RSS

Aylık arşivler: Mayıs 2016

Race – Money Monster – Alice Through the Looking Glass

Race

Stephen Hopkins imzalı Race, 1936 Berlin Olimpiyatları’nda 4 Altın madalya kazanan ve Adolf Hitler’e stadyumu terk ettiren  siyahi atlet olarak bilinen Jesse Owens’in hikayesini klasik spor biyografisi şablonunu birebir uygulayan, senaryo matematiği güçlüce kurulmuş bir yapım. Race aslında başarı öyküsü ve ana karakterinin etrafında şekillenen politik ve sosyolojik olaylarla tam bir “Oscar biyografisi”. Her yıl aday olan biyografiler gibi Race’inde şablon olarak pek bir eksiği yok, hatta tertemiz çekilmiş. Lakin filmin 19 Şubat 2016 gibi aşırı erken bir dönemde vizyona girmesi ve muhtemelen yapımcı firma ya da pazarlama sorunları yüzünden 2017’nin Oscar’ları için aday bile olmayacağını tahmin etmek mümkün.  Buna rağmen Race, Owens’ı canlandıran Stephan James’in sempatik performansı (Owens’ı John Boyega canlandıracaktı fakat Star Wars: The Force Awakens’e seçilmesiyle rol James’in oldu) ve romantik komedi arenasının şu sıralar en ünlülerinden Jason Sudeikis’in sırıtmayan oyunu arasındaki uyumlu kimyadan güç alıyor. Irkçılık konusunda hem Amerika’ya hem Almanya’ya laflarını esirgemeyen film, özellikle  Nazi Almanya’sının propaganda filmlerinin resmi yönetmeni olarak bilinen Leni Riefenstahl ve Hitler’in sağ kolu Goebbels arasındaki diyaloglarla ilgi çekiyor. 3,5/5

race-still

Alice Through the Looking Glass

2010 tarihli Alice in Wonderland’in kadrosunun aynen korunduğu ama yönetmenlik koltuğuna Tim Burton yerine James Bobin’in geçtiği devam filmi Alice Thorugh the Looking Glass, görsel açıdan yine cezbedici, ilgi çekici ve eğlenceli bir dünya yaratma konusunda başarılı. Filmin konusu en klasik şablonlardan biri olan “zaman yolculuğu” üzerine kurulsa da renkli karakterler geçidi, capcanlı renk skalası derken yine kendini keyifle izlettiriyor. Burton’un ilk filmdeki yer yer gotik ve karanlık atmosferinin burada iyice çocuklara yönelik masalsı bir atmosfere taşındığı söylenebilir. Öyle ki, filmin Iracebeth ve Mirana arasında geçen dramatik açıdan en vurucu hikayesinin çıkış noktası bile pek çocukça! “Geçmiş değiştirilemez ama geçmişten dersler çıkarılabilir” sözünü söylemek için 2 saat boyunca şıkır şıkır renklerle bir zaman yolculuğu yaptığımızı ama aklımızda klişe mesajlardan ziyade karakterlerin ve atmosferin eğlenceli yapısının kaldığı da bir gerçek. Sacha Baron Cohen’in ilginç “Zaman” karakteri ve 2016’nın başlarında kaybettiğimiz usta aktör Alan Rickman’ın sesini son kez duymamız filmin önemli yanları. 3/5

alice_through_the_looking_glass-1600x900

Money Monster

Jodie Foster, The Beaver (2011)’dan 5 yıl sonra yönettiği yeni filmi Money Monster’da tür değiştirse de memur yönetmenliğinde pek bir gelişme olmadığını tekrar kanıtlıyor. Örneğini defalarca gördüğümüz rehine gerilimi şablonunu çoğunlukla bir Tv kanalının içerisinde kuran Foster, kapitalizmi, medyayı, sistemi, finans sektörünü eğlenceli bir dille eleştiriyor fakat olay örgüsünü yer yer kahkaha atmaya sebebiyet verecek derecede abartmaktan da gocunmuyor. Yapı itibariyle Caner Özyurtlu’nun BBG evlerine odaklanan sistem eleştirisi filmi Ev (2010)’in finans sektörü versiyonu olan Money Monster, George Clooney, Julia Roberts ve Jack O’Connell’lı kadrosuyla ve sarkmayan kurgusuyla keyifle izleniyor ama filmden çıktıktan sonra akılda klasik söylemleri haricinde sinemasal olarak bir şeyler bırakmıyor. Giancarlo Esposito’nun canlandırdığı polis karakterinden bir “karakter” yaratılamaması ise hem bir handikap hem filmin polisiye kısmını sıradanlaştırıyor. Adam McKay’in geçen yılın en iyi filmlerinden birine imza attığı The Big Short’u anla(ya)mayanların ya da kafa yormak istemeyenlerin Money Monster’ın benzer olayı tane tane, göze, parmağa iyice sokarak oluşturduğu ve ufak çaplı bir komediyle harmanladığı anlatısını sevmeleri mümkün. 2,5/5

