The Lobster: Aşk, Sisteme Karşı Gelebilir Mi?

the lobster

“Yeni Yunan Dalgası” diye bir akımın var olup olmadığı tartışıladursun, Yorgos Lanthimos, 2009’daki Dogtooth filminin yarattığı gürültüyle Yunanistan’da bir nevi “ilginçlikler sineması” furyasını başlatan isim oldu. Bu akımın yönetmenleri, oyuncuları, senaristleri, yapımcıları her yeni filmde birbirlerine destek vererek ilerliyorlar. Lanthimos, kariyerinde My Best Friend (2001) ve Kinetta (2005) filmleri de bulunmasına karşı daha çok Dogtooth (2009) ve Alpeis (2011) filmleriyle uluslararası alanda tanınmaya başladı. Hayranlık uyandırıcı senaryo ve yönetmenlik zekası, yarattığı ilginçlikler sinemasının arka planını aile ve sistem eleştirileriyle donatma başarısı o denli “dahice” gözüküyordu ki, bu tarzın türevlerinin çekilmesi ve Lanthimos’un ünüyle beraber sinemasının da Yunanistan’ın dışına çıkması kaçınılmazdı.

Lanthimos, uzun süredir beklenen yeni distopya filmi The Lobster’da Colin Farrell, Rachel Weisz, John C. Reilly, Ben Whishaw, Olivia Colman gibi Hollywood ya da İngiliz aktör ve aktrisleriyle çalışıp, ilk İngilizce filmini çekecek olmasıyla türlü soru işaretlerini beraberinde getirdi. Öyle ki, Lanthimos’un absürd ve yabancılaştırıcı dünyasının Hollywood’un kuralcı dünyasıyla uzlaşma sağlayamayacağı (kendinden ödün vermediği müddetçe) bir gerçek. Zaten Lobster, İrlanda, İngiltere, Yunanistan, Fransa ve Hollanda ortak yapımı. Bütçesi ise sadece 4 milyon dolar. Bu bağlamda filmin dilinin Yunanca değil de İngilizce olması ve tanındık aktörlerle çalışması sadece Lanthimos’un sinemasının evrensele ulaşmasında bir araç niteliği taşıyor. Çünkü Lanthimos, zekasından, yaratıcılığından ve hayal gücünden hiçbir şey kaybetmiş değil, aksine bunları filmografisinin zirve noktasına taşıyacak kadar unutulmaz bir yapıta imza atmış.

(Not: Yazının buradan sonrası filmin gidişatı ve sahneleri hakkında spoiler içerir. Filmden alacağınız zevki azaltacağını düşünüyorsanız, izledikten sonra okumanız önerilir.)

lobster 95

The Lobster’in dünyasında yalnızlara yer yok. Dünyada insanların yalnız yaşaması yasaklanmış, herkes kendine uygun bir eş bularak yaşamak zorunda. Eşi olmayan “yalnızlar”, 45 gün boyunca bir otele kapatılarak kendilerine uygun eşi bulmak zorunda, yoksa istedikleri bir hayvana dönüştürülerek doğaya salınıyorlar. Bu sisteme herkes inanmış durumda, zira hayvana dönüştürülmek gibi dehşet verici bir olayı bile kabullenmiş insanların çoğu. Devlet, sistemi ince ince işlemiş. Otele girdiğinizde cinsel tercihinizin heteroseksüel mi yoksa homoseksüel mi olduğu soruluyor ve ona göre ayrı otellere yerleştiriliyorsunuz. Çünkü eşcinseller ve heteroseksüeller bir arada yaşayamaz! Kişiler birbirine “uyumlu” çifti bulmak zorunda. Bu konuda devleti kandırmak pek mümkün olmuyor, hatta böyle bir şey olursa bizzat kişi devlete olayı ispiyonluyor, sonunda “eş” bulamayıp hayvana dönüşecek olsa bile! Bu uyum esası “iki kişinin de burnunun kanaması” ya da “iki kişinin de duygusu olmaması” gibi Lanthimos absürtlüklerinde anlatılsa da bunu evrensele hatta yerele yayarak da çeşitlendirmemiz mümkün. “Sünni – Sünni”, “Alevi – Alevi”, “Kürt – Kürt”, “solcu – solcu”, “sağcı – sağcı” şeklinde bir uyumla otelden “çift” olarak ayrılabilirsiniz. Aksi kimin haddine! Devleti kandırmaya çalışırsanız anında kimsenin olmak istemediği bir hayvana dönüştürülerek en ağır şekilde cezalandırılırsınız. Eğer devletin istediği şekilde yaşarsanız, devletle iyi geçinirseniz, devlet de size en iyi şekilde bakar. Sizi güzel bir otel odasında ağırlar, takım elbisenizden ayakkabınıza kadar şık bir şekilde giydirir, jakuzili havuzlarında rahat ettirir, canınız sıkıldıysa bizzat sizi eğlendirir, devletin üst kademeli, tok sesli, kel ve göbekli adamı TRT Müzik’i andıran bir konser verir mesela. Size uygun eşi bulun, yasal bir şekilde odanızda eşinizle sevişin. Sorunlar yaşayıp anlaşamamaya başladıysanız hiç merak etmeyin, devlet mutlu olmanız için size gerekirse çocuk bile tahsis edebilir, 3 çocuğa kadar yolu var! Bunların hepsi sizin devletin istediği uyumda eşi bulmanız için, yeter ki sorun çıkarmayın. Eğer devletin bu üstün hizmetlerine ihanet edip ormana, anarşiklerin yanına kaçmaya karar verirseniz bittiniz. Devlet hemen otelde sistemin gönüllü köleleri haline gelmiş bireyleri ellerinde silahlarla ormana salar, leşinizi sıra sıra yere dizer, bir güzel sayar, bireylerin 45 günlük süresini de kelle başına bir gün olacak şekilde artırarak onları ödüllendirir.

