RSS

Bulantı: Ahmet ya da Zeki’nin Bunalım ve İntikam Maceraları

01 Eki

Zeki Demirkubuz’un merakla beklediğimiz son filmi Bulantı, vizyona girmeden birkaç gün önce Demirkubuz’un Hürriyet ve Cumhuriyet gazetelerine verdiği röportajlarla gündeme geldi. “2006’dan beri Nuri Bilge Ceylan’la konuşmuyoruz”, “Oyunculara iyi olduklarını gösterecekleri senaryoyu verebilen tek adam benim”, “Sevişme sahnesinde oynayacak 50’li yaşlarda aktör bulamayınca rolü kendim oynadım” gibi açıklamalarıyla türlü tartışmalara neden oldu.

Bulantı, karısı ve çocuğunu kaybeden, bundan dolayı suçluluk duygusu yaşasa da içinde saklayan, günlerini öğretmenlik yaparak ve genç kadınlarla günü birlik ilişkiler yaşayarak sürdüren Ahmet’in dünyasını anlatıyor. Bulantı, Demirkubuz’un belki de en “kendisi” olduğu filmi, zira gerek sinemasal gerekse gerçek yaşamından ne varsa filme aktarmış. Bulantı’nın Bekleme Odası ve Yeraltı karışımı bir film olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bekleme Odası’nda yine başrolde kendi oynayan Demirkubuz’un karakterinin adı Ahmet’ti, keza burada da öyle. Aynı tepkisiz, duygularını saklayan, kadınları sadece sevişmek için bir araç olarak gören, bunalımlı, kibirli, asosyal adam. Zeki ya da Ahmet. Demirkubuz, en kişisel filminin Bekleme Odası olduğunu söylerdi, şimdi ise Bulantı olduğunu söylüyor. En kişisel iki filminde de kendisi oynuyor ve ikisinin de adı Ahmet. Demirkubuz, gerçek yaşamında böyle bir adam mı, yoksa sadece zihninin derinliklerinde saklı adamı mı aktarıyor, bilemeyiz. Bu noktada düşünmemiz gereken şey, Demirkubuz, Bekleme Odası ve Bulantı filmlerindeki Ahmet’i  kendisi oynamayıp başka bir aktöre oynatsaydı yine “en kişisel filmim” olarak adlandırır mıydı? Ya da karakterin adı yine “Ahmet” mi olurdu?

bulantı1

Filmin varoluşsal meseleler üzerine bakış açısı, karakterin kendini izleyiciye epey yabancılaştırması, finale doğru sessizlik ve karanlık içerisinde uzadıkça uzayan anlarda kaybolması ise elbette Yeraltı’nı anımsatıyor. Bekleme Odası ve Bulantı’yı izleyip ikisini de seven bir kişi bile Demirkubuz’un iyi bir oyuncu olduğunu söylemeyecektir. Bu yüzden Demirkubuz’un söylemiş olduğu “oyunculara iyi olduklarını gösterecek senaryoları yazan tek kişi benim” ifadesinin en azından kendi oynadığı kişisel filmlerinde geçerli olmadığını söyleyebiliriz. Bulantı’da Ahmet’in telefonda aldığı kötü haberde ya da finale doğru ağlamasında yüzünü göremememiz, Haneke filmleri gibi “her şeyi göstermiyor” olarak da okunabileceği gibi, Demirkubuz’un oyunculuk olarak kendine güvenmemesi olarak da nitelendirilebilir. İkincisi bu noktada daha gerçekçi gözüküyor.

Demirkubuz’un içindeki Beşiktaş sevgisi, Vavien’de (2009) Binnur Kaya’nın kurduğu “Sabahtan akşama kadar kapı açıp kapıyor” cümlesini hatırlatacak derecede kapılara duyduğu ilginç tutkusu, Dostoyevski’den ya da başka yazarın kitaplarından bir iki cümle okumadan rahat etmeyen iç dünyası ve Nuri Bilge Ceylan takıntısı Bulantı’da da kendini göstermeye devam ediyor. Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz karşılaştırmasından çoğu kişi bunalsa da, ikili hakkındaki “Zeki’nin senaryosunu Nuri Bilge aldı ve “Üç Maymun” filmini yaptı. Bu yüzden araları bozuldu” dedikoduları ve Demirkubuz’un Bulantı’dan sonraki filmi Kor’un, Üç Maymun’un esas hali olduğu söylentileri daha çok konuşulacak. Demirkubuz, Yeraltı’nda “Ankara Sıkıntısı” ve “Sen bu yüzsüzlüğünle Nobel, Oscar ne varsa kap gel” cümleleriyle bariz şekilde Nuri Bilge’ye göndermelerde bulunmuştu. Bulantı’da ise Bir Zamanlar Anadolu’da’nın bir sahnesinin çok benzerinin bulunması, filmin fragmanlarından beri konuşuluyordu. Bunu “tesadüf” olarak düşünmek istesek bile filmde doktor rolünde kısa bir süre Ercan Kesal’in rol alması (Nuri Bilge Ceylan ve Ercan Kesal’in aralarının Bir Zamanlar Anadolu’da filminden sonra bozulduğunu biliyoruz) aslında durumu net şekilde özetliyor.

bulantı2

Öyle ya da böyle Demirkubuz, Kader ve Masumiyet zamanlarını çokça özleten, sürekli aynı şeyleri tekrarladığı daha içine kapanık bir sinemaya doğru evriliyor. Temennimiz, Demirkubuz’un senaryoya ve karakterlere verdiği önem kadar artık sinematografiyi de önemsemeye başlaması, bundan sonraki kişisel filmlerinde kendisinin başrolde oynamaması, gerekirse kapı kapı(!) dolaşıp  50’li yaşlarda sevişmeyi kabul edecek bir aktör bulması ve kendini tekrara düşmemesi açısından kişisel takıntılarını Cristoffer Boe’nin Allegro (2005) filmindeki gibi bir kutuya kapatıp patlamasını bekleyerek yeni bir başlangıca yelken açmasıdır.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Ekim 1, 2015 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , ,

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: