RSS

15. !f İstanbul Film Festivali Değerlendirmesi

06 Mar

Bu sene 18 Şubat – 28 Şubat tarihleri arasında 15.si düzenlenen !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali yine sinefilleri mutlu edecek bir seçkiyle karşımızdaydı ve salonları doldurduk. Bu seçki içerisinde bulunan Love 3D ve The Assassin gibi başyapıtlar, Der Nachtmahr, Entertainment, Queen of Earth ve Turbo Kid / Kung Fury gibi harika keşifler festivalin film kalitesini oldukça yükselten tercihler oldu. Yine harıl harıl filmden filme koştuğumuz, aralarda sinefil arkadaşlarımızla keyifli sinema muhabbetleri döndürdüğümüz bir atmosfer içerisinde !f İstanbul’da bu yıl izlediğimiz 35 filmi kısa kısa değerlendirdik. Keyifli okumalar.

1) Love 3D: Gaspar Noe’nin “3 boyutlu porno” söylemlerine maruz kalan son aşırılığı Love, sadece aşkın ve seksin sineması değil, aynı zamanda şiiri, müziği, resmi ve dansı da olmayı başarabilen büyüleyici bir güzellik. Noe, önceki filmlerinden I Stand Alone’un dış ses anlatısını, Irreversible’ın sondan başa yapısını, Enter the Void’in atmosferini birleştiriyor, üzerine film afişlerinden oluşan bir tutam sinefillik serpiyor, muazzam soundtrack parçalarıyla sahne üzerinde müzik kullanımı dersi veriyor ve o son kare eşliğinde “3 boyutlu bir porno”da gözümüzden bir damla yaş süzülmesini sağlayacak kadar sarsıcı bir filme imza atıyor. 5/5

love02

2) Der Nachtmahr: İlk film olduğuna inanamayacağımız bir şaheser olan Der Nachtmahr’da görsel ve işitsel açıdan sürekli sinemasal saldırıya uğrarken haz duymak, açılıştaki uyarılarıyla, kırmızı tonlardaki renk skalasıyla ve trans etkili müzikleriyle yeni bir Gaspar Noe’nin gelişini müjdeler gibiydi: AKIZ. Büyüme filmi, yaratık filmi, korku filmi, dostluk filmi, gerilim filmi, her türlü okumaya açık büyük bir cevher Der Nachtmahr.  Saykodelik havasından çıktığınız an kamyon çarpmışa döneceksiniz! 5/5

nachtmahr_still_h_15

3) The Assassin: Hou Hsiao-Hsien’e Cannes’da “En İyi Yönetmen” ödülünü getiren The Assassin, aldığı ödülün hakkını sonuna kadar veren baştan sona bir yönetmenlik şaheseri. Minimalist sinemayla “wuxia” türünü kendine has bir soğukkanlılıkla ve şahane bir sinematografiyle harmanlayan Hsien, izleyicinin sabrını oldukça zorlayan ama kesinlikle sinemasal haz duyulan, geleneksel anlatıyı zerre umursamayan, çok kişisel, oldukça ağır,  görsellik ve yönetmenlikte tavan yapan bir anti-sinema örneğine imza atıyor. 4,5/5

the-assassin (1)

4)Listen to Me Marlon: Belgeselin anlatıcısının bizzat Marlon Brando’nun kendi ses kayıtları olması başlı başına bir harika. Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi oyuncularından Brando’nun kişisel yaşamının derinliklerine indiğimiz bu yolculukta kendisi hakkında bilmediğimiz ya da daha önce fark etmediğimiz o kadar çok şey var ki. Brando’nun Hollywood sektörünün kuralları içindeki politik duruşuna, oyunculuğunun inceliklerine, filmografi seçimlerine, kariyerinin nasıl inşa edildiğine, içsel çalkantılarına, pişmanlıklarına, aile sorunlarına, şöhretinin getirdikleri ve götürdükleri üzerine bitmesini hiç istemeyeceğiniz bir portre. 2015’in en iyi belgeseli. 4,5/5

marlon

5) Entertainment: Gregg Turkington’un akıllardan çıkmayacak performansıyla ve tuhaf bir melankoliyle sarılı çok başarılı bir anti karakter çalışması.  İnsanları güldüremeyen bir komedyenin psikolojik katmanlarına anti-yol filmi şablonu üzerinden inerken bu kadar sahici bir “sinema duygusu” çıkarabilmek her yönetmenin harcı olmasa gerek. Sinir olmanın da aşık olmanın da mümkün olduğu filmlerden. 4/5

entertainment_0

6) Queen of Earth: Roman Polanski’nin Repulsion’u ve Ingmar Bergman’ın Persona’sını hatırlatan histerik bir iç dünya portresi. Elisabeth Moss’un olağanüstü performansıyla (bu yıl Oscar’a aday olan kadın oyuncuların hepsinden iyi!), görüntü yönetmeni Sean Pryce Williams’ın klostrofobik ve depresif atmosfer yaratma konusundaki başarasıyla hafızalara kazınan etkileyici bir psikolojik gerilim. 4/5

earth

7) Mon Roi: Maiwenn’in yeni filmi Mon Roi, arızalı ilişki filmlerinin en güzellerinden. Duygusal, komik, kalp kırıcı, sinir bozucu, tam bir duygu karmaşası. Cannes’da “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü alan Emmanuelle Bercot’un performansı ve enerjisi oldukça çılgın. Vincent Cassell’le birlikte tutan kimyaları gözünüzü kırpmadan izlemenizi sağlıyor. 4/5

mon roi1

8) Green Room: Jeremy Saulnier’in Blue Ruin’den sonra yine tekinsizliği ve gerilimi muazzam işleyen bir film. Dört kişilik bir punk rock grubunun müzik yapma serüvenini anlatır gibi başlayıp korku filmi görünümü altında esaslı bir Punk/Rock – Neo-Nazi arasında savaş filmine dönen çılgın bir tecrübe. Patrick Stewart’ın büyük bir soğukkanlılıkla canlandırdığı karakteri unutulmaz! 4/5

green room

9) Cobain: Montage of Heck: Bugüne kadar ailesinden onay alarak yapılan ilk Kurt Cobain belgeseli olan Montage of Heck, 2015’in en iyi belgesellerinden. Cobain’in yaşantısına dair daha önce görmediğimiz ses kayıtlarını, video görüntülerini, günlüğündeki notları, ailesinin, arkadaşlarının ve Courtney Love’ın röportajlarını son derece çarpıcı ve dinamik bir kurguyla kolajlayan, sadece animasyon sahneleriyle bile başlı başına bir film olabilecek potansiyele sahip kıymetli bir belge. 4/5

Kurt-Cobain-Montage-of-Heck (1)

10) Kung Fury: Turbo Kid’in öncesinde gösterilen Kung Fury, izlemeye doyum olmayacak 30 dakikalık bir kısa harikası. Atari bağımlıları ve trash film severler için adeta hazine. Ucuzluğundan bu kadar sinemasal zevk alacağımız yapımlara her daim aşığız! 4/5

kung fury

11) Just Jim: Submarine filminin başrolü olarak tanıdığımız genç oyuncu Craig Roberts’ın hem yönetip hem oynadığı Just Jim, örneklerini sıkça gördüğümüz ezik bir kaybedenin hikayesini öyle güzel, sinemasal, mizahi ve acımasız şekilde anlatıyor ki. Hikayesiyle Pier Paolo Pasolini’nin başyapıtı Teorema’nın bir Amerikan bağımsızı minyatürünü andırdığını bile söyleyebiliriz! 3,5/5

just jim film still

12) James White: Josh Mond’un yönetmenliğiyle benzerlerinden farkını hissettiren etkileyici bir karakter draması. Açılışından itibaren James White’ın yüzünden ayrılmayan kamera sıkışmışlık ve duygular konusunda etkileyici nüanslar yakalarken tatile çıktığında verilen genel plan ve deniz görüntüsüyle izleyiciye de bir “rahatlatma” yaşatması hafızalara kazındı.  Christopher Abbott ve Cynthia Nixon’un oyunculukları duyguyu izleyiciye geçirmede çok başarılı. 3,5/5

james white

13) Turbo Kid: 80’ler B filmi nostaljisine, kitsch estetiğe, elektronik müziklere, bol kana, şiddete ve kahkahaya doyuran Turbo Kid, içindeki çocuğu her zaman yaşatanlar için tuhaf duygular hissettiren, bitmesini hiç istemediğiniz bir geceyarısı eğlencesi. 3,5/5

turbo-kid

14) Men & Chicken: Anders Thomas Jensen’in 10 yıl aradan sonra gelen şok edici hikayesinin Kuzey’e özgü aykırı ve soğuk mizahla tuhaf kombini. Mads Mikkelsen mükemmel! 3,5/5

men-chicken

15) Tangerine: Sean Baker’ın sadece 3 İphone 5s ile bu kadar sinematografik, hareketli, akıcı, duygusal, kalp kırıcı ve kahkahaya boğan bir film çekmesi, hiç tanınmamış trans oyuncularından (Kitana Kiki Rodriguez ve Mya Taylor muazzam) maksimum performans alması takdire şayan. Birileri örnek almalı. Mesela Oscar ödüllü Spotlight’ın yönetmeni Tom McCarthy olabilir! 3,5/5

