RSS

Aylık arşivler: Aralık 2015

2015’in En Çok Hakkı Yenen 10 Filmi

2015’i geride bırakıp 2016’ya girerken etraf elbette türlü listelerle dolup taşmaya başladı. Bunlar içinde her zaman en popülerleri yılın en iyi filmleri listeleridir. Onsuz olmaz, elbette o listeyi de yayınlayacağız ama bu yıl o kadar çok filmin gereksiz yere hakkı yendi ki. Gayet güzel ve başarılı filmler dünyanın en kötü filmleri gibi lanse edildi, gereksiz bir karalama propagandası yapıldı, sürü psikolojisi mantığıyla dilden dile yürüdü ve durdurulamaz bir hal aldı. Beğeni kriterleri herkese göre değişebilir elbet. Bu listeyi okuyanlar muhtemelen bana “Ne kadar zevksizsin” diyecektir. Hislerimiz karşılıklı sevgili dost. Sen de ne kadar zevksizsin öyle!

Not: Bu 10 filme öyle ağza alınmayacak şeyler söylenip haksızlık yapıldı ki, e biz de doğal olarak ne düşündüysek saydırdık. Hodri meydan!

10) The Danish Girl

The Danish Girl’in fragmanı ilk yayınlandığında performanslar başta olmak üzere Oscar için oldukça iddialı bir yapım geldiği belliydi. Sonra ne olduysa oldu, film Amerika’da ilk gösterimlerini yaptığı andan itibaren olumsuz eleştiriler ardı ardına gelmeye başladı. Filmin Imdb puanı 5.3’e kadar düştü. Oldukça güçlü performanslar ortaya koydukları fragmanından bile belli olan Eddie Redmayne ve Alicia Vikander ikilisi için, film kötü çıktığından dolayı Oscar için adaylık şansları bile kalmadığı söylendi vs. Neyse ki, bu söylentiden ibaret çıktı, zira genel gidişata bakarsak Redmayne ve Vikander’in adaylık alacağı kesin. Filmin, diğer Tom Hooper filmlerinden hiçbir farkı yok. Hooper’ın diğer filmlerini de çeken görüntü yönetmeni Danny Cohen’in kendine has çarpık kadrajlarıyla kurulu bir atmosfer, eli yüzü düzgün bir anlatım, gayet duygusal ve dokunaklı bir hikaye, ikna edici karakter değişimi, Eddie Redmayne ve Alica Vikander’ın kesinlikle adaylık hak eden güçlü performansları. Sahi, bu filmi niye gömdünüz?

danish girl1

9) Crimson Peak

“Crimson Peak, türler arasında dolaşan yapısıyla ve atmosferiyle öne çıkan, görsel açıdan cezbedici, rejisi özenli bir gotik romans.” Şimdi bu benim yorumum. Filmi izlemişim, sinemasal bir doygunluk eşliğinde salondan ayrılmışım. Del Toro’ya teşekkür etmişim. Peki, eve gelip de ne göreyim? Bu kadar her karesi özen kokan bir sinema yapıtı için aha bunlar da sizin yorumlarınız sevgili izleyenler. “Sinirden gülme krizleri eşliğinde izlediğim bayağı salak bir film”, “Del Toro’nun en kötü filmi”, “Kolay film, sürpriz yok!”, “Dakika başı mantık hatası yumurtluyor”, “Tasma takıp siyah kalem sürünce gotik olduğunu zanneden neslin son oyuncağı”  1) Bu filmde gülme krizleri geçiriyorsan Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları bölümü tavsiyem. 2) Del Toro’nun en kötü filmi diyorsan o senin kalbinin kötülüğü. 3) Sürpriz yok derken? He, sen sürprizli film arıyordun. Yanlış kapı. 4) Saydın mı? 5)  Gotik edebiyat fışkırıyor arkadaştan belli. Laf sokmalarımızı bitirdiğimize göre son kertede diyoruz ki, Crimson Peak, İtalyan gotik korku sinemasına saygılarını sunan, atmosferi gotik, anlatısı gotik, her köşesi gotik de gotik bir güzelleme. Saf gotik. Gooooo-tiiiiik.

crimson peak

8) Knock Knock

Dünyada genel olarak en çok haksızlık edilen yönetmenlerin en başlarında Eli Roth gelir. Bir anlayamadınız gitti şu adamın amacını. Tarantino nasıl bir western sinefiliyse, Eli Roth da aklınıza gelecek korkunun her alt türünün sinefilidir. Korku türü, dünyada insanların birbirleriyle en anlaşamadığı film türü olduğu için herkesin ayrı kafadan konuşması normal. Adamın biri çıkıyor “Korkmadım” diyor ve kafasında bitiriyor. Bu kadar basit bir filmi gömmek. Bir Eli Roth filmi izlerken, B filmlerine bakacaksın, gönderme yaptığı referansları bileceksin, Roth’un her daim izleyiciyle ve hatta kendi filmiyle dalga geçen bir mizacı olduğunu benimseyeceksin. Sen izlerken hani diyorsun ya arkadaşım “Ne kadar saçma, ne kadar aptalca” diye. He , işte Eli Roth tam olarak onu istiyor zaten. Knock Knock, oldukça eğlenceli bir erotik gerilim. Bir feminist fıkrasını andıran mesajı, acayip de komik bir finali var. Eli Roth, her zaman yaptığı şeyi yapıyor, dalga geçiyor, eğleniyor, keyfine bakıyor. Sen gelmiş diyorsun ki Keanu Reeves ne kötü oynamış falan, yahu dalga geçiyor adam, o da dalga geçiyor, Oscarlık performans sergileyecek hali yok herhalde böyle bir filmde değil mi? Ne gerektiriyorsa o. Eğlencelik, izle keyiflen, geç. Ne diye dünyanın en kötü filmi muamelesi yapıyorsun? Aa. Delinin zoruna bak.

knock knock

7) Pan

Pride and Prejudice, Atonement ve Anna Karenina gibi oldukça güçlü dönem dramalarına imza atan taş gibi bir yönetmen Joe Wright. Siz şimdi bu adamın yeni filmini çocuk filmi diye mi yerin dibine soktunuz? Vizyon sahibi yönetmenlerden Wright, klasik Peter Pan öyküsünü hem metinsel hem biçimsel dokunuşlarla oldukça farklı, şaşırtıcı ve çılgın bir konuma getiriyor, bir prequel tasarladığı için bildiğimiz hikayeyi bir güzel bozuyor, kurcalıyor, görsel açıdan keyifli bir curcuna haline getiriyor. Filmin tercihleri bir çocuk filmine göre oldukça radikal. Hele Nirvana’nın Smells Like Teen Spirit’ini yeniden cover’layıp korsanlara söylettirdiği sahne resmen kült! Birbiri benzeri vizyona giren yüzlerce çocuk filmine gelince sıkıntı yok ama Wright çılgın bir fikirle alışmadığınız yerden vurunca yılın en kötü filmi öyle mi? Imdb 5.9, rottentomatoes %26, metacritic %36 ve bir ton ağza alınmayacak saçmalıkta laflar. Nankörsünüz.

pan 1

6)Regression

Regression, gayet Alejandro Amenabar zekasını içeren sıkı bir psikolojik gerilimdi. Karakter tahlilleri güçlü, zihin kontrol ve bellek üzerine etkileyici sözler söyleyen bir polisiye aynı zamanda. Neymiş efendim, finalini açık ediyormuş, sürprizli değilmiş. Siz çok alıştınız artık yok tavuğun g.tünden ejderha çıkmasına, yerde yatan adamın birden kalkıp “yaşıyorum ki ben hehe” diye yürüyüp gitmesine falan. İşiniz gücünüz “aaaa” demek olmuş. Yeni bir The Others çekecek mi zannettin sevgili arkadaşım, öyle olmuyor bak o işler, bu adam Alejandro Amenabar. Tanıştırayım. Bilinçli yapıyor onu tamam. Sürpriz final iddiasında olsa filmin aralarına o finali belli eden parçalardan birkaç tane dağıtmaz zaten. Sürpriz yapmaya çalışmıyor, hikaye kurgusuyla oynuyor, anladın mı canım?

regression

5) Spectre

Şimdi ne olmuş biliyor musunuz? 23 Bond filmini de izlemeyen, toplasan 4-5 tane izlemişliği olan, Bond’u zaten sevmeyen, en iyi Bond filmine anca 70 puan veren, bir Bond filminden zaten ne bekleyebiliriz ki diyen, genel geçer Bond verileriyle konuşan eleştirmenler bir olmuş demiş ki, Spectre yılın en kötü filmlerindenmiş! 9 yıldır bu rolü Daniel Craig’in canlandırmasına ve en iyi Bond olduğu kabul görmesine rağmen biri çıkmış dördüncü filmde hala “Daniel Craig’ten Bond olmaz ki” demiş, öteki çıkmış Craig’li serinin en kötüsü olduğu alenen bilinen “Quantum of Solace”e son 20 yılın en iyi Bond filmi demiş, bir diğeri çıkmış 53 yılını dolduran en köklü ve heyecan verici seriye “Hala niye Bond filmi çekiliyor ki?” demiş. Bak güzel kardeşim, canım kardeşim, sen güzel bir kardeşe benziyorsun. En iyi Bond filmleri arasına adını yazdıran Spectre’yi, Bond tarihinin en harikulade açılış sekanslarından birini (hem de tek planla bezeli), güzelim Bond şarkısı ve jeneriğini, Eva Green’den bu yana en iyi Bond kızı olan Lea Seydoux’u, Ernst Stavro Blofeld’in kanlı canlı geri dönüşünü, Guinness Rekorlar’a giren müthiş patlama sahnesini, serinin başına gelen en güzel şey olan Sam Mendes’i, bunları yedirtmezler tamam mı? Anlaştık. Aferin, hadi sana tavsiye git eskilerden bir On Her Majesty’s Secret Service izle de gel. Hadi bakalım. Hadi koçum.

spectre8

4)Blackhat

Bu yıl Michael Mann’e ettiğiniz haksızlık için çarpılsanız yeridir sevgili seyirciler. Tıpkı daha önce Miami Vice’a ettiğiniz haksızlık gibi. Siz madem Imdb 5.4, rottentomatoes %34 ya da “Ne yaptın sen Michael Mann???” gibi yorumlarla ağır konuşuyorsunuz, biz de biraz sivri dilimizi arttıralım olur mu? Şimdi Michael Mann diyince “Heat”, höt diyince Michael Mann diyecek kadar alışmışsın ya sevgili dostum, ama sen Michael Mann’i hiç anlamamışsın be! Blackhat’ı sevmediysen muhakkak Miami Vice’ı da sevmiyorsundur. Bak arkadaş şimdi Mann’in uzun saçlı Amerikan jönü ve ondan yaşça büyük çekik gözlü kadın fetişi var tamam mı? Bu ilişki türünü çok seviyor. İki filmde de bunu kullandı. Sonra erkek karakterler arası ortaklık-dostluğu çok seviyor ilkinde Farrell – Foxx, ikincide Nick – Chen. Stilize suç filmlerini seviyor, özellikle aksiyon sahnelerinde hareketli kamera kullanımına bayılıyor, müzikleri film bittikten sonra bile tınılarını kulağında devam ettiriyor.  Yine ikisinde de var. Yan karakterler üzerinden bile güçlü bir drama duygusu çıkarabiliyor, Viola Davis’in vurulup yere düşünce gökyüzüne baktığı, kocasıyla ilgili 11 Eylül göndermesinde ben gözyaşı döktüm yahu ne diyorsun sen? Özellikle Blackhat’ın akıllardan çıkmayacak bir yönetmenlik ve sinema duygusu içeren final sekansına kim laf söyleyebilir? Adam yıllardır yaptığı sinemasının tüm bileşenlerini yine başarılı bir şekilde sergiliyor ve sen gelmiş “Ne yaptın sen Michael Mann???” diyorsun öyle mi? Utanmadan bir de soru işaretini üçe çıkarıyorsun. Sen ne yaptın asıl sen??? Kimsin sen??? Çık dışarı. Çık.