money monster

 
Yorum yapın

Yazan: Mayıs 27, 2016 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , , ,

18. Eskişehir Film Festivali İzlenimleri – 2

Çırak

Emre Konuk’un ilk filmi olan Çırak, son derece takıntılı, paranoyak ve her daim korku işinde yaşayan bir karakter yaratarak hikayesini komple bu “karakter portresi”nin üzerine şekillendiriyor. Görüntü yönetmenliğinden gelen Konuk, filmin gerilimli atmosferini yaratma konusunda son derece sinemasal ve akılda kalıcı kareler yakalamayı başarıyor. Özellikle açılıştaki rüya sahnesiyle birlikte izleyicinin ilgisini en baştan diri tutmayı sağlayan film, Hakan Atalay’ın mimikleriyle ve vücut diliyle adeta karakterin kendisi olduğu üstün performansından ve Çiğdem Selışık Onat’ın filmin ilginçleşmesine büyük katkı sağlayan yan karakterinden güç alıyor. Finale doğru gerçekleşen sürprizleriyle “Acaba başka türlü mü olmalıydı?” dedirtmesine rağmen karakter çalışmasıyla ve teknik yeterliliğiyle iyi bir ilk film olarak hafızalarda yer ediyor Çırak. 3,5/5

çırak1

Toz Bezi

Ahu Öztürk’ün yönettiği Toz Bezi, İstanbul Film Festivali’nde “En İyi Film” seçildiğinden bu yana tartışmaların odak noktası haline gelmişti. Evlere temizliğe giden iki gündelikçi kadının yaşam mücadelesini sade ve yalın bir dille anlatan filmin aslında sosyo-politik meselelere “belirli bir bakış” atan iddiasız bir yapısı var. Buna rağmen filmin “Kürt sineması” örneği olmamasına rağmen yaşanan tartışmalardan ötürü öyle zannedilmesi durumu mevcut. Filmin hesapçılığı da tam bu noktada ortaya çıkıyor. İki gündelikçi kadının Türkiye’nin şartlarındaki çıkışsızlığını anlatır gibi gözüken film, daha sonra aralara “Hiç Kürt demezsin!”, “Ben de Kürt’üm” gibi replikler sıkıştırmaya başlıyor ve o ana kadar Türkçe konuşan Asiye Dinçsoy’un sadece film boyunca ağladığı iki sahne ne hikmetse Kürtçe olarak veriliyor. Dinçsoy ve Nazan Kesal’in başarılı oyunculuklarına rağmen yönetmenlik ve sinematografi açısından “ilk film zaafiyeti” bütün olarak hissediliyor. Özellikle Aslı Özge’nin “Ansızın” ve Senem Tüzen’in “Ana Yurdu” filmleri düşünüldüğünde Toz Bezi’nin sinemasal açıdan oldukça yetersiz kaldığı söylenebilir. Dolayısıyla sinemasal açıdan birbirinin benzeri yetersizlikte olan sosyal gerçekçi filmlerin, sadece meselesini ön plana çıkararak, lobi faaliyetleriyle beraber ödül sezonunda yakaladığı başarıya tekrar değinmekte fayda var.

