Foxcatcher (2014)

Capote (2005) ve Moneyball (2011) filmlerinin yönetmeni olarak tanıdığımız Bennett Miller, son filmi Foxcatcher ile 67. Cannes Film Festivali’nden “En İyi Yönetmen” ödülüyle ayrılarak merakımızı cezbetmişti. Bu yılki Oscar sezonunda Sony Pictures’ın filmi olarak iddialı bir konumda olan Foxcatcher, gerçek ve trajik bir olaydan uyarlanan senaryosu ve Steve Carell, Channing Tatum, Mark Ruffalo üçlüsünün oyunculuklarıyla öne çıkıyor.

1984 Los Angeles Olimpiyatlarında güreş dalında Altın Madalya sahibi olan Mark ve Dave Schultz kardeşler, ABD güreş milli takımının sponsoru “Foxcatcher Team”in sahibi, milyarder ama paranoyak şizofreni hastası olan John du Pont tarafından “Foxcatcher” adlı malikanede güreş hocalığı yapmaları için işe alınır. İlerleyen olaylar zincirinde Mark ve John’un arası bozulunca, Mark, Dave’i sorumlu göstererek onu öldürür. Bu yaşanmış ve trajik olay üzerine kurulu olan hikaye, başka bir yönetmenin ellerinde klasik bir formatta biyografi-drama filmi olacak iken, soğukkanlı, mesafeli, kan dondurucu bir psikolojik gerilime dönüşüyor. Miller, her kareyi usta işi bir detaycılıkla, oldukça titiz hamlelerle ele alırken, senaryoyu karakterlerin psikolojik katmanlarını adım adım derinleştiren, karakterlerinin soğuk tavırlarını ise deforme olmuş kulak, burun ve yüz makyajlarıyla birleştirerek yabancılaştırıcı ve mesafeli bir etki yaratıyor. İkili diyalog anlarında müzik kullanımını ve dış sesleri neredeyse sıfıra indirerek yakın planlarla tekinsiz bir atmosfer kurmayı hedefliyor. Öyle ki, filmin yapısı içerisinde John du Pont (Steve Carell) ve Mark Schultz (Channing Tatum)’dan her an her şeyi yapmalarını beklemek mümkün, zira karakterlerin öyle dengesiz bir ruh halleri var ki, olayların gidişatını kestiremiyoruz.

Foxcatcher

Filmin psikolojik katmanlarını Du Pont ve Mark’ın dostane bir baba-oğul ilişkisi,  Mark ve David (Mark Ruffalo)’in içten içe çekişmeli abi-kardeş ilişkisi ve Du Pont ile annesinin sorunlu anne-oğul ilişkisi olarak özetlemek mümkün. Filmde oldukça az bir sahnesi olmasına rağmen olayların gidişatını sessiz ve derinden, sadece birkaç cümle ederek etkileyen anne karakteri, sinema tarihinde defalarca rastladığımız saplantılı anne-oğul ilişkisinin, sevgisizliği, nefreti, çaresizliği körükleyen farklı bir varyasyonu. Gerçek bir cinayet, içsel bir cinnet vakasının boyutlarını dramatize etmeden, özdeşleşme kurmaya izin vermeden soğuk ve soluk bir görsel yapıda anlatmak her Hollywood yönetmeninin harcı olmasa gerek. Miller, kendi filmografisi içinde sinematografik açıdan en radikal tercihleri Foxcatcher’da gerçekleştiriyor. Güreş sahnelerini, özellikle Tatum ve Ruffalo’nun açılıştaki antrenman sahnesini yakın planlarla, psikolojik bir abi-kardeş çatışmasına dönüştürüyor. Sürekli sahne aralarına giren tablo ve tarihi kişiliklerin görüntüleriyle Du Pont’un alanında gücün, aristokrasinin, her şeyi parayla satın alma arzusunun (annesine yaranabilme duygusundan kaynaklansa da) bir dışavurumunu sergiliyor.

Foxcatcher’ı tamamen bir “erkek filmi” olarak nitelendirmek mümkün, zira geleneksel spor, biyografi, drama filmlerinde ana karakterin mutlaka bir şekilde karısı, çocuğu, sevgilisi vardır ve bir “aşk” ya da “aile” ilişkisi devreye girer. Burada ise ne Carell’ın ne de Tatum’un karakterinde duygusal manada herhangi bir kadın ile birlikteliği yok. Bu Hollywood anlatısı içinde çok riskli ve cesur bir karar. Ruffalo’nun karakterinin eşi ve çocukları var fakat görünmeyen yan karakterler gibiler, hikayede hiçbir baskınlıkları ya da önemi yok. Miller’ın bu farklı ve cesur hikaye yönetmenliğiyle Cannes jürisinin takdirine layık görülmesi oldukça hakkaniyetli bir karar olsa da Oscar ödüllerinde klasik Akademi kafasının filme pek ilgi göstermeyeceği, büyük ihtimalle ödülsüz göndereceği ne yazık ki aşikar.

FOXCATCHER

Filmdeki hikayenin gerçekteki kişilerine baktığımızda oyuncuların fiziksel olarak benzerlikleri ve makyaj çalışması açısından tutarlılığı göze çarpıyor. Steve Carell, fragmanlardan Oscar’a oynayacak, bol mimikli, hafif bir Daniel Day-Lewis performansı sergileyecek gibi gözükse de, esasında makyajın altında oldukça sade, 1-2 sahne haricinde genelde tek mimikle, sabit ama güçlü bir karakter portresi ortaya koyuyor. Oscar ödüllerinde aday olsa bile ödülü kazanamayacağı bariz, fakat bu normalde bir komedi oyuncusu olmasına rağmen psikolojik bir gerilimde performansının gayet iyi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Channing Tatum, belli ki Matthew McConaughey gibi kariyerini yeni baştan inşa etmeye başlıyor. Psikolojik ve fiziksel açıdan güçlü performansıyla artık Step Up ve Dear John gibi filmlerin değil, Foxcatcher’ın oyuncusu olarak hatırlanacaktır. Genelde oynadığı tüm filmlerde benzer performanslar ortaya koyan Mark Ruffalo ise farklı yürüyüşüyle ve tavırlarıyla güreşçi karakterine tam anlamıyla bürünerek akılda kalıcı bir performansa imza atıyor.

 4.5 / 5

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s