the-lobster (1)

Lanthimos, bu orijinal dünya fikrini zekice bir mizahla harmanlayarak otel içinde geçen ilk yarı boyunca izleyiciyi adeta kahkaha tufanına boğuyor. Karakterlerin eylemlerini, düşüncelerini, hatta bazen söyledikleri sözleri anlatıcı dış ses eşliğinde tekrar ettirmesi hem bilinçli olarak izleyiciyi yabancılaştırıcı bir işlev görüyor hem de izlediğimizin bir film, anlatılanın ise bir hikaye ya da masal olduğunun altını çizerek hatırlatıyor. İlk yarıyı keskin bir kara mizahla harmanlayan ve sinematografik olarak açık tondaki renkleri tercih eden Lanthimos, ikinci yarıda filmin dünyasını otel yerine kaçakların bulunduğu ormanlık araziye ve dış dünyada hayatın nasıl olduğu üzerine kuruyor. Otelden kaçıp ormanlık arazide ayrı bir sistem kuran anarşikler, oteldeki mevcut sistemin bir anti-tezini sunacaklar diye bekliyoruz, fakat çok geçmeden olayın hiç de göründüğü gibi olmadığı açığa çıkıyor. Otelde nasıl kendinize bir eş bulmadan hayatınıza devam edemezseniz, burada da yaşamak için topluluktan kimseye aşık olamazsınız! Sözde mevcut düzenin anti-tezi fakat insan özgürlüğünü kısıtlama, kurallara uyulmadığında en ağır şekilde cezalandırma konusunda hiçbir değişim yok. Bu noktada sorulması gereken soru şu? Bir başkasının (devletin) isteğine göre bir aile kurup yaşamayı ya da aile kuramayıp ömrünüzü bir hayvana dönüştürülerek geçirmeyi mi isterdiniz, yoksa ömür boyu yalnız olmanız dikte edilerek, aşık olmanız halinde sakat bırakılarak yaşamayı mı? Bu noktada devletin, sistemin, kuralların, yasakların önünde bir aşk yaşayabilmeniz mümkün mü? Filmin içeriğindeki “romans” duygusu da bu sorulardan türeyerek, ikinci yarının ana odak noktası haline geliyor. İkinci yarı bize bir anti-tez sunmadığı, aynı sistemin farklı bir varyasyonuna okuma sağladığı için filmin görsel dokusu daha karanlık hale gelmeye, mizahi unsurları daha azalmaya başlıyor. Normalde otelde geçen, filmin esas konusu olan ilk yarı, yapı gereği daha karanlık olması gerekirken aydınlık bir sinematografi ve güçlü bir mizahi dille aktarılıyor. Otelden (devletten, sistemden) kaçıldığında aydınlığa kavuşulması beklenirken ise ikinci yarı daha karanlık olmaya başlıyor, çünkü bir sistem, öteki sistemi var etmekten başka bir işe yaramıyor. Filmin iki yarısı tamamen bu ters psikoloji üzerine kurulmuş.  Her iki sistemde de değişmeyen tek şey ise insanların birbirlerini kullanması ve bireysel kazanımları için diğerlerini feda etmesi. Peki, bu durumda aşk ne oluyor? Lanthimos, bunun cevabını finalde hem ana karakteri hem de izleyiciyi ikilemde bırakarak veriyor. Gerisi sizin hayal gücünüze kalmış.

5/5

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s