Toz Bezi Filmi

BirGün gazetesinden Tuğçe Madayanti Dizici’nin bu konuda olay haline getirilen yazısına ilişkin olarak film ekibinden birinin Beyoğlu Sineması’ndaki ön gösterimde “Sinema yazarları kendisine gereken cevabı verecektir” demesi ve bunun üzerine belirli eleştirmenler tarafından hemen bir ittifak yaratılarak konunun Altyazı Dergisi’nin önsözüne kadar taşınması durumu açıklar bir vaziyet taşıyor. Ankara Film Festivali kapanış yemeğinde gerçekleştiğine bizzat şahit olduğum bir durum da şu: Ödül töreninde Yoğurt adlı kısa filmiyle ödül alırken “Bizi önce yakıyorlar, sonra kurşuna diziyorlar. Önce kurşuna dizin, sonra yakın.” diye propagandist bir konuşma yapan yönetmen Tahsin Özmen, bizim de bulunduğumuz masada yemek yemek üzereyken birden Toz Bezi’nin yapımcısı Çiğdem Mater yanına gelir ve sarılır. Kısa çaplı bir “Niye burada oturuyorsunuz? Gelin bizimle oturun” muhabbetinin ardından Özmen ve gecede ödül alan bir diğer Kürt yönetmen masadan kalkarak Mater ve film ekibinin bulunduğu masaya transfer olur. Toz Bezi ekibinin ve ekiple yakın olan sinema yazarlarının yer aldığı masada boş yer olmamasına rağmen Mater tarafından itinayla boş yer yaratılır!  Kerem Akça’nın da yazısında bahsettiği “Elbette filmin ortak yapımcısı Çiğdem Mater sebebiyle otomatik olarak oluşan lobinin, eş-dost ilişkilerinin, Erol Mintaş ve Özgür Doğan’ın cameo olmasının karşılığı alınacaktı.” cümlesinin ne ifade ettiğini anlamak pek de zor olmasa gerek! 2/5

 
Yorum yapın

Yazan: Mayıs 14, 2016 in Festivaller

 

Etiketler: , , , , , , ,

18. Eskişehir Film Festivali İzlenimleri – 1

Hitchcock / Truffaut

1960’larda sinefillerin başucu kitaplarından biri olan “Hitchcock / Truffaut”un Kent Jones yönetimindeki sinema uyarlaması, sinefiller ve Hitchcock aşıkları için adeta bir nimet. Truffaut’un Hitchcock’la 8 gün süren röportajını temel alan belgesel, Martin Scorsese, David Fincher, Wes Anderson, Olivier Assayas, Richard Linklater, Peter Bogdanovich, Kiyoshi Kuroawa, Arnaud Desplechin ve Paul Schrader’ın yorumları ekseninde Hitchcock sinemasının ölümsüzlüğünü, evrenselliğini ve neredeyse 100 yıl sonra bile hayranlık uyandırıcı gizemler barındırdığını gözler önüne seriyor. Hitchcock filmografisinden özellikle Vertigo ve Psycho’nun sahne sahne incelendiği kısımlar alınacak en iyi sinema derslerinden biri aynı zamanda. Hitchcock’un dediği gibi “İşte sahne böyle çekilir. Kaydı kapatabilirsiniz!” 4/5

kent jones

Death in Sarajevo

Danis Tanovic’in Berlin’den “Jüri Büyük Ödülü” ile dönen son filmi Death in Sarajevo, Bernard Henri-Levy’nin “Hotel Europe” isimli oyunundan serbest bir uyarlama. Bir oteli mesken edinen filmin diyaloglara dayalı yönü tiyatro oyunu uyarlaması olduğunu belirginleştirirken çok karakterli yapısı ise Bosna-Hersek tarihinin keskin bir alegorisine dönüşüyor. Bürokratlar, oyuncular, otel çalışanları, otel müdürü, gazeteci, mafya, grev derken kapalı alanda adeta büyük bir “kriz” anına tanıklık ettiğimiz film, özellikle resepsiyon, çamaşırhane ve kırmızı tonlardaki renk skalasıyla öne çıkan bar / kumarhane arasında geçen kaydırmalı plan-sekanslarıyla Scorsese filmi dinamizmi kazanıyor. 3,5/5

sarajevo

Belgica

The Broken Circle Breakdown ile müziğe ve sinemaya doyuran, izleyicinin gözünden de birkaç damla yaş süzülmesine sebebiyet veren Belçikalı yönetmen Felix Van Groeningen, yeni filmi Belgica’da izleyiciyi yine müziklere ve parti sahnelerine doyuruyor. Belgica’nın temelde iki kardeş arasındaki basit hikayesinin “göçmenlik” kavramıyla biraz daha derinlik kazandığı aşikar fakat birbirinden güzel soundtrack parçalarının ve eğlencenin çoğu zaman hikayenin dramatik yapısının önüne geçtiğini söylemek mümkün. Bu konuda Groeningen, The Broken Circle Breakdown’daki hikaye ve müzik arasındaki mükemmel dengeyi yakalayamasa da karakter yaratma konusunda yine çok başarılı. Özellikle Stef Aerts (Jo)’in potansiyeli çok yüksek bir oyuncu olduğu ve keşfedilmesi gerektiği göze çarpıyor.  Tom Vermeir (Frank)’i ise ses tonu ve fiziksel görünümü sebebiyle yakın zamanda bilindik filmlerde “kötü adam” rollerinde görmek mümkün olabilir. 3/5

belgica2

 
Yorum yapın

Yazan: Mayıs 14, 2016 in Festivaller

 

Etiketler: , , , , , ,

27. Ankara Film Festivali Değerlendirmesi

28 Nisan – 8 Mayıs 2016 tarihleri arasında düzenlenen 27. Ankara Uluslararası Film Festivali, yılın merakla beklenen filmlerini bir araya getirdiği programıyla her yıl olduğu gibi Ankaralı izleyicilere festival coşkusunu yaşatmaya devam etti.

foto11

 45 ülkeden toplamda 213 filmin gösterildiği festivalde Love 3D’den Auf Einmal’a, Hail Caesar!’dan Chevalier’e, Embrace of the Serpent’tan Arabian Nights’a, Francofonia’dan Fire at Sea’ye, A Dragon Arrives!’tan A Monster with a Thousand Heads’e kadar birçok önemli uluslararası film izleyiciyle buluşurken, bu yıla özel “Hamlet” seçkisinin önemi ise büyüktü. Laurence Olivier, Claude Chabrol, Aki Kaurismaki, Krsto Papic ve Metin Erksan’ın Hamlet uyarlamalarıyla bu büyük filmleri beyazperdede izleyip nostalji yaşama şansını yakalarken, Benedict Cumberbatch’in oldukça ses getiren 200 dakikalık “Hamlet” oyununu sinemada bile olsa izleyebilenler epey şanslıydı.

Ankara’da festival denildiğinde kuşkusuz akla ilk gelen sinema salonu olan Kızılay Büyülü Fener, yine kendine has büyüsüyle birçok sinemasevere ev sahipliği yaptı. Önceki yıllarda Ankara Film Festivali ve Gezici Festival kapsamında gittiğim Büyülü Fener’de bu yıl salonun doluluk oranının azaldığını görmek üzücüydü. Bazı yarışma filmleri haricinde genel olarak salonlarda büyük boşluklar görmek  büyük emeklerle oluşturulan festivale haksızlık gibiydi.

büyülü fener

Festivalin bu yıl organizasyon olarak başarısı kendini belli ediyordu. Özellikle son yıllarda bazı festivallerde sıklıkla karşılaşmaya başladığımız karanlık projeksiyon, altyazı sıkıntısı, basın mensuplarıyla ilgili yer problemi gibi sorunların hiçbiriyle karşılaşılmadı. Güler yüzlü, ufak tefek sorunlara karşı seri çözümler üreten, rahat ve keyifli bir festival geçirmeniz için elinden geleni yapan festival ekibinin tutumu takdire şayandı. Ah bir de o ödül töreninde videoların zaman zaman donması yaşanmasaydı!

Festivalin merakla beklenen “Ulusal Yarışma” bölümüne film, yönetmen, senaryo, görüntü yönetimi ve kurgu ödüllerinin hepsini toplayan Senem Tüzen imzalı Ana Yurdu damga vurdu. Emre Konuk’un ilk filmi Çırak ise umut vadeden kategorisinde aldığı yönetmen, senaryo, erkek oyuncu ödülleri ve  ana yarışmada aldığı yardımcı kadın oyuncu ödülleriyle gecenin ikinci kazananıydı. Kendi adıma ve birçok eleştirmen arkadaşımın düşüncesine göre Tolga Karaçelik’in yönettiği Sarmaşık yarışmanın açık ara en iyi filmi olmasına rağmen jüriden sadece Nadir Sarıbacak ve Kadir Çermik’in aldığı oyunculuk ödülleriyle yetindi. Bunu Sarmaşık’ın 2 yıl önce Sundance Film Festivali’nde gösterilmesi, ödüllere ambargo koyduğu ve vizyona girdiği tarihin geçen yıl olması sebebiyle eskimesine bağlamak mümkün. O yüzden Sarmaşık’ın yeni filmler arasında ana yarışmada yer alması zaten biraz garip kaçıyordu.

ankara111

Kendi adıma festivalin en garip ödülleri ise yardımcı erkek oyuncu , görüntü yönetimi ve sanat yönetimi dallarında yaşandı. Daha önceki festivallerde yardımcı erkek oyuncu ödülünü Sarmaşık ekibinden Özgür Emre Yıldırım kazanmıştı. Yine Yıldırım’ın kazanmasını beklerken bu seferki jüri aynı filmden başka bir ismi, Kadir Çermik’i ödüle layık gördü. Benim bu daldaki favorim daha önceki festivallerde de hep Özgür Emre Yıldırım olmuştu, fakat Ankara’da Saklı’yı izleyince bu sefer Settar Tanrıöğen’in ödülü hak ettiğini düşünmüştüm. Bana göre Sarmaşık’tan sonra yarışmanın en iyi ikinci filmi olan Saklı’ya hiç ödül çıkmayacağı ise jürinin filmi izlerkenki ifadesizliğinden(!) belli olduğundan benim için sürpriz olmadı.

Görüntü yönetimi dalında ise kuşkusuz favori Rüzgarın Hatıraları’nda harika bir iş çıkaran Andreas Sinanos’tu. Daha önce de bu ödülü farklı festivallerde kazanan Sinanos’un en yakın rakibi ise Sarmaşık’la Gökhan Tiryaki gözüküyordu. Fakat Erden Kıral başkanlığındaki jüri belki de başka hiçbir jürinin yapmayacağı bir seçim yaparak Ana Yurdu’ndan Vedat Özdemir’i bu dalda ödüllendirdi. Kanımca festivalin en çok “Nasıl yani?” dedirten ödülü ise Misafir filminin kazandığı sanat yönetimi oldu. Özellikle bu ödülden sonra sosyal medyada bazı sinema yazarları arkadaşlarımdan bir “????” silsilesi yağmaya başladı. Dönem filmi yapısıyla Rüzgarın Hatıraları’nın neredeyse rakipsiz gözüktüğü dalda “sanat yönetimi” konusunda üstün bir başarısını göremediğimiz Misafir bu anlamda gerçek bir sürprizdi.

  1. Ankara Uluslararası Film Festivali 8 Mayıs akşamı düzenlenen ödül töreniyle birlikte son buldu ama yarattığı festival coşkusu hafızalarda yer etmeye devam etti. Gelecek yıl festivalde izleyici katılımının daha çok olması dileklerimle beraber kişisel olarak festivalin bu yılki “en”leri listemi paylaşıyorum.

Festivalin “En”leri

En İyi Film: Love 3D

En İyi Yerli Film: Sarmaşık

En İyi İlk Film: Çırak

En “Keşif” Film: Wir Monster

En “Sansasyonel” Film: Love 3D

En “Tuhaf” Film: A Dragon Arrives!

En İlgi Çekici Fikir: Chevalier

En Filmografisinde Zirve Yapan Yönetmen: Aslı Özge (Auf Einmal)

En İyi Çıkış Yapan Yönetmen: Emre Konuk (Çırak)

En İyi Oyunculuk Performansı: Nadir Sarıbacak (Sarmaşık)

En Güzel Sürpriz: Benedict Cumberbatch’lı Hamlet

En “Sinematografik” Film: Emre Erkmen (Auf Einmal)

En İyi Müzik Kullanımı: Love 3D’deki tüm müzikler

En Büyük Hayal Kırıklığı: Hail, Caesar!

En Zayıf Film: Melekleri Taşıyan Adam

En “Şok” Edici An: Saklı’da Settar Tanrıöğen’in birden üzerinde don – atletle kadraja girerek genç bir kadınla fantezi yaptığı sahne!

En “Rahatsız” Edici An: Love’da 3 boyutun kullanış amaçlarından birinin karakterin direkt olarak izleyicinin suratına boşalması olması!

En İyi Çekilmiş Sahne: Hail, Caesar!’da Scarlett Johansson’un göründüğü ilk koreografi.

En “Sinemasal Sarhoşluk” Yaratan Sahne: Sarmaşık’ın salyangozlu ve sarmaşıklı sahnelerindeki baş döndürücü kurgu

En Anlamlı Final: Saklı’nın İlhan Şeşen ve Settar Tanrıöğen’li son karesi

 

 
Yorum yapın

Yazan: Mayıs 14, 2016 in Festivaller

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

27. Ankara Film Festivali İzlenimleri – 2

Love 3D

Gaspar Noe’nin “3 boyutlu porno” söylemlerine maruz kalan son aşırılığı Love, sadece aşkın ve seksin sineması değil, aynı zamanda şiiri, müziği, resmi ve dansı da olmayı başarabilen büyüleyici bir güzellik. Noe, önceki filmlerinden I Stand Alone’un dış ses anlatısını, Irreversible’ın sondan başa yapısını, Enter the Void’in atmosferini birleştiriyor, üzerine film afişlerinden oluşan bir tutam sinefillik serpiyor, muazzam soundtrack parçalarıyla sahne üzerinde müzik kullanımı dersi veriyor ve o son kare eşliğinde “3 boyutlu bir porno”da gözümüzden bir damla yaş süzülmesini sağlayacak kadar sarsıcı bir filme imza atıyor. Cinselliğin en çıplak haliyle gözler önüne serilmesiyle ilgili bir sorununuz yoksa Love’ın Noe sineması içerisinde en rahat izlenen filmi olduğunu, I Stand Alone, Irreversible ve Enter the Void’teki sert ve şiddet içerikli yapıdan ziyade bir nevi terapi gibi geldiğini söylemek mümkün.  5/5

love3d

Ansızın / Auf Einmal

Köprüdekiler ve özellikle Hayatboyu filmiyle Türk sinemasında görsel yapıya ve yönetmenlik sanatına en çok önem veren kadın yönetmen olduğunu kanıtlayan Aslı Özge, Almanya’da geçen ve tamamı Almanca çekilen yeni filmi Ansızın’la yine çok güçlü bir sinema deneyimine imza atıyor. Hayatboyu’na kıyasla Ansızın’da daha konvansiyonel bir anlatı peşinde olan Özge, adeta 1. sınıf Hollywood filmi  çekebilecek kapasitede bir yönetmen olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Bir parti esnasında beklenmedik bir ölümün gelmesiyle toplum içinde hedef haline gelen Karsten’in yalnızlaşmasını toplumsal, ahlaki ve psikolojik arka planını ekseninde işleyen film statükonun insan üzerindeki değişimini güçlü bir dramatik yapıyla işliyor. Emre Erkmen’in en az Hayatboyu’ndaki kadar mükemmel kadrajları ve renk çalışması da filmin Berlin’de “Yüksek Artistik Kalitesi” sebebiyle aldığı Label Europa Cinema ödülünü ne kadar hak ettiğini destekler bir nitelik kazanıyor. 4,5/5

auf einmal

Hail, Caesar!

Coen kardeşlerin merakla beklenen son filmleri Hail, Caesar!, 50’li yılların Hollywood sektörüne dair tipik Coen usulü bir hiciv. Roger Deakins’in her zamanki gibi usta işi görüntü yönetiminden set tasarımına, kostüm çalışmasına kadar göz alıcı bir film var karşımızda. Özellikle Scarlett Johansson ve Channing Tatum’un gözüktüğü ilk sahnelerin muazzam çekildiği bir gerçek. Buna rağmen filmin Coen filmografisi içerisinde yarınlara kalamayacağını, açıkçası birkaç sahne dışında bu sefer mizahıyla pek de güldürtmeyi başaramadığını söylemek gerekiyor. Coenlerin yıllarca akılda kalıcı tipik karakterleri burada yıldızlar geçidi içerisinde herkesin sırayla kendini gösterip kaybolduğu ve çok geçmeden de unutulduğu tiplemelere dönüşmüşler. Hail Caesar!, No Country for Old Men, Barton Fink, Fargo, Inside Llewyn Davis ve Blood Simple gibi güçlü Coen filmlerinin arasına giremeyecek olsa da yine de The Ladykillers, Burn After Reading ve Intolerable Cruelty gibi Coen filmografisinin en alt seviyedeki filmlerinden üstün bir yapım. 3/5

hailcaesar

 
Yorum yapın

Yazan: Mayıs 8, 2016 in Festivaller

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

27. Ankara Film Festivali İzlenimleri – 1

25 April

Yeni Zelanda sinemasının önemli belgesel yönetmenleri arasında yer alan Leanne Pooley yönetimindeki 25 April, 1. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’yi savaş dışı bırakmak isteyen İngilizlerin Avustralya ve Yeni Zelanda koloni kuvvetleriyle beraber Gelibolu Yarımadası’na yaptığı çıkartmayı animasyon ve belgesel türlerini etkileyici bir dile harmanlayarak anlatıyor. Pooley, binlerce genç askerin ölümüne neden olan savaşa Yeni Zelanda safındaki 6 kişinin gözünden baksa da, çoğu yurt dışı yapımın yaptığı gibi Türkleri kötü ve barbar olarak göstermiyor. Film, savaşı ele almasına rağmen daha çok savaşın anlamsızlığına ve askerlerin psikolojisine vurgu niteliği taşıyor. Flux Animasyon Stüdyosu’nda hazırlanan 2D çizimlerde Türklerin yüz hatlarının daha keskin, sert ve bıyıklı olduğu göze çarpıyor. Düşman konumundaki Türk askerleri savaş esnasında nadiren gözüküyor ve herhangi bir diyalogları bulunmuyor. 3/5

25 april

We Monsters

Sebastian Ko’nun ilk filmi olan Alman yapımı We Monsters, ergenlik bunalımındaki sorunlu bir karakter üzerinden artık dağılmış ve yeni partnerleriyle beraber ola bir aileyi suç, gerilim ve kara mizah türlerini aynı potada eriten bir hikayede mercek altına alıyor. Filmin yarattığı merak duygusuyla izleyiciyi her saniyesinde etkisi altına almaya başaran film, son derece ciddi bir düzlemde işlediği hikayeyi müzik kullanımı ve ani sürprizleriyle hiciv dolu bir dünya yaratıyor. Filmin mizahi yönü yönetmenin iddia ettiği kadar iyi işlemese de (Alman sineması soğukluğundan ötürü olabilir mi?) finale doğru 1-2 noktada şok ettiği ya da kahkaha attırdığı da bir gerçek. İlgi çekici ve ana akım olarak cezbedici hikayesi Hollywood’un gözünden kaçmamış ve filmin yeniden çevrim hakları satın alınmış. Sebastian Ko’yu bundan sonra Hollywood siparişi film çekerken görürsek şaşırmamak lazım. 3/5

we monsters

Saklı

İki Çizgi ve Rüzgarlar filmleriyle ağır işleyen ve minimalist sinemanın izleyiciye mesafeli tavrını öne çıkaran bir sinema anlayışıyla hareket eden Selim Evci Saklı ile kuşkusuz en hızlı ilerleyen, izleyicinin çok daha kolay içine girebileceği, toplumun ahlaksal iki yüzlülüğünü gözler önüne seren bir filme imza atıyor. Saklı, günümüzün geleneksel / muhafazakar aile yapısıyla sanatçı bir ailenin karşıtlıkları üzerinden çatısını kurarken aralarında epey yaş farkı bulunan İlhan Şeşen ve Türkü Turan arasında yarattığı ilişkiyle beraber toplumsal tabuları sorguluyor. Evci, özellikle olanı gösterip “saklı” konuları saklandığı yerden gün yüzüne çıkararak tartışmaya açarken “yönetmen görüşü”nü belli etmiyor. Böylelikle her izleyicinin kafasında farklı şekillerde yorumlayabileceği ve tartışabileceği bir alan sağlanmış oluyor. Özellikle “yaprak sarma muhabbeti” ve filmin son karesi üzerine çokça konuşulması gerekiyor. Filmin esas yıldızı olan Settar Tanrıöğen, Çoğunluk’tan sonra yine benzer bir baba karakteriyle oyunculuk dersi  verdiği mizansenleriyle günümüz aile yapısının ahlak anlayışını ve iki yüzlülüğünü güçlü bir mizah duygusuyla beraber gözler önüne seriyor. İlhan Şeşen ve Türkü Turan’ın sevişme sahnesinin magazin dünyasında sadece yaş farkından ötürü abartılarak gündeme getirilmesi ise oldukça tuhaf, zira geleneksel aile babası görünümlü Tanrıöğen’in bir anda üzerinde don atletle kadraja girip yabancı uyruklu bir kadının peşinden koşarak yatakta fantezi oyunu oynaması çok daha şok edici olsa gerek! 3,5/5

sakli1

 