chris-hemsworth-blackhat-movie

3) Jupiter Ascending

Hey, sen! Sen şu Jupiter Ascending’i yerden yere vuran, dünyanın en kötü filmi muamelesi yapan arkadaştın değil mi? O sendin değil mi? Gel bakalım, anlatacaklarım var. Şimdi. Madde 1. Wachowski kardeşler hiçbir zaman bir Matrix daha çekmeyecek. Öyle sinema olayları mecazi olarak 40 yılda bir, gerçekte ise 100 yılda bir falan olur, tamam mı arkadaş. Yani ne yapıyormuşuz? Wachowskiler yeni bir film çektiğinde onu Matrix’le kıyaslamaktan artık vazgeçiyormuşuz. Bu Wachowskiler 3 yıl önce taş gibi Cloud Atlas çektiler. Hakkını verdin mi? Yok. Yani zaten güzel bir şeyler çekseler bile hakkını vereceğin yok. “Ama Matrix” falan. Bırak şimdi metresi, tetrisi. Bu filmin adı Jupiter Ascending. Şimdi bu filmden keyif almak için ne yapıyoruz? Öncelikle Matrix gibi yoğun felsefesi olan ciddi bir film olmadığını, tek amacının eğlendirmek olduğunu falan anlıyoruz. O hani ucuz efektler, yapay makyajlar, abartılı tasarımlar diye eleştirdiğin şeyler var ya, ha, işte onların hepsi bilinçli olarak öyle yapılıyor biliyor musun? Bak hayallerini yıktım şimdi senin. Ta ta ta tam. Bu bir B filmidir. Kandırdık seni. Matrix bekliyordun değil mi çakal? Bak hala oradasın. Yaw ben sana lazer bombardımanıyla düğün basılan manyak bir kafadan bahsediyorum, sen hala mavi hapı mı seçeyim kırmızıyı mı felsefesinde takılıp kalmışsın. Of, çok sıkıcısın. Bye.

jupiter-ascending-channing-mila-xlarge

2) Love

Bu filme ettiğiniz haksızlık için Gaspar Noe’nin cehennem atmosferinde yanacaksınız! Gaspar Noe için ne desek az kalır. Aykırı filmlerin üstadı, gerçek bir psikopat, sansasyonun adı. Ben öve öve bitiremem zaten, o yüzden öğrenmek istiyorsan bir ara şu linke bakarsın arkadaş!. https://sinefilinseyirdefteri.wordpress.com/2014/12/29/sinirlari-zorlayan-aykiri-bir-deha-gaspar-noe/ Neyse, efendim Gaspar Noe’nin filmleri ne kadar rahatsız edici ve uyuşturucu tribinde filmler olsa da Cannes Film Festivali seçkisine alınırdı. Irreversible, Enter the Void. Fakat bu Love’ı yarışma seçkisine almadılar. Çünkü Noe, Trier’in Nymphomaniac’ta yaptığının 30 katını yapmış, bildiğimiz pornoya yakın bir şey çekti. Ama duygusal porno. Depresif porno. Bir porno filminde ağlanır mı? Adam o son kare ile ağlatıyor arkadaş! Kendi sinemasının tüm bileşenleri bu filmde mevcut. Seul Contre Tous’un dış ses anlatısını almış, Irreversible’ın sondan başa yapısını kurmuş, Enter the Void’in saykodelik atmosferini eklemiş, üstüne de bir tutam sinefillik serpmiş. Sadece aşkın ve seksin sineması değil, aynı zamanda şiiri, müziği, resmi ve dansı da olmuş. Bir Gaspar Noe filmi olma gerekliliklerinin hepsini hakkıyla yerine getirmiş. Sürü psikolojisi kafasıyla üreyen bir grup eleştirmen de demiş ki filme “Ergen”. Noe’ye de demiş “Ergen”. Sensin ergen. Sinemanın erotik-porno sınırlarını deldiği her filme (Nymphomaniac, Love, 9 Songs, Twentynine Palms vs.) ne kadar berbat film diyen kafa yapın ergen. Biri de çıkmış der ki “Fazla pornografik. Ne gerek vardı?” Yahu sinemada hiçbir sınır tanımayan Gaspar Noe sana mı soracak gerekliliğini sen de! Adam porno film çekmek istiyor ve çekiyor, hem de 3 boyutlu, sıvıları yüzüne yüzüne fırlattırıyor, adamın hoşuna gidiyor, zevk alıyor bundan, sen gelmiş fazla pornografik diyorsun? Seninki de laf he. Porno film setine gidip “Neden seks yapıyorlar acaba?” demek kadar abesle iştigal bir soru bu. Çok komiksin. Valla. Ergen.