tangerine

16) Aaaaaah!: İnsanların konuşmayıp tuhaf sesler çıkararak maymunlar gibi yaşadığı bir dünya fikrini John Waters filmleri çılgınlığıyla buluşturan, aykırılığıyla Yorgos Lanthimos ve arkadaşlarının başlattığı Yeni Yunan Dalgası akımının izinden giden, oldukça tuhaf, sinir bozucu, cesur ve aşırı uçlarda gezinen deneysel bir çaba. 3/5

aaaah

17) Lisa, The Fox Fairy: Amelie ve The Brand New Testament gibi türdeşleri kadar iyi olmasa da en az onlar kadar sürükleyici, keyifli, rengarenk ve yer yer hüzünlü bir peri masalı. Macar filmi olması ve epizotlar arasına Japon bir pop şarkıcısının girip şarkılar söylemesi ilgi çekici. 3/5

lisa

18) The End of the Tour: Rolling Stone muhabiri David Lipsky ile 2008’de intihar eden yazar David Foster Wallace arasında 5 gün süren röportajın ve ilişkinin bol diyaloglu ve samimi öyküsü. Jesse Eisenberg her zamanki Eisenberg ama Jason Segel’in kariyerinin en iyi performansı. Me and Earl and the Dying Girl’in sonunda çalan Brian Eno parçası “The Big Ship” burada da ne güzel yakışmış öyle! 3/5

end of the tour

19) Der Bunker: Eğer Ulrich Seidl veya Yorgos Lanthimos gibi bu tarz konseptin gerçekten hakkını verebilecek yönetmenler tarafından çekilseydi Dogtooth ya da Im Keller gücünde bir film olabilme ihtimali çok yakın olabilirdi. Bu haliyle en fazla orta halli bir “ilginçlik” olabilmeyi başarıyor. 3/5

der bunker1

20) Tekerleme: Nereden baksak 30 yıl önce çekilen ama çoğu sinefilin hayatında ilk defa duyduğu Tekerleme’nin izini süren Burak Çevik’e ve filmi gösteren !f İstanbul’a hakiki bir “Keşif” getirdikleri için teşekkürler. 30 yıl öncesinin İstanbul’unu görüyor olmak nostaljik, başlarındaki 10 dakikadan fazla süren vapur sahnesi pek bir gereksiz ve filmle uyumsuz ama tekerlemeleriyle bol kahkaha attıran deneysel yapısı günümüz için kuşkusuz daha değerli. 3/5

tekerleme

21) Anomalisa: Charlie Kaufman’dan sade, dingin ve dokunaklı bir zihin egzersizi. Fakat Kaufman o çok sevdiğimiz eski tarzından uzaklaşmış. Daha çok animasyon usulü seks sahnesiyle dikkat çekiyor ya da kimilerine göre şok etkisi yaratıyor. Elbette tüm zamanların en iyi animasyonlarından Inside Out ile kıyaslanacak bir yapım değil. Kaufman filmografisinde gerilerde, orta karar bir film. 3/5

anomalisamovie

22) The Boy and the Beast: Festivalin geçen yılki Isao Takahata imzalı Japon animasyonu The Tale of the Princess Kaguya gücünde olmadığı için (zaten tarzları çok farklı) 2 saatlik süresini kaldırmakta zorlansa da, Japonların anime dünyası yaratımında zirve olduğunun bir başka kanıtı. Çok güçlü ya da önemli bir animasyon değil ama kalitesini ve emeğini her anında hissettirmede sıkıntısı yok. 3/5

the-boy-and-the-beast

23) Theory of Obscurity:  Herkesin görünür olmak istediği bir çağda anonim olmayı tercih eden, kim oldukları hakkında pek bilgi bulunmayan, sahneye Otomatik Portakal’ı hatırlatan maskelerle çıkan gizemli ve kült müzik grubu The Residents hakkında ilginç ve tuhaf şeyler öğreneceğimiz deneysel bir müzik biyografisi. 3/5

obscurity

24) Kill Your Friends: Kill Your Friends, esasında plak sektörüne dair baştan sona keyifle izlenen dinamik bir film. Fakat dördüncü duvarı yıktığı anlardaki kendinden emin “ben oldum” tavırları olmamışlıklarını daha çok açığa vuruyor. En büyük sorunu ise başroldeki Nicholas Hoult’un yanlış seçim olmasından dolayı çeşitli yerlerde karakterle ilgili inandırıcılık sorunları yaşaması. Müzik sektörünün American Psycho’su diye pazarlandı ama ne yazık ki değil. 2,5/5

killyour

25) Into the Forest: Filmin kurduğu apokaliptik dünya tasviri kısıtlı, hatta onlarca iyi örneğini gördüğümüz için bu düşük bütçeli tasvirinin yer yer komik kaçtığı bile söylenebilir ama iki kız kardeşin hayatta kalma mücadelesi kısmı dokunaklı. Ellen Page ve Evan Rachel Wood ikilisi filmi bir şekilde izlenir kılmayı başarıyor. 2,5/5

into the forest

26) I Smile Back: Sarah Silverman’ın güçlü performansı haricinde sıradan bir sorunlu, alkolik, uyuşturucu bağımlısı, kocasını aldatan, depresif, mutsuz ama iyi bir anne olmak için çaba sarf eden kadın portresi! 2,5/5

i smile back

27) He Named Me Malala: Nobel ödüllü 18 yaşındaki genç aktivist Malala Yusufzay’ın önemli hayat hikayesi hakkında ortalama bir belgesel. Ya da sevgili sinema yazarı dostum Tanju Baran’ın dediği gibi “Bir çocuktan aktivizmin David Beckham’ı nasıl yaratılır belgeseli olmuş, her pr çalışması gibi Victoria’sını gizliyor!” 2,5/5

malala

28) A Bigger Splash: Luca Guadagnino, kuşkusuz filmini çok güzel görüntülerle doldurmuş ama amaçsız sahne sayısı da bir o kadar fazla olmuş. Ralph Fiennes ve Tilda Swinton’un performansları tamam, Dakota Johnson da poz olarak gayet güzel kullanılmış ama Matthias Schoenaerts gibi yetenekli bir oyuncu resmen filmle ton uyuşmazlığı yaşamış.  Afişte gözümüze gözümüze sokulan yılanın ise arada birileri tarafından elle tutulup fırlatılmasından başka bir işlevi yok! 2/5

a bigger splash1

29) El Apostata: Din eleştirisi görünümünde yetişkin bir adamın bunalımlı, komik, duygusal, salaş ve çıplak yaşamından naif kesitler bütünü. Filmle ilgili “Bunuel” benzetmeli yorum gördüğünüz zaman kaçın. Bunuel bu değil! 🙂 2/5

El-apostata

30)Yakuza Apocalypse: Festivalin geçen yıl Sion Sono’nun Tokyo Tribe’i ile üst seviyede yaşattığı geceyarısı çılgınlığından sonra epey hayal kırıklığı. Aşırılıkları ve çılgınlıkları her zaman severiz, hele ki geceyarısı kafasıysa ama Takashi Miike’nin bir yerden sonra adeta zıvanadan çıkardığı bu yakuza vampir filmi kırmasının pek fazla kaale alınacak bir yanı yok. Dövüşen uzaylı dev kurbağa ne Takashi! 2/5

yakuzaaaa

31) The Diary of a Teenage Girl: Atanamamış Todd Solondz filmi. Adı “Bir Genç Kızın Seks Günlüğü” de olabilirmiş! 2/5

teenage girl1

32) Nasty Baby: Ton uyuşmazlığı diyip geçelim. İkinci yarıdaki malum olaydan sonra olanları suratımızı ekşitip “Coenler misiniz siz mübarek? Ama gülmedim!” diyerek izledik. 2/5

Nasty-Baby-trailer

33) Black Horse Memories:  “Türkçe konuş” diye bağıran komutan klişesini daha kaç Kürt filminde göreceğiz? Bir de sinema salonunda izlememize rağmen görüntü niye 360p izler gibi piksel pikseldi? Berrak Tüzünataç ve Vildan Atasever’e rağmen 1,5/5

black-horse-memories1-kopya-1024x577

34) Wakhan Front: Film için “deliliğin sınırlarında gezinen” demişler. Biz bir delilik göremedik. “Savaşa halüsanitif bir bakış” demişler. Bir halüsinatif bakış göremedik. “Bildiğiniz savaş filmlerinden değil” demişler. Yaaani, belki ama bu haliyle de pek bir şeye benzediği söylenemez! 1,5/5

wakhan front

35) Mustang: 2015’in en büyük illüzyonu. En akıl almaz lobi faaliyeti. Dünyanın İran Sineması’na “Vah vah, tüh tüh, yazık” bakış açısının Türkiye’ye uyarlanmış versiyonu. Yalnız ortada ciddi bir sorun var. O da ülkesine bu kadar “Fransız!” bir yönetmen. Ve bir başka gerçek Fransız senarist! Türkiye’de gerçekten yaşanan sıkıntılı meseleleri ne şekilde yaşandığını bilmeden, ülkenin kültürüne hakim olmadan, “ben bir masal anlatıyorum, dilediğim gibi at koşturabilirim” kafasında Mahsun Kırmızıgül filmleri gibi bir potaya doldurup “İşte Türkiye gerçekleri!” diye tüm dünyaya sunarak buna Türkiye insanı haricinde herkesi inandırmak! Üstelik bu yıl Son of Saul gibi bir şaheser olmasa neredeyse Oscar ödülünü kazanacak olmak! Ne diyelim, şeytanın aklına gelmez. Belki de alkışlamak lazım. Ya da dolabın içine “DirenGezi” etiketi iliştirmek en iyisi. 1/5

mustangmovie

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: