RSS

14. !f İstanbul Film Festivali Değerlendirmesi

24 Şub

Bu sene 12 Şubat – 22 Şubat tarihleri arasında 14.sü düzenlenen !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali yine sinefilleri mutlu edecek bir seçkiyle karşımızdaydı ve salonları doldurduk. Bu seçki içerisinde bulunan Birdman ve Risttuules gibi başyapıtlar, Tokyo Tribe, The Forbidden Room ve Plemya gibi sinema harikaları festivalin film kalitesini oldukça yükselten tercihler oldu. Bu 5 film içinden The Forbidden Room’un yönetmeni, çok sevdiğimiz Guy Maddin ve henüz ilk filmiyle Risttuules gibi bir başyapıta imza atan Martti Helde’yi festivalde görmek güzeldi. Yine harıl harıl filmden filme koştuğumuz, aralarda sinefil arkadaşlarımızla keyifli sinema muhabbetleri döndürdüğümüz bir atmosfer içerisinde !f İstanbul’da izlediğim 21 filmi kısa kısa değerlendirdim. Keyifli okumalar.

ifistanbul5

1) Birdman: Alejandro Gonzalez Inarritu’nun son harikası olan Birdman, Emmanuel Lubezki’nin akıl almaz başarıdaki görüntü yönetimi, enfes tek plan sekansları, bu tek planların harika bir kurgu eşliğinde sanki 120 dakika boyunca tek bir plandan oluşuyormuş gibi bağlanışı, Antonio Sanchez’in adeta trans etkisi yaratıp filme güç katan müzikleri, Inarritu’nun her bir kareye aşırı hakim yönetmenliği, Michael Keaton, Edward Norton ve Emma Stone’un güçlü oyunculukları ve çeşitli filmlere ya da karakterlere sürekli göndermeler yapan yapısıyla hem festivalin hem de 2014’ün en iyi filmi. (5 / 5)

birdman-banner

2) Risttuules: Martti Helde’nin dört yılda çektiği ilk filmi Risttuules, 2. Dünya Savaşını merkezine alarak bir kadının mektupları üzerinden dış ses anlatımıyla ilerliyor, bunu oyuncuların sanki bir müzedeymiş gibi dondurulduğu, uzun tek plan sekanslarla birleştiriyordu. Zaman kavramını dondurarak, yaşanılan tüm acıların her bir anına dahil olmamızı sağlıyor, 2. Dünya savaşını daha önce görmediğimiz bir anlatım diliyle son derece sinemasal ve hafızalardan çıkmayacak biçimde anlatmayı başarıyordu. (5 / 5)

risttuules_banner_693x244

3) Tokyo Tribe: Aykırı yönetmen Sion Sono’nun Tokyo Tribe’i son yılların, belki de sinema tarihinin en aykırı müzikallerinden birine imza atıyor, görsel ve işitsel her türlü aşırılıkları, manga kültürünü, yakuza filmi yapısını, koreografik dövüş sahnelerini ve hip-hop müziğini birleştirerek eşsiz bir deneyime imza atıyordu. Moulin Rouge’dan bu yana çekilmiş en etkili müzikal olabilir. (4.5 / 5)

this-tokyo-tribe-2014_51221423555498

4) The Forbidden Room: Kanada sinemasının en aykırı ve auteur yönetmenlerinden Guy Maddin, yine kendine has büyüleyici, eşsiz, gerçeküstücü sinema dünyasında seyirciyi halüsinatif bir yolculuğa çıkarırken, finale doğru katmanlı kurgusuyla derinleşen tarifsiz bir dışavurumcu sinema örneğine imza atıyor. Mathieu Amalric, Charlotte Rampling, Udo Kier gibi oyuncuları görmek de cabası. (4.5 / 5)

forbidden room

5) Plemya: Myroslav Slaboshpytskiy’in ilk filmi olan Plemya, 130 dakika boyunca tamamen hiçbir diyalogun olmadığı, işitme engelli dilinde olup altyazının olmadığı ve müziğin kullanılmadığı bir anlatım diliyle sinema olarak çok farklı bir etki yaratıyor, bu etkiyi oldukça soğuk, şok edici ve sert yapısıyla birleştirerek unutulmaz bir deneye dönüşüyordu. (4.5 / 5)

plemya1

6) What We Do in the Shadows: Vampir komedisi şablonunu mockumentary tarzıyla birleştiren bu Yeni Zelanda yapımı film tam bir kahkaha tufanı, garip bir şekilde de hüzünlü. Son derece zekice, eğlenceli ve filmlere bol referans içeren bir yapısı var. Üstelik bir noktadan sonra işin içine kurtadamlar ve zombiler de dahil oluyor. Daha ne olsun? Son yılların belki de en iyi komedisi. (4.5 / 5)

what-we-do-in-the-shadowsPZszIDqOvjL0X6Gy1QK8

7) The Tale of the Princess Kaguya: Animasyon türünün usta yönetmenlerinden Isao Takahata’nın yönettiği Prenses Kaguya Masalı, karakterin ruh haline göre değişen muazzam çizimleri, masal tadındaki büyüme hikayesi, kulağımıza kazınan harika müzikleriyle yılın en iyi animasyonu. Final sekansı adeta sinemasal bir şok, şiirsel ve büyüleyici bir yorum. (4 / 5)

kaguya-620x350

8) Starry Eyes: Kevin Kolsch ve Dennis Widmer ikilisinin yönettiği Starry Eyes, David Cronenberg’in eski dönemindeki body-horror filmlerinin yapısıyla, Maps to the Stars’taki Hollywood eleştirisini birleştiriyor ve üzerine biraz da David Lynch filmlerinin tuhaf sosunu serpiyor. Kesinlikle deneyimlenmesi gereken bir bileşim olarak hafızalara kazınıyor. (3.5 / 5)

starry-eyes-twitter-banner-2014

9) Rosewater: Jon Stewart’ın ilk filmi olan Rosewater, 2009’da Ahmedinejad – Musavi arasında geçen hileli ve tartışmalı seçimi odak noktasına alarak İran asıllı BBC muhabiri Maziar Bahari’nin 188 günlük hapis ve işkence dönemini etkileyici bir biyografik hikaye formatında anlatıyordu. Dikta rejiminin aslında ne kadar korkak olduğunu gözler önüne seren film, hafızalara kazınan diyaloglarıyla, Leonard Cohen parçasının çaldığı hücredeki dans sahnesiyle ve Haluk Bilginer’in başarılı performansıyla hafızalara kazındı. (3.5 / 5)

hero_Rosewater-2014-1

10) The One I Love: Charlie McDowell’ın ilk filmi olan The One I Love, bilimkurgu soslu romantik komedi yapısını bir nevi evlilik terapisi üzerine inşa ederken hızını alamayıp bir de “doppelganger” teması ekliyor. Belirli süprizler üzerine giderken bir noktadan sonra hamleleri belirgenleşen film, tahmin edilebilir bir finalle sonlansa da ilgiye değer bir iş. (3.5 / 5)

The-One-I-love-3

11) Goodnight Mommy: Festivalin sürpriz filmi olan Goodnight Mommy, harika bir gerilim atmosferi tasarlayıp akılda kalıcı sahneler barındırmasına rağmen sanatsal bir korku filmi tavrını Christopher Nolanvari bir finalle sona erdiriyordu. Finaldeki sürprizini filmin başlarında ve ortalarında açıkça belli etmesi ise etkisini biraz yitirmesine sebep oldu. (3 / 5)

goodnight-mommy

12) A Girl Walks Home Alone at Night: Ana Lily Amirpour imzalı, İran’ın ilk vampir filmi olarak lanse edilen Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız, siyah-beyaz sinematografisi, karakterin tipolojisine dayalı James Dean göndermesi, kedi metaforu gibi özellikleriyle öne çıksa da soundtrack parçalarına çok fazla güvenip bel bağlıyor ve buna bağlı olarak akılda kalıcı bir hikaye örgüsü oluşturmakta sıkıntılar yaşıyordu. (3 / 5)

Girl-Walks-Home-At-Night-Banner-940x427

13) Norviyia: Yiannis Veslemes’in ilk filmi olan Norviyia, vampir filmi konseptini aykırı Yunan filmleri ekolüne transfer ediyor ama Yunan sinemasının son örnekleri gibi etkileyici ve akılda kalıcı olmaktan uzak bir anlatı tercih ediyor. 70 dakikalık film ilk 50 dakikasında o kadar kendini bilmez, dağınık davranıyor ki son 20 dakikadaki muhteşem Bram Stoker – Adolf Hitler göndermeleri anca birazcık gönül alabiliyor. (2.5 / 5)

norviyia-1354-2

14) Big Eyes: Bir hayal kırıklığı filmden diğerine koşan yönetmen Tim Burton’un son filmi Big Eyes,  aslında oldukça vahşi, utanç verici, acımasız bir hırsızlık hikayesini kendi rengarenk atmosferinde eğlenceli ve fazla soft anlatıyordu. Son zamanların en kötü mahkeme sahnesine sahip oluşu ve Christoph Waltz’ın yeni bir Johnny Depp yaratma çabası güden  aşırı abartı ve itici performansı da cabası. (2.5 / 5)

