) – Eskil Vogt

blind

Puanı: 4 / 5

19) The Babadook (2014) – Jennifer Kent

thebabadook2

Puanı: 4 / 5

Eleştiri Yazısı: http://www.paralelsinema.com/movies/the-babadook-gecmisin-yuzlestirdigi-korkular/

20) Starred Up (2013) – David MacKenzie

starred up

Puanı: 4 / 5

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 24, 2014 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

2014 Yılının En İyi 15 Yerli Filmi

2014′ü geride bırakmaya az bir zaman kalmışken geleneksel listeyi yapmanın zamanı geldi. Değerlendirmeyi yaparken 2014′de Türkiye’de vizyona giren 109 yerli yapım arasından en iyi olduğunu düşündüğüm 15 filmi listeye aldım. Yılın en başarılı yerli yapımlarından birini ise Türkiye’de vizyona girmemiş ve muhtemelen girmeyecek olması sebebiyle listenin sonuna bonus olarak ekledim. 26 Aralık’ta vizyona girecek olan Kuzu filmini ise henüz izleyemediğimden şimdilik değerlendirmeye almadım. Geçen yıl yaptığım 2013 Yılının En İyi 10 Türk Filmi listesine ulaşmak için; https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2014/01/06/2013-yilinin-en-iyi-10-turk-filmi/ Keyifli okumalar.

1) Kış Uykusu (2014) – Nuri Bilge Ceylan

Ülkemize 32 yıl aradan sonra Altın Palmiye ödülünü getiren Kış Uykusu, hiyerarşik yapıya, mülkiyet ilişkilerine ve kapitalist sisteme dair güncel siyasi yapıyla paralel giden politik göndermeleri ekseninde esas yapısını şehirli entelektüelin taşradaki bunalımı ve egosantrik kişiliği üzerine kuruyor. Çehov esintilerine bolca yer veren Ceylan, ahlâk, namus, gurur, kibir, kader, vicdan, adalet, fedakârlık gibi kavramlar ekseninde derin bir insan analizi yapıyor ve sınıfsal farklılık başta olmak üzere birçok meseleye eleştiri oklarını yöneltiyor.

winter sleep1

Puanı: 4.5 / 5

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2014/06/13/insan-ruhunun-karanlik-dehlizlerine-yolculuk-kis-uykusu/

2) Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku (2014) – Çiğdem Vitrinel

Çiğdem Vitrinel’in erkeğin dünyasına son derece hakim gözlemleri, orta yaş bunalımındaki yalnız ve henüz romanı çıkmamış bir yazar karakterin içsel dünyasında yaratıcı hamlelerle şekil buluyor. Bir aşk filminde başrol olarak Erdal Beşikçioğlu tercihi,  dış ses kullanımının karakterin duygu dünyasını çeşitlendirecek şekilde kurulması, akıcı kurgusu, başrol oyuncularının mükemmel uyumu gibi faktörler özlemini duyduğumuz türde bir aşk filmine zemin hazırlıyor.

fakat müzeyyen bu derin bir tutku

Puanı: 4 / 5

Eleştiri Yazısı: http://www.paralelsinema.com/movies/fakat-muzeyyen-bu-derin-bir-tutku/

3) Ben O Değilim (2014) – Tayfun Pirselimoğlu

Roma Film Festivali’nden “En İyi Senaryo”, İstanbul Film Festivali’nden “En İyi Film” ve Barcelona Bağımsız Filmler Festivali’nden “En İyi Film” ödülleriyle dönen Ben O Değilim, aynı yıl içinde “doppelganger” temasını işleyen Enemy ve The Double filmleriyle yarışacak kadar güçlü bir film.Tayfun Pirselimoğlu’nun halüsinatif etki bırakan atmosferi, yer yer kahkaha attıran kara mizah anlayışı ve Ercan Kesal’in iki karaktere birden can verdiği etkili performansıyla akıllarda kaldı.

benodegilim

Puanı: 4 / 5

4) Kusursuzlar (2013) – Ramin Matin

İlk filmi Canavarlar Sofrası ile bir sonraki filmlerini fazlasıyla merak ettirecek bir işe imza atan yönetmen Ramin Matin, Kusursuzlar’da iki kız kardeşin geçmişleriyle nasıl baş ettikleri üzerine sinemasal yönü çok kuvvetli bir filme imza atıyor. Yönetmenliğiyle, yenilikçi ses tasarımı – kurgusuyla, sinematografisiyle ve kadın oyuncuların güçlü performanslarıyla öne çıkan film, yer yer Ingmar Bergman’ın “Persona”sına ve David Lynch’in “Mulholland Drive”ına göz kırpıyor, akıllara da Robert Aldrich’in “What Ever Happened to Baby Jane?”ini getiriyor.

kusursuzlar

Puanı: 4 / 5

5) Yağmur: Kıyamet Çiçeği (2014) – Onur Aydın

Her biri ünlü oyuncularla dolu zengin kadrosuyla öne çıkan film, Türkiye’de gişe sinemasında, üstelik bir ilk filmde görülmemiş bir prodüksiyon kalitesine sahip. Kazım Koyuncu’nun hayatı, Çernobil faciası ve Trabzonspor üçgeninde geçen film, Türk sinemasında genelde sınıfta kalınan “kesişen hayatlar” filmlerinin en güzel örneklerinden birini sergileyerek bol karakterler ve bol planlarla dolu dinamik bir kurgu yaratıyor.

yağmur kıyamet çiçeği12

Puanı: 3.5 / 5

Eleştiri Yazısı: http://www.paralelsinema.com/movies/yagmur-kiyamet-cicegi/

Yönetmenle Röportaj: http://www.paralelsinema.com/movies/roportaj-kiyamet-cicegi/

6) Kırımlı (2014) – Burak Cem Arlıer

Burak Cem Arlıer’ın özenli rejisiyle, Feza Çaldıran’ın Hollywood standartlarındaki görüntü yönetimiyle, Baki Davrak’ın adeta uluslararası bir oyuncu gücünde döktürdüğü Nazi karakteriyle, 2. Dünya Savaşı’nı milliyetçi duygulardan ziyade Türkler, Ruslar, Almanlar, Polonyalılar gibi çok uluslu bir hikaye örgüsüne oturtan ve birçok farklı dil kullanılan yapısıyla Kırımlı, yılın en iyilerinden.

kırımlı

Puanı: 3.5 / 5

7) Köksüz (2013) – Deniz Akçay Katıksız

Daha önce senarist kimliğiyle tanınan Deniz Akçay Katıksız’ın filmi Köksüz, tıpkı Seren Yüce’nin Çoğunluk’u gibi bir “ilk film” başarısı. “Aile kutsaldır” olgusunu deşerek anne-kız çatışmasını rekabet ve kıskançlık düzeyinde ele alıyor, anlatmaya pek cesaret edilemeyen bir konuyu çarpıcı şekilde dile getiriyor. Sinematografik anlayıştan ziyade senaryosuyla ve Ahu Türkpençe – Lale Başar ikilisinin güçlü oyunculuklarıyla öne çıkan film, Türk sineması içerisinde akılda kalıcı bir yer ediniyor.

köksüz

Puanı: 3.5 / 5

8) Panzehir (2014) – Alper Çağlar

Panzehir, çizgi roman dokusunu anımsatan bir atmosfer kuruyor ve bunu yaparken de Hollywood sinemasının bildiğimiz tüm kodlarını başarıyla kullanıyor. Aksiyon sineması içerisinde bugüne kadar hep B sınıf örnekler veren sinemamıza türün A sınıf yetkin bir örneğini kazandırırken, unutulmayacak bir intikam ve mafya filmi olmayı başarıyor.

panzehir9

Puanı: 3.5 / 5

Eleştiri Yazısı: http://filmhafizasi.com/kizin-adi-ne-panzehir/

9) Annemin Şarkısı (2014) – Erol Mintaş

Saraybosna Film Festivali’nde “En İyi Film”, ALTIN Portakal Film Festivali’nde ise “En İyi İlk Film” ödüllerine layık görülen Erol Mintaş imzalı Annemin Şarkısı, derdini epey samimi, sade ve gerçekçi bir sinema diliyle anlatan, duygusu kalıcı ve sorgulatıcı bir film. Gittikçe birbirinin kopyası olmaya başlayan Kürt sineması içerisinde kuşkusuz farklı bir soluk.

annemin_sarkisi

Puanı: 3 / 5

10) Silsile (2014) – Ozan Açıktan

Daha önce iki BKM komedisini yöneten Ozan Açıktan’ın kendisini ilk ispat ettiği film olarak akıllarda yer eden Silsile, güçlü sinematografi çalışması, açılıştaki video klip estetiğinde kotarılan etkileyici sekansı, her biri ilgi çekici olan karakterler geçidi ile ön plana çıkıyor ve yer yer kara komediye evrilen “çıkmaz” odaklı bir yapı kuruyor.

silsile2

Puanı: 3 / 5

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2014/03/22/silsile-2013/

11) Pek Yakında (2014) – Cem Yılmaz

Cem Yılmaz’ın sinemaya duyduğu sevgisinin yeni bir tezahürü niteliğinde olan film, Yavuz Turgul sinemasından Ertem Eğilmez filmlerine, 70’ler avantür filmlerinden blockbuster filmlere dair eğlenceli referanslar içerirken, yıldız sistemine, korsan dvd piyasasına, festival filmlerinin yapılış mantığına, basın mensuplarına ve Cihangir sosyetesine karşı zekice eleştiri oklarını yöneltiyor. Sinematografisini ve sanat yönetimini rengarenk şekilde dizayn etmesiyle ve kalabalık oyuncu kadrosuyla Wes Anderson filmlerinin izinden giden Pek Yakında, özellikle Türk sinemasının 100.yılına denk gelmesiyle ayrı bir önem taşıyor.

pek yakında3

Puanı: 3 / 5

Eleştiri Yazısı: http://www.paralelsinema.com/movies/pek-yakinda/

12) Balık (2014) – Derviş Zaim

Zaim, insan – doğa ilişkisi üzerine kurulu senaryosunu duyarlı bir şekilde işleyerek sinematografik olarak cezbedici, kurgusal açıdan algıyı diri tutan bir yapıma imza atıyor. İnsanın doğayı günden güne mahvetmesi yönetmenin çok sevdiği kurgusal karşıtlıklar eşliğinde vicdani bir dramatik yapıyı beraberinde getirirken Bülent İnal ve Sanem Çelik de iyi yazılan karakterlerini sade ama tutarlı bir şekilde canlandırıyorlar.

balık4

Puanı: 3 / 5

Eleştiri Yazısı: https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2014/09/20/balik-doga-ve-insan-catismasinda-vicdan-kavrami/

13) Deniz Seviyesi (2014) – Nisan Dağ, Esra Saydam

Türk sinemasının yakın tarihinde birbirine tamamen benzeyen aşk filmlerinin yanında doğal ve iddiasız bir geçmişle hesaplaşma filmi aynı zamanda. Damla Sönmez’in oyunculuğuyla ön plana çıkan film, kadın yönetmenlerinin dokunuşunu özellikle futbol maçı sahnesinde farklı bir şekilde hissettiriyor. Müzik kullanımı, ahtapot sahnesi ve hikayesini ele alış tarzı ise Uzakdoğu aşk filmlerinin naif yapısını hatırlatıyor.

deniz seviyesi3

Puanı: 3 / 5

14) Bi Küçük Eylül Meselesi (2014) – Kerem Deren

Dizi dünyasının başarılı senaristi Kerem Deren’in hem yazıp hem yönettiği bu ilk filmi, Türk sinemasındaki aşk filmleri içinde “platonik aşk filmi” olarak adlandırabileceğimiz farklı bir kulvara kapı aralıyor. Karakterlerin saç ve makyaj tasarımından, filmin afişinden, içerdiği minimal hikaye ve objelerden, Toygar Işıklı’nın tatlı ve hüzünlü müziklerinden Güney Kore usulü bir aşk filmi olduğunu da iddia edebiliriz.

bi küçük eylül meselesi

Puanı: 3 / 5

15) Daire (2013) – Atıl İnaç

“Zincirbozan”la siyasi film, “Kolpaçino”yla komedi türünde örnekler vererek yetenekli bir yönetmen olduğunu ispatlayan Atıl İnaç, yer yer fantastik sularda gezerek felsefe ağırlıklı bir dram filmi çıkardığı Daire’yle en iyi işine imza atıyor. Gerçeküstü sahneleri, akılda kalan replikleri, güçlü mizahi ve eleştirel yönü, Fatih Al ve Nazan Kesal’in akılda kalıcı performanslarıyla Daire, yılın en iyi Türk filmleri arasına son sıradan adını yazdırıyor.

daire

Puanı: 3 / 5

Bonus / Vizyon Dışı: Körler – Jaluziler İçin (2014) – Ozan Adam

Türkiye’de vizyona girmesi mümkün gözükmeyen, İstanbul Film Festivali’nde tek seansta gösterilen, daha sonra İstanbul Modern’in seçkisinde sınırlı sayıda kişinin izlediği Körler – Jaluziler İçin, insan ve hafıza ilişkisini kurcalayan arthouse bir bilimkurgu filmi. Türk sinemasında bugüne kadar bir tane bile akılda kalıcı bilimkurgu filmi çekilemediğini düşünürsek, Körler – Jaluziler İçin avangard yapısıyla ve oldukça zorlayıcı yapıbozumcu kurgusuyla çok az kişinin anlayacağı ve keyif alabileceği önemli bir adım. Belki de Türkiye’nin “Upstream Color”u!

körler jaluziler için

Puanı: 3.5 / 5

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 17, 2014 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

72. Altın Küre Adayları Açıklandı

goldenglobe2014

En İyi Film (Drama)
Boyhood
Foxcatcher
Selma
The Imitation Game
The Theory of Everything

En İyi Film (Komedi / Müzikal)
Birdman
The Grand Budapest Hotel
Pride
Into the Woods
St. Vincent

En İyi Yönetmen
Richard Linklater – Boyhood
Alejandro Gonzalez Inarritu – Birdman
David Fincher – Gone Girl
Ava DuVernay – Selma
Wes Anderson – The Grand Budapest Hotel

En İyi Erkek Oyuncu (Drama)
Steve Carell – Foxcatcher
Benedict Cumberbatch – The Imitation Game
Jake Gyllenhaal – Nightcrawler
David Oyelowo – Selma
Eddie Redmayne – The Theory of Everything

En İyi Kadın Oyuncu (Drama)
Jennifer Aniston – Cake
Felicity Jones – The Theory of Everything
Julianne Moore – Still Alice
Rosamund Pike – Gone Girl
Reese Witherspoon – Wild

En İyi Erkek Oyuncu (Komedi / Müzikal)
Ralph Fiennes | The Grand Budapest HOTEL
Michael Keaton | Birdman
BİLL Murray | St. Vincent
Joaquin Phoenix | Inherent Vice
Christoph Waltz | Big Eyes

En İyi Kadın Oyuncu (Komedi / Müzikal)
Amy Adams | Big Eyes
Emily Blunt | Into the Woods
Helen Mirren | The Hundred-Foot Journey
Julianne Moore | Maps to the Stars
Quvenzhane Wallis | Annie

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Robert Duvall | The Judge
Ethan Hawke | Boyhood
Edward Norton | Birdman
Mark Ruffalo | Foxcatcher
J.K. Simmons | Whiplash

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Patricia Arquette | Boyhood
Jessica Chastain | A Most Violent Year
Keira Knightley | The Imitation Game
Emma Stone | Birdman
Meryl Streep | Into the Woods

En İyi Senaryo
Birdman | Alejandro Gonzalez Inarritu
Boyhood | Richard Linklater
Gone Girl | Gillian Flynn
The Grand Budapest Hotel | Wes Anderson
The Imitation Game | Graham Moore

En İyi Müzik
The Imitation Game – Alexandre Desplat
The Theory of Everything – Johann Johannsson
Gone Girl – Trent Reznor – Atticuss Ross
Birdman – Antonio Sanchez
Interstellar – Hans Zimmer

En İyi Özgün Şarkı
“Big Eyes” | Big Eyes
“Glory” | Selma
“Mercy Is” | Noah
“Opportunity” | Annie
“Yellow Flicker Beat” | The Hunger Games: Mockingjay Part I

Yabancı Dilde En İyi Film
Force Majeure (İsveç)
Gett: The Trial of Viviane Amsalem (İsrail)
Ida (Polonya/Danimarka)
Leviathan (Rusya)
Tangerines (Estonya)

En İyi Animasyon
Big Hero 6
The BOOK of Life
The Boxtrolls
How to Train Your DRAGON 2
The Lego Movie

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 11, 2014 in Haberler

 

Etiketler: , , , , , , , ,