love77

1)True Detective Sezon 2

Tarih sizi yazacak! Çok sinirliyim. Gerçekten. Bu kadar muhteşem bir sezonu sizin aptalca “Sıkıcı, boring, boring, boring,” yorumlarınızdan başka argüman getiremediğiniz sözde eleştirilerinizle dünyanın en kötü dizisi haline getirdiniz. Hangi listeyi, hangi yorumu açsam küfürler havada uçuşuyor, önüne gelen saydırıyor, yılın en kötüleri listesinde ilk sırada, tabii ki tek argümanları, çok sıkıcıydı! İlk sezonda alıştınız tabi, McConaughey gibi karizmayla ve aforizmalarla doldurulmuş bir karaktere, ortağının karısını götüren adam klişesine vs. fazla geldi tabii bazılarına bu sezon. Bu sezonda kimse karizma değildi, oldukça depresifti, karakterlerin her biri psikolojik olarak ince ince işlenmişti, ağır ve derinden ilerliyordu, siyasi açıdan Türkiye’yle de bağdaştırabileceğimiz çok yönlü bir okuması vardı, unutulmaz sahneler barındırıyordu, duygusu kaliteli bir şişe viskiyi bitirmiş kadar sert vuruyordu insanı vs. Ama ben böyle mantıklı anlatınca anlamıyorsun değil mi? İlla laf sokmak lazım. İlk sezonu David Fincher tarzıysa, ikinci sezonu da bariz Michael Mann tarzı polisiyeydi. Michael Mann olunca karakterler öyle ince işleniyor işte, sen bilmezsin, zaten Blackhat da yılın en kötü filmiydi değil mi senin için? Püüüü. Yazıklar olsun. Gerçek dedektif McConaughey gibi felsefe yağdıran, yakışıklı, karizmatik, iyi dövüşen adam olmuyor canım. Dizinin dördüncü bölümdeki akıllardan çıkmayacak vuruculuktaki aksiyon sekansı var ya, ha orada işte Colin Farrell ayyaşlıktan göbeğiyle zar zor koşturuyor bir sahnede, bak o gerçek işte. Ama hoşuna gitmedi değil mi? Rachel McAdams’ın psikolojik karakter çözümlemeleri içeren o çok iyi yazılmış kadın karakteri. O da yemedi sanırım, çünkü kocasının ortağıyla işi pişiren bir Michelle Monaghan daha çekici! Neyse, 4. Bölümdeki operasyon sahnesi, 6. Bölümdeki seks partisi sekansı, finaldeki hipnotik çölde yürüme sahnesi. O kadar çok akıllara kazınan sahnesi var ki. İlk sezonu sadece Cary Fukunaga yönetmişti, burada ise çok yönetmenli bölümlerin görsel ve kurgusal farklılık açısından verdiği haz paha biçilemezdi. Dizinin en güzel karesini de yazının sonuna ekler, iyi polisiyenin aksiyon sahneleriyle eş değer olmadığını, ota boka sıkılmaman gerektiğini, biraz izlediğin şey üzerine okuma yapmanı tavsiye ederim.  Mutlu yıllar 😉

true detective

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 31, 2015 in 2012, Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

“The Hateful Eight” Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler

The-Hateful-Eight

Ali Ulvi Uyanık: “The Hateful Eight”. İster tarihsel ve güncel alegorilerini çöz, ister sadece sinemasının tadını çıkar; her şekilde çok zevk alacaksın:)

Halil İbrahim Sağlam: Bir Tarantino filminden izlemesi daha keyifli bir şey varsa başka bir Tarantino filmidir. The Hateful Eight harika. Tarantino sinemasının tüm bileşenlerini barındıran, büyük bölümü tek mekanda geçmesine rağmen 3 saatin nasıl geçtiğini anlamadığınız, çok iyi yazılmış, yönetilmiş, çekilmiş ve oynanmış bir film.

Kerem Akça: Yönetmenin filmografisinin en alt sıralarına yerleşse de The Hateful Eight, Tarantino’nun muzip ruhunu yansıtan oyunbaz bir tür filmi.

Tanju Baran: Hateful Eight, Tarantino ve western hayranları için harika bir deneyim, iki Sergio’nun ruhu Tarantino’da vücut bulmuş.

İnci Tulpar: Hateful Eight ile çekim ve yönetmenlik dersi vermiş Tarantino. Western ve Tarantino şiddeti sevenler için 2. Yarı şölen.

Onur Kırşavoğlu: Tarantino, sinemayı sevdirmeye devam ediyor ve bu sefer oldukça ciddi. Morricone ise yine muhteşem.

Güzin Tekeş: Hateful Eight 3 saatlik oldukça geveze bir Tarantino filmi.. film olacağına tiyatro oyunu olsa çok daha keyifli olurdu..

Gözde Özen: The Hateful Eight ilk yarısı zor akan, ikinci yarısı akan,geveze,klasik western tadında bir Tarantino filmi. Seveni de sevmeyeni de bol olur.

Tuğçe Madayanti Dizici: Tarantino’yu eleştirmek değil kutlamak gerek. The Hateful Eight, Ultra Panavision 70 ile bir şölen gibi geçti. (8.5 )

Selin Gürel: Tarantino sinemasının hayran olunası ile dayanılmaz olmak arasında geçirdiği aşamaları hatırlamıyorum, ama The Hateful 8 hiç bitmeyecek sandım.

Seçil Toprak: The Hateful Eight başladığı anda “sinema” diyorsunuz, sonra biraz iniş ama ikinci yarı Tarantino dünyasında geçiyor.

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 22, 2015 in 2012, Haberler

 

Etiketler: , , , ,

“Ertuğrul 1890” Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler

ertugrul1890

Halil İbrahim Sağlam: Ertuğrul 1890’ın ana karakterler üzerindeki reenkarnasyon ya da paralel evren kafası eğlenceli, teknik olarak iyi ama müzik dozajı, hümanizm patlaması ve reklam, klip havaları sıkıntılı. Dostluk maçı kıvamında, birçok pozisyonun değerlendirilemediği ama gollü berabere biten bir film.

Hazal Erkul: Ertuğrul 1890’ın ilk yarısını gerek kurgu gerek görsel açıdan başarılı buldum (bazı kısımlar inandırıcılıktan uzak olsa da) , bazı sahnelerden çok etkilendim. Ancak 2.yarı tamamen sofistike, gerçekçilikten uzak, ve yer yer komikti. Milliyetçi duyguları ve ajitasyonu körüklediği için halkımıza hitap ettiğini düşünüyorum.

Haktan Kaan İçel: Ertuğrul 1890 gerçek olayları, inandırıcı olmayan bir üslupla beyazperdeye aktaran bir film. Görsel anlamda film kusursuz çekilmiş. Ancak oturmamış senaryosu ve anlatım üslubu filmin potansiyelini harcamış. Türk halkı filme bayılacaktır. Ağdalı dramatik yapısı belli bir gişenin kapılarını açabilir. Film kurguda yarı süreye indirilebilirdi. Müzik kullanımı da çok gelişigüzl olmuş. Derinliksiz ama iyi niyetli film…

Ömür Gedik: Ertuğrul 1890 iyi başlıyor, ancak Japonya ve gemi sahnelerindeki başarısını Tahran’a taşıyamıyor.

Fırat Sayıcı: Ertuğrul 1890, eli yüzü düzgün bir iş olmuş. Ancak Türk seyircisini tatmin edeceğini pek sanmam…

Suat Köçer: Ertuğrul 1890, tarihte yaşanmış gerçek bir dramın “tribünel arabeske” kurban ediliş filmi. Senaryo danışmanı da miss.

Tuğçe Madayanti: Yılın en unutulmaz repliğini Ertuğrul 1890 filminde duymuş olduk. Turgut Özal: “Ben ne şanslı bir başbakanım”

 

 

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 21, 2015 in 2012, Haberler

 

Etiketler: , , , , ,

“Steve Jobs” Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler

steve jobs

Halil İbrahim Sağlam: Steve Jobs şahane. Biyografik filmlerde David Fincher’ın The Social Network’üyle yarışır. Aaron Sorkin her zamanki gibi diyaloglarda öyle bir döktürüyor ki, senaristleri “Aaron Sorkin ve diğerleri” diye ikiye ayırmanın zamanı gelmiş olabilir. Senaryosu, castı ve üç katmanlı yapısı çok güçlü. Her bir oyuncu gayet iyi. Özellikle Michael Fassbender, Kate Winslet ve Jeff Daniels. Boyle’un kendine has yönetimi, Birdman’i hatırlatan teatral ve akıcı yapı da eklenince yılın en iyilerinden olduğunu söyleyebiliriz.

Selin Gürel: Steve Jobs’ın sorunu, Steve Jobs’ın özel ve iş hayatındaki çalkantıları çok umursadığımızı varsayması. Kusturana kadar çalkantı. Ayrıca Aaron Sorkin’in laf salatası senaryolarına katlanamıyorum. Hala kadın karakter yazamıyor, o da kronik ve apayrı bir sorunu.

İnci Tulpar:  Steve Jobs nefis bir teatral kurguya sahip. Oyunculuklar müthiş. Kulis adrenalini çok iyi verilmiş.. Oscar’da harcanmamalı.

Kerem Akça: Steve Jobs, tam bir senarist filmi. Bir ‘Sosyal Ağ’ olamamış. Ama biyografik filme getirmek istedikleriyle hatırlanacak.

Gizem Çalışır: Danny Boyle ve Aaron Sorkin ikilisinin harika bileşimi Steve Jobs’un damaklarda Birdman tadı bırakacağını söylemek de abes kaçmaz.

Başak Bıçak: Steve Jobs’ı, M.Fassbender’ın güçlendirdiğine şüphe yok. Fakat Jobs’ın yaşadığı çatışmalar ve nefes aldırmayan diyaloglar seyirciyi yoruyor.

Kemal Yılmaz: Aaron Sorkin harika bir vals bestelemiş. Böyle maestro gibi orkestrayı yönetmiş. Fassy de sürekli eş değiştirerek pistte toz bırakmıyor.

Tuğçe Madayanti: Steve Jobs biyografik film değil. “Müthiş bir beynin” “müthiş bir insan” olamayabileceğini gösteren bir kesit (6/10)

Ali Ulvi Uyanık: “Steve Jobs”:Bilişimde bir yığın dahi varken, Jobs’a bu denli ilgi duyulmasının altında yatan nedenleri zeki biçimde açıkladığı için önemli.

Banu Bozdemir: Jobs filmi fazla diyaloglu, yorucu bir biyografi filmi olmuş, pek sevemedim ama acı gerçekleri ayan beyan öğrenmiş olduk! .

Hilal Çetinder: Aaron Sorkin, Steve Jobs’un hayatını didik didik ediyor. Jobs ve kulisi -bence- kesinlikle ilgiye değer.

Mert Tanöz: Steve Jobs tam anlamıyla pazarlamayı pazarlıyor. Amerikan “sisteminin” en iyi örneğini kendi diliyle dünyaya satıyor.

Deniz Ergürel: Danny Boyle’un Steve Jobs filmini izledim. Başarılı bir film. Ama yoğun diyalogları anlamak için Apple tarihini bilmek şart.

 

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 9, 2015 in 2012, Haberler

 

Etiketler: , , , , , , ,

“Pan” Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler

pan-movie-poster-banner

Kerem Akça: Pan, Joe Wright için büyük bir adım değil. Ama yerçekimi tanımayan koreografileriyle dikkat çeken ilginç bir Peter Pan filmi.

Halil İbrahim Sağlam: Pan, Joe Wright’in şaşkınlık yaratacak tercihleriyle seyri keyifli bir curcuna. Ama ne curcuna! Çocukken izlesem şok geçirirdim herhalde.

Kerem Sanatel: Yeni uyarlamada mutlu düşüncelerle uçabilen bir Peter Pan yok, uçabildiğinde “hepinizin canına okuyacağım” suratı takınan bir egomanyak var.

Mert Tanöz: Pan fikir olarak da görsel olarak da keyifli. Kostümler ve sahneler karnaval misali, Peter Pan efsanesinin başlangıcı olarak da ilginç.

Haktan Kaan İçel: Pan, Hollywood oyuncularının yer aldığı, görsel efektlerin havada uçuştuğu, aksiyona bel bağlayan senaryosuyla büyük bütçeli bir çocuk filmi. Seyircisini tatmin edecektir ama Joe Wright fanatikleri açısından tatmin edici değil pek.

Batu Anadolu: Pan bir kez daha gösterdi ki Joseph Campbell ve “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” olmasa, film izleyemeyeceğiz.

Serkan Baştimar: Peter Pan nihayet ruhunu buldu. Pan, 110 dakikalık güzel bir sine-masal.

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 8, 2015 in 2012, Haberler

 

Etiketler: , , , , , ,

“Rüzgarın Hatıraları” Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler

rüzgar1

Kaya Özkaracalar: Rüzgarın Hatıraları, benim nezdimde yılın yerli filmi.

Gülcan Bağırkan: Rüzgarın Hatıraları hem göze hem kulağa hitap eden sinemasal bir şölen adeta. Otur ve saatlerce seyret.

Halil İbrahim Sağlam: Rüzgarın Hatıraları, Özcan Alper’in sinemamızın Theo Angelopoulos’u olma yolunda Sonbahar’dan sonra bir başka güçlü sinemasal çıkışı.

Rıza Oylum: Özcan Alper’in Ruzgarın Hatiraları, oldukça başarılı görüntü yönetmenliğiyle coğrafyanın kronik tarihi sorunlarını masaya yatırmış. Tehcir ve Varlik Vergisi mağduru bir karakterin, Karadeniz sinir köylerindeki yalnızlığını eşsiz görüntülerle sunmuş.

Haktan Kaan İçel: Fatih Akın’ın yapmak istediğini muhteşem görsellikle ve biraz uzaktan, ama aslında tam da içinden yapmış Özcan Alper. Acıları dile getirmek yazarların, görüntülemek de sinemacıların işi olmalı belki de. Bunu yaparken derinden dokunmalılar.

Banu Bozdemir: Rüzgarın Hatıraları görsel olarak öne çıkarken hikaye geri planda kalıyor. Sonbahar’ın yalnızlığı burada da var. Anılara eşlik eden çizimler iyi.

Selin Gürel: Rüzgarın Hatıraları 40’larda geçtiğini iddia ediyor, ama diyaloglar, set tasarımı ve kostümler başka bir şey söylüyor.

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 3, 2015 in 2012, Haberler

 

Etiketler: , , , , , ,