 
Yorum yapın

Yazan: Mayıs 8, 2016 in Festivaller

 

Etiketler: , , , , , , , ,

“Captain America: Civil War” Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler

civil war

Halil İbrahim Sağlam: Civil War, tüm Captain America ve The Avengers filmleri içinde en iyisi. Aksiyonu daha keyifli, hikayesi daha girift. Winter Soldier’dan bile iyi. Bol karakterler geçidi adeta süper kahraman orgazmı yaşattı. Chadwick Boseman, Black Panther’e gayet yakışmış. Spider-Man’de Tom Holland ise eğlenceli bir ergen!

Banu Bozdemir: Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı gayet matraktı ve iyi geldi. Uzun ve keyifli film tanımına girer. Kahramanlar bir harika dedirtir.

Tanju Baran: Karakter motivasyonlarının vurduğu darbelere rağmen Captain America: Civil War, hem Captain’in hem Avengers’ın en iyi filmi olmayı başarmış.

Kerem Akça: Captain America Civil War gösteriş yapmadan iş bitirebilen, bol sürprizli bir fantastik aksiyon.

Mert Tanöz: Captain America Civil War post-avengers dönemin bana kalırsa en iyisi.Gerek savaş/dövüş sahneleri gerek senaryosuyla büyük bir adım söz konusu.

Haktan Kaan İçel: Kaptan Amerika filmi diye gidenler yanılgıya düşecektir. Çünkü filmin asıl adı Avengers 3 olmalıymış. Avengers’ta gözüme batan güç eşitsizliği,Thor ve Hulk çıkınca biraz olsun eşitlenmiş gibi. Daha izlenebilir aksiyon sahneleri var. Sıkıcı ilk bir saatine rağmen Spiderman’in  dahil olmasıyla hareket kazanıp eğlenceli bir seyire dönüşüyor. Avengers filmlerinin üstünde, Captain America filmlerinin altında bir yapım olmuş. Spider-Man ise her ne kadar “tıfıl” diye adlandırılsa da, karakterine cuk diye oturan çok komik bir versiyona dönüşmüş. Kendi filmi için umutluyum

Batu Anadolu: Captain America Civil War’un en büyük başarısı; yılların dış mihrak paranoyasını, karakterlerin kendi içlerine layıkıyla döndürmesi olmuş.En azından kötü adam yaratımı konusundaki zayıflık, sorumluluk ve vicdan çatışmasıyla giderilmiş. Hikayenin akıcılığı yer yer inandırıcılıktan uzak gelişmelerle sekteye uğrasa da, safların belirlenmesiyle taşlar yerine oturmuş. Bu arada Örümcek Adam olarak Tom Holland; evrene çok sağlam bir giriş yapmış, hoş gelmiş.

İnci Tulpar: Captain America Civil War olmuş bu sefer. Keyifli ama epey uzun bir film. Özellikle gençler sevecek.

Ersin Kılıç: Captain America: Civil War beklediğim ağırlığa sahip olamasa da, neden sonuç işini tam bağlayamasa da Marvel’in en iyi işlerinden biri olmuş.

Batuhan Bozkan: Civil War baya baya güzel olmuş. Eski Marvel filmlerini izlemediyseniz bile gidin acayip zevk alırsınız.

Deniz Funda Özgür: Espri dozu biraz azaltılmış ve hikaye bazında beni kızdıran noktaları olsa da Captain America Civil War hayal kırıklığına uğratmıyor.

Gönül Durmaz: Captain America: Civil War’un en sempatik adamı Spiderman’di kuşkusuz.

Cem Başak: Civil War, Batman v Superman’den sonra ilaç gibi.

Gözde Özen: Arkadaşlar Civil War olmuş, gözümüz aydın.

Berk Gün: Captain America: Civil War harikaydı!

 
Yorum yapın

Yazan: Mayıs 4, 2016 in 2012, Haberler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,