Big-Eyes-2014-Movie-Poster-HD-Wallpaper

15) God Help the Girl: Müzisyen Stuart Murdoch’un ilk yönetmenliği olan God Help the Girl, tatlı, keyifli dediğimiz müzikallerden fakat işin keyifli kısmı, filmin hafif yapısına fazla gelen 112 dakikalık süresiyle yer yer aksıyor. Birkaç keyifli parça, marjinal tipler, en çok da Emily Browning kalıyor akılda (2.5 / 5)

godhelp

16) Nar Dyrenne Drommer: Jonas Alexander Anrby’nin ilk filmi olan Hayvan Düşü, meselesini tıpkı Cannes’ın “Belirli Bir Bakış” bölümünün adı gibi kurt adam / kadın olmaya dair farklı bir bakış atıp çekilerek sunuyor. Sinematografik olarak yeterli, kurt kadın yorumu bir nebze ilgi çekici fakat derinlikten uzak. (2.5 / 5)

nardyrenne

17) Toz Ruhu: Nesimi Yetik’in ilk filmi olan Toz Ruhu, Tansu Biçer üzerinden güçlü bir karakter yaratabilme başarısını gösterse de bir hikaye yaratabilme konusunda ciddi sıkıntıları olan bir film. Dikkat çekici bir açılış yapmasına rağmen ilerlediği her dakikada ivme kaybediyor, mizahi yönü güldürmüyor, Aytaç Uşun haricinde çoğu yan karakteri işlevsiz kalıyor, rengarenk kostüm – sanat yönetimi çalışması ve arabeskliği fazla “Onur Ünlü” kokuyor. (2 / 5)

toz ruhu

18) Love is Strange: Ira Sachs’ın yönettiği Love is Strange, 70’li yaşlardaki 2 eşcinsel karakteriyle ilgi çekici olmayı başarıyor ama “queer sinema” türdeşlerine göre akılda kalıcı hiçbir done yaratamayacak kadar sönük bir şekilde devam ediyor. Film tam biterken aslında başlamış oluyor, ki çok geç bir hamle. John Litgow ve Alfred Molina’nın performansları da söylenildiği gibi muhteşem değil, en fazla iyi. (2 / 5)

loveisstrange

19) Kumiko, The Treasure Hunter: David Zellner’ın yönettiği Kumiko: Hazine Avcısı için azim, masumiyet, yabancılaşma, hayatı keşfetme bla bla. diyeceklerdir ama inanmayın! Anca ana karakteri 4-5 yaşlarında olsa ciddiye alabileceğimiz bir mantığı (mantıksızlık mı demeliyim?) dramatik yapısı haline getiren film, 29 yaşında ve aklı başında olan “Kumiko” ile belki de sinema tarihinin en aptal karakterini yaratıyor. Coenvari mizahının hiç de komik olmadığını ayrıca dile getirelim (1.5 / 5)

Kumiko-The-Treasure-Hunter-1

20) The Man in the Orange Jacket: Aik Karapetian’ın ilk filmi olan Letonya yapımı korku filmi Turuncu Ceketli Adam, çok iyi olabilecek bir çıkış noktası barındırmasına rağmen henüz daha başlarda sırtını sadece sinematografiye yaslayarak iyi bir hikaye kurmayı reddediyor. 70 dakikalık kısa süresine rağmen ilerdikçe daha da anlamsız hale gelen filme başrol oyuncu seçiminin yanlışlığı da eklenince bittiği gibi unutulması kaçınılmaz oluyor. (1.5 / 5)

man-in-the-orange-jacket-the-001

21) Tusk: Kevin Smith’in yeni filmi Tusk, “keşke hiç görmeseydim” dedirtecek, bir nevi istismar filmi Human Centipede’nin korku/komedi ayağı olmaya çalışan bir deneme. Anlamsız ve saçma mizahının mide bulandırıcı olması bir yana, filmin sonunda jenerik akarken Kevin Smith’in fonda ergence konuşup, saçma sapan bir mizah anlayışıyla kahkahalar atması sinirleri iyice bozuyor. Buna Justin Long ve Haley Joel Osment ikilisinin iticiliği ve Johhny Depp’in güldürmeyen karakteri de eklenince son yılların en hafızalardan silinmesi gereken filmine dönüşüyor. (1 / 5)

tusk-banner

Reklamlar
 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: