RSS

Aylık arşivler: Ekim 2016

53. Uluslararası Antalya Film Festivali Değerlendirmesi

ULUSAL YARIŞMA ÖDÜLLERİ

12 filmin yarıştığı “Ulusal Yarışma Filmleri” bölümünde en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi senaryo ödülleri Ümit Köreken’in yönettiği Mavi Bisiklet filminin oldu. Semih Kaplanoğlu başkanlığındaki jürinin bu kararı hem eleştirmenler hem genel izleyici nezdinde şaşkınlıkla karşılandı. Herkes yarışmanın en güçlü filmleri olan Albüm, Babamın Kanatları, Tereddüt ve Rüzgarda Salınan Nilüfer arasında geçecek bir yarış bekliyordu fakat jüri Albüm ve Rüzgarda Salınan Nilüfer’i tamamen görmezden geldi, Tereddüt’ü ise sadece kadın oyuncu ödülüyle geçiştirdi. Açıkçası kimsenin ödül tahminlerinde Mavi Bisiklet bulunmuyordu ve Köreken’in filminin geceye damga vurması üzerine sosyal medyada tepkiler büyüdü.

ulusal2

Nisan ayında Müjde Ar başkanlığındaki İstanbul Film Festivali jürisinin ve Mayıs ayında George Miller başkanlığındaki Cannes Film Festivali jürisinin hakkaniyetsiz kararları hala tartışılmaya devam edilirken bunlara Kaplanoğlu başkanlığındaki Antalya Film Festivali jürisinin kararları da eklenmiş oldu. Sinemayı ikinci plana atarak verilen politik kararlar “jüri başkanı” seçiminin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Albüm ve Rüzgarda Salınan Nilüfer’in muhafazakarlık ve hükümet eleştirileri, Tereddüt’ün ise cinselliği öne çıkaran feminist bir film oluşu her ne kadar güçlü “sinema” olsalar da muhafazakar bakış açısına sahip jüriyi muhalif tavrı olmayan, iddiasız ve daha güçsüz bir yapıma ödül vermeye itti.

Babamın Kanatlarına’na “en iyi ilk film” ödülü verilirken yine bir “ilk film” olan Mavi Bisiklet’e “en iyi film” ödülünün verilmesi ise nereden baksanız tutarsız.” Babamın Kanatları, Mavi Bisiklet’ten daha iyi bir ilk film ama Mavi Bisiklet, Babamın Kanatları’ndan daha iyi film!” gibi son derece mantıksız bir sonuç çıkıyor ortaya. Adana Film Festivali’nden toplamda 7 ödülle dönen Babamın Kanatları, Antalya’da da 6 ödülün sahibi olarak yarışmanın en çok ödül kazanan filmi oldu. Özellikle Menderes Samancılar ve Kübra Kip hem Adana’da hem Antalya’da aldığı oyunculuk ödüllerini hak ediyordu.

ulusal1

En iyi kadın oyuncu ödülünü açıklayan Mehmet Özgür’ün “Ödülü kazanan Tereddüt ama biz ödülü sadece birine verdik” diyerek Funda Eryiğit ve Ecem Uzun arasında kısa süreliğine bir rekabet yaratmaya çalışması hiç hoş değildi. Buna rağmen Ecem Uzun’un ödül için adı açıklandığında Funda Eryiğit’in elinden tutarak onu beraber sahneye çıkmak için ikna etmesi alkış alan bir hareket oldu. Keşke ödül zaten muazzam oynamış olan ikili arasında paylaştırılsaydı.

ULUSLARARASI YARIŞMA

10 filmin yarıştığı “Uluslararası Yarışma” bölümünde Türkiye’den Tereddüt ve Toz filmleri de yer alıyordu. Hugh Hudson başkanlığındaki jüri adeta Kaplanoğlu başkanlığındaki jüriye bir cevap niteliğinde Yeşim Ustaoğlu’nun Tereddüt’ünü en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi kadın oyuncu (Ecem Uzun) dallarında ödüllendirdi. Gözde Kural’ın Toz filmine bu bölümde bir ödül çıkmadı. Yarışmanın Tereddüt’le beraber diğer favorisi olarak görülen House of Others filmi ise “Jüri Özel Ödülü”ne layık görüldü.

uluslararasi1

ORGANİZASYON

Özellikle son 3 yılda Türkiye’nin Cannes’ı olmayı amaçlayan Antalya Film Festivali giderek daha görkemli ve şaşaalı olmaya başlıyor. Bu konuda ekibin haklarını teslim etmek gerekiyor ki, filmlerden dünyaca ünlü konuklara, Film Forum’dan TMR’ye, festival yolundan festival gazetesine, şenliklerden söyleşilere, atölyelerden etkinliklere, ödül törenlerinden partilere kadar büyük bir emek söz konusu. Festival süresi içerisinde yapılacak o kadar çok şey buluyorsunuz ki, her anı dolu dolu geçiyor. Özellikle Expo Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen ödül töreni sunumundan konserine, tekniğinden süresine son derece profesyoneldi. Festival boyunca sadece akrediteli konukların servis saatleri ve yoğun talep olan filmlere bilet bulabilmesi hakkında bazı sıkıntılar yaşandığı oldu. Bilet konusu genelde görevlilerin yardımıyla bir şekilde çözüldü, servis konusunda da bu kadar kalabalık bir festivalde herkese farklı zaman dilimlerinde tek tek araç kaldırılamayacağını bazı konukların idrak etmesi gerekiyor artık. Beklemeler elbette yaşanacak ya da bazı servisler yer yer tüm otelleri dolaşacak bir güzergah izlemek zorunda kalabilecek.  1 hafta boyunca sayısız kişiyi oradan oraya götürmekle görevli olan servis şoförlerini azarlamaya çalışan bazı konuklara rastlamak sinir bozucu bir durumdu. Festivale konuk olarak gelmek kimseye servis şoförlerini  ve salon görevlilerini azarlama hakkını vermiyor.

organizasyon3

AKREDİTASYON MESELESİ

Antalya Film Festivali, Türkiye’deki tüm festivaller içinde akreditasyon meselesini en çok zorlaştıran ve sinema yazarlarıyla papaz olan festival olmaya bu yıl da devam etti. Her yıl bu konu hakkında birçok sinema yazarı çeşitli eleştirilerini dile getirse de bunlardan ders alınmamış gözüküyor. Maillere, telefonlara, mesajlara cevap vermeyen bir basın sorumlusu ve “7 gün, 3 gün, yol + konaklamanı kendin karşılarsan gel” şeklinde üçe ayrılan hakkaniyetsiz akredite sistemi hala devam etmekte. Festivalde bu yıl SİYAD ödülünün olmaması, festival ve SİYAD arasındaki uçurumu giderek artırmaya başladı. Magazin dünyasından isimlerin varlığı daha da artarken akredite sistemi ve basın sorumlusunun davranışları yüzünden “küstürülen”  sinema yazarlarının sayısı azalıyor. Bu konuda en yakın zamanda kalıcı bir çözüm üretilmesi gerekiyor. Festival gelecek yıl için bunları dikkate alır ya da almaz ama bizler sinema yazarları olarak her sene üzerine basarak bunu söylemeye devam edeceğiz.

MANCHESTER BY THE SEA – NERUDA

2017 Oscar Ödülleri’ne adaylıklarıyla damgasını vurması beklenen Kenneth Lonergan filmi Manchester by the Sea ve Pablo Larrain’in Pablo Neruda biyografisi Neruda festivalde Türkiye prömiyerlerini gerçekleştirdi. Sinemaseverlerin çok merak ettiği filmler olmasına rağmen nedense bu iki filmin tanıtımı çok fazla yapılmadı. Sadece bu iki filmi görmek için başka şehirlerden Antalya’ya gelen sinefiller olmasına rağmen salonların doluluk oranı beklediğimiz gibi değildi. Filmekimi’nde gösterilmiş olsa biletleri hemen tükenerek salonlarda izdiham yaratacak olan bu iki film daha iyi bir tanıtım yapılmasını hak ediyordu. Festivalin son 3 gününde görme şansına eriştiğim Manchester by the Sea ve Neruda hakkındaki kısa görüşlerim şöyle;

neruda-e1477420350541

Neruda

Şili sinemasının en iyi yönetmenlerinden Pablo Larrain’in yine Şili’nin unutulmaz figürlerinden komünist şair, yazar ve senatör Pablo Neruda’nın 1940’ların sonundaki kaçak hayatını ele aldığı film, El Club’da (2015) olduğu gibi Larrain’in usta işi yönetimiyle özel bir politik gerilime, şiir gibi bir biyografiye dönüşüyor. Larrain sinemasına göre daha konvansiyonel bir anlatısı olan Neruda, Larrain’in 2017 Oscar Ödülleri için konuşulmaya başlanan Jackie filmi öncesi Hollywood’a geçişinin habercisi niteliği taşıyor. Larrain, daha ana akım biyografik şablonda bile kendi arthouse sinemasının kodlarından görsel ve kurgusal olarak ödün vermiyor. Dış ses anlatısı, zaman – mekan algısını yok eden bazı sekanslar, El Club’ın kirli ve puslu havasını anımsatan sinematografik tercihler Larrain’in “auteur” kimliğine uygun biçimci tercihleri. Neruda rolünde Luis Gnecco ve dedektif Oscar Peluchonneau rolünde Gael Garcia Bernal unutulmaz performans sergiliyorlar.

8/10

manchester-by-the-sea

Manchester by the Sea

Kenneth Lonergan’ın Margaret (2011)’ten 5 yıl sonra gelen yeni filmi Manchester by the Sea, dramatik yapısını yas ve suçluluk duygusu üzerine konumlandıran, her biri çok iyi yazılmış karakterlere sahip olan, son yılların en güçlü dram filmlerinden. Lonergan’ın etkileyici kalemi, sade ve dingin planlarla bezeli yönetmenlik anlayışıyla birleşmiş. Özellikle filmde flashback sahnelerinin girdiği kısımlar kurguculara örnek teşkil edecek kadar temiz ve pürüzsüz kotarılmış. İzleyicinin yüreğini dağlamayı başaran, arada sert bıçak darbeleriyle acıtan ama mizahi sahneleriyle de durumu dengelemeye çalışan senaryosunun yanında filmin en büyük gücü kuşkusuz oyunculukları. Casey Affleck başta olmak üzere Michelle Williams, Kyle Chandler ve Lucas Hedges oldukça güçlü performanslara sahipler. Affleck’in Oscar sezonunda en iyi erkek oyuncu adaylığı alabilme ihtimali yüksek.

8,5/10

 
Yorum yapın

Yazan: Ekim 25, 2016 in 2012, Festivaller

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

53. Antalya Film Festivali İzlenimleri

Antalya’da festival coşkusu bu yıl 53. defa düzenlenen Uluslararası Antalya Film Festivali’yle başladı ve devam ediyor. SM360 Digital Agency’nin (www.sosyalmedya360.com)’nin davetiyle katıldığımız festivalde neredeyse sona gelindi. Buna rağmen şehrin her yanına yayılan festival havası tam gaz devam etmekte.

antalya

Audrey Tautou, Asghar Farhadi, Harvey Keitel, John Savage, Rachid Djaidani, Armand Assante, Esai Morales, Andie Macdowell ve Tara Fitzgerald gibi dünyaca ünlü yönetmen ve oyuncuların her an karşınıza çıkabileceği festival Darth Vader, Chewbacca, Transformers gibi animasyon karakterlerle şenlenen festival yolu, her yıl önemi daha da artan Antalya Film Forum, günlük çıkan festival gazetesi, Tarık Akan anısına oluşturulan anı defteri, söyleşiler, konferanslar,  kitap imza günleri, atölyeler, konserler, kutlamalar ve partilerle ihtişamını koruyor.

tarik-akan

Ulusal yarışma seçkisinin son birkaç yıla oranla daha güçlü olduğu festivalin en çok öne çıkan yerli yapımları Albüm, Tereddüt, Rüzgarda Salınan Nilüfer ve Babamın Kanatları. Cannes Film Festivali başta olmak üzere birçok festivalden dünya sinemasının en yeni örneklerini gördüğümüz Uluslararası Seçki de gayet güçlü. Özellikle yılın merakla beklenen yapımlarından Manchester by the Sea ve Neruda’yı Türkiye’de ilk kez izleyebilme olanağının sağlanması Antalya dışından birçok sinemaseveri şehre getirmeye yetti bile.

actors-panel

Ulusal Yarışma seçkisinde izleme fırsatı bulduğumuz Rüzgarda Salınan Nilüfer, Tereddüt, Genç Pehlivanlar ve Toz filmlerine dair düşüncelerimiz ise şöyle;

Tereddüt

Yeşim Ustaoğlu’nun Toronto Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan, Antalya Film Festivali’nde ise Türkiye’de ilk defa izleyiciyle buluşan son filmi Tereddüt, farklı sınıftan gelen iki kadının iç içe geçen yaşamlarını “erkek tahakkümü” ortak paydasında birleştiriyor. Psikolog – hasta ilişkisi şeklinde hikayeleri bir araya getirilen Şehnaz ve Elmas karakterleri Funda Eryiğit ve Ecem Uzun’un güçlü performanslarıyla oyunculuk gösterisine dönüşüyor. İkili arasındaki terapi seansı filmin en güçlü sahnelerinden biri. Ustaoğlu’nun usta işi yönetimi, deneysel kadrajları ve gerçeküstücü rüya sahneleriyle öne çıkan sinematografi çalışması, Türk sineması içerisinde cesurluğuyla öne çıkan sevişme sahneleri takdiri hak ediyor.

4/5

 tereddut

Rüzgarda Salınan Nilüfer

Seren Yüce, Çoğunluk’tan tam 6 yıl sonra çektiği ikinci filmi Rüzgarda Salınan Nilüfer ile aynı başarısını devam ettiriyor. Çoğunluk’ta muhafazakar ve milliyetçi orta sınıf bir aileyi mercek altına alan Yüce, burada eleştiri oklarını elit tabakaya, burjuvaya çeviriyor. İki filmde de çok iyi bir gözlemci olduğunu kanıtlayan Yüce, yine nokta atışı tespitleriyle, güldürürken düşündüren eleştirileriyle dolu, ele aldığı kesimin ahlaki ikiyüzlülüğünü yüzümüze vuran güçlü bir senaryoyla karşımızda. Yüce’nin yönetmenliği ve filmdeki görüntü yönetimi çalışması Çoğunluk’ta olduğu gibi senaryonun önüne geçmeyen bir sadelikte ve bütünü içinde tutarlı. Tolga Tekin, Songül Öden, Tülay Günal ve Eraslan Sağlam’ın başarılı oyunculukları filmin gücünün bir tık daha artmasında büyük etken.

4/5

nilufer1

Genç Pehlivanlar

Mete Gümürhan’ın belgesel filmi Genç Pehlivanlar, şampiyon olması için yetiştirilen güreşçi çocukların yatılı güreş okulundaki yaşantılarına, hırslarına, çekişmelerine, ergenlik sancılarına ve gündelik sorunlarına odaklanıyor. Genç Pehlivanlar’ı çoğu türdeş filminden ayıracak en öne çıkan özelliği ise içinde herhangi bir röportaj bulundurmaması. Baştan sonra kurmaca / belgesel havası taşıyan film, kamerayı gözlemci konumunda karakterlerin peşinden sürüklüyor. Filmin “kurmaca” türüne de göz kırpması belgeseldeki bazı kişilerin repliklerinin yapay gözükmesine neden olabiliyor, zira kurmaca ve belgesel arasındaki dengeyi sağlayabilmek zor iş. Deneyimli kurgucu Ali Aga’nın kurgusuyla yenilenen Genç Pehlivanlar, önceki versiyonuna göre daha bir dinamizm kazanıyor ve en azından “belge” niteliği taşıyor.

2,5/5

genc-pehlivanlar

Toz

Gözde Kural’ın ilk uzun metrajlı filmi olan Toz, İstanbul’dan Afganistan’a uzanan bir yol hikayesi. Annesinin ölümünün ardından vasiyetini yerine getirmek için Afganistan’a tek başına yolcuğu çıkan Azra’nın, aile sırlarını çözmeye çalışırken savaşın insanların kaderleri üzerindeki etkilerine tanık olduğu ve Afganistan’da kadın olarak yaşamanın zorluklarını deneyimlediği bir yolculuk bu. Hikayenin giriş, gelişme ve sonuç kısımlarında işlemeyen çok sahne mevcut. Filmin kendine biçim arayışı ise bir noktadan sonradan tutarsız olmaya başlıyor. Kısa sürmesi gereken kimi sahneler çok uzun, uzun sürmesi gereken kimi sahneler çok kısa tutulmuş. Afganistan genel planları başarılıyken, yakın planlarda dizi estetiğine kayış söz konusu. Afganistan’daki yan karakterlerin dramatik çatısı kurulmuş ama Azra’nın iki erkek kardeşi işlevsiz kalmış. Öykü Karayel ise filmin bu çelişkili tercihleri arasında baştan sona tutarlı performansıyla öne çıkmayı başarmış.

2/5

toz

 
Yorum yapın

Yazan: Ekim 25, 2016 in Festivaller

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Mükemmeliyetçi ve Karakteristik Bir Yönetmen: Aslı Özge

Aslı Özge, mükemmeliyetçi tutumuyla ve sinematografik kaliteye önem vermesiyle Türk sineması içerisinde farkını hissettiren bir yönetmen. Türkiye’nin popüler sorunlarına sırtına dayayarak meselesi üzerinden ödül avcılığı kovalayan birçok yönetmene kıyasla içerik kadar sinemanın görsel yapısı üzerine de kafa yorulmuş, yoğun bir ön çalışma yapılmış, detaycı, gözlemci ve kontrolün yönetmende olduğunu her anında hissettiren filmler yapan Özge, üç filminin de görüntü yönetmeni olan Emre Erkmen’le birlikte en az Nuri Bilge Ceylan – Gökhan Tiryaki ikilisi kadar karakteristik bir sinema diline sahip.

asli-ozge

2009’da İstanbul, Adana ve Ankara film festivallerinden en iyi film ödülüyle dönen Köprüdekiler ile çıkış yapan, 2013’te İstanbul Film Festivali’nde en iyi yönetmen ve en iyi görüntü yönetmeni(Emre Erkmen) ödülü alarak başarısını devam ettiren yönetmenin yeni filmi Auf Einmal, 14 Ekim 2016’da Türkiye’de vizyona girecek. Festival izleyicisinin Nisan ayında İstanbul Film Festivali kapsamında izlediği Auf Einmal, festivalin “Uluslararası Yarışma” bölümünden FIPRESCI, Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümünden ise yüksek artistik kalitesi gerekçesiyle “Label Europa Cinemas” ödülüne layık görülmüştü.

asli-ozge-2

Uzun yıllardır hem İstanbul’da hem de Berlin’de yaşayan Özge’nin son filmi Auf Einmal, bu sefer Almanya’da geçiyor. Köprüdekiler’de alt sınıfı, Hayatboyu’nda ise üst sınıfı mercek altına alan Özge, Auf Einmal’da orta-üst sınıfı anlatıyor. Sinemamızda Deniz Gamze Ergüven’in Mustang’iyle başlayıp Hiner Saleem’in Dar Elbise’siyle devam eden ve ne yazık ki daha çok göreceğimize inandığım “film çektiği ülkeyi tanıyamama” sorunsalı ise elbette Özge’nin filmi için geçerli değil. Aksine Özge’nin bir röportajında söylediği şu cümlelerin “başka bir ülke hakkında film çekmek” isteyen her yönetmene defalarca altı çizilerek okutturulması şart: “Berlin ve İstanbul arasında uzun yıllardır sık gidip geliyorum. Ancak bir ülkede film çekebilmek için o ülkenin iç dinamiklerini, sistemini, kurumlarını, insanlarını iyi tanımak gerekiyor. Özellikle sistemi eleştiriyorsanız ve o toplum adına bir şeyler söylemek istiyorsanız oraya hakim olmak gerekiyor.”

Köprüdekiler (2009)

Köprüdekiler, İstanbul’un varoşlarında oturan ve her gün Boğaziçi Köprüsü’ndeki trafik sıkışıklığı arasında farkında olmadan hayatları kesişen çiçek satıcısı Fikret, dolmuş şoförü Umut ve trafik polisi Murat’ın hayallerine, umutlarına, isteklerine, maddi ve manevi çıkışsızlıklarına dair bir hikaye. Aslı Özge’nin filmin yapımına belgesel olarak başladığı ama daha sonra projeyi kurmacaya çevirdiği film, polis karakteri haricinde (Emniyet Müdürlüğü’nden izin çıkmaması sonucu) diğerlerinin kendi hayatlarını oynaması , Emre Erkmen’in hayatın sıradanlığı içerisinde tüm detaylara hakim el kamerası, Özge’nin hayatında ilk defa oyunculuk yapan kişilerden çıkardığı doğal ve gerçekçi oyuncu yönetimi gibi detaylarla benzerlerinden farklılaşan ve derinleşen bir yapıya sahip. Belgesel tavrıyla çekilen kurmaca bir film olan Köprüdekiler’de üç hikayenin Alejandro Gonzalez Inarritu filmleri gibi birbirine bağlanacak hissiyatı yaratıp bunu yapmaması karakterlerin şehirdeki yalnızlıklarının altını daha net çiziyor. Neticede başka bir yönetmen muhtemelen hikayenin finalini dolmuş şoförünün çiçekçiye çarpması ve trafik polisinin olay yerine gelmesi şeklinde bitiririrdi ama hikaye aynı zaman – mekanı paylaşan karakterlerin hayatın akışı içerisinde sistemin sınırlarına çarpmaları ve kendi sınırlarını tanımaları üzerine. Bu yüzden film bittiğinde çiçekçinin hayatının sonuna kadar çiçekçilik yapacağını ve gezmek istediği her mekanda hırsız damgası yiyeceğini, dolmuş şoförünün karısıyla hiçbir zaman arzu ettiği eve çıkamayacağını, polisin tatilde anca köyüne, özlediği annesinin yanına döneceğini biliyoruz. Çünkü karakterlerin olanakları ve sınırları ötesine imkan tanımayacaktır.

 koprudekiler-asli-ozge

Hayatboyu (2013)

Aslı Özge, ilk filminde ele aldığı maddi sıkıntılar ve eğitimsizlik yüzünden hayatlarında bir çıkışsızlık yaşayan alt sınıftaki insanların hikayesini, Hayatboyu’nda steril ve mükemmeliyetçi hayatları içerisinde çoktan boğulmuş olmalarına rağmen birbirlerini terk etmemek için bahaneler üreten üst sınıftan modern bir çiftin çıkışsızlığına transfer ediyor. Hikaye farklı, sosyal sınıflar arasında uçurumlar var ama insanların içinde bulunduğu tıkanıklık ve ayakta kalma mücadelesi “hayatboyu” devam ediyor. Gri ve mavi tonların yoğunlukta olduğu bir renk skalası eşliğinde metalin ve camların her köşesini kapladığı, minimalist bir tasarımla döşenmiş dar odaları ve merdivenleriyle dolu bir evde yaşayan, 50’li yaşlardaki evli iki karakterin hikayesini anlatan Hayatboyu’nda tasarımı üzerine bu kadar düşünülmüş ve özenilmiş olan ev, bir nevi film içindeki üçüncü ana karakter konumuna yerleşiyor. Çiftin arasındaki klostrofobik ilişkiyi sonuna dek hissettiren evin mimari yapısı, ikilinin birbirinden daha kolay saklanmasına ve sorunlarını görmezden gelmesine olanak sağlıyor. Evin içerisinde yoğun şekilde bulunan camlar ise izleyinin içeriyi röntgenlemesi için tasarlanmış gibi gözüküyor. Zaten Erkmen’in oldukça detaylı ve hesaplı, sanatla doğrudan ilişki kuran sinematografik tercihleri, mimar ve ressam olan çiftimizin sanatsal algılarına, zevklerine, renklerine ve bakış açılarına göre şekilleniyor. Mükemmeliyetçi bir şekilde tasarlanmış evde mükemmel bir hayat süremeyen çiftin yaşadığı sıkışmışlık hissini yaratan dar açılı objektif kullanımı, ana karakterin deprem bölgesi Van’a gitmesiyle birlikte yerini çoğunlukla geniş açılı objektiflere bırakıyor. Kameranın pan ve tilt haricinde herhangi bir hareket yapmaması, her biri özenle seçilmiş sabit ve uzun planlardan oluşması, olayları sadece gözlemci olarak izlememize olanak sağlıyor. Karakterlerin kırılma anını simgeleyen deprem sahnesinde olduğu gibi onların yaşamadığı, görmediği, duymadığı, hissetmediği hiçbir şeyi izleyicinin deneyimlemesine izin vermiyor yönetmen. Köprüdekiler’in tam zıttı. Böylelikle Özge’nin Köprüdekiler’deki “Ömür boyu çiçekçilik mi yapacaksın?”dan  Hayatboyu’nda “Avokado aldın mı?”ya varan yaşamların zıtlığından birbirini tamamlayan bir İstanbul portresi ortaya çıkıyor.

 hayatboyu

Auf Einmal (2016)

Üçüncü filmi Ansızın / Auf Einmal’ı Almanya’da, Almanca ve Alman oyuncularla çeken Özge, bir parti sonrasında son misafiri beklenmedik bir şekilde ölen ve polisin gözünde şüpheli şahıs durumuna düşen Karsten’ın giderek yalnız bırakılmasını ve buna bağlı olarak dönüşümünü orta-üst sınıfa dair eleştiriler getirerek anlatıyor. İlk yarısındaki pasifliği ve ikinci yarısındaki aktifliği aynı derecede sinir bozucu olan anti-karakter Karsten’in içsel yolcuğunu bir nevi Hamlet öyküsü olarak okumak mümkün. Tıpkı Hamlet gibi güçlü bir babanın oğlu olarak konformist bir hayat yaşayan Karsten’in başına gelen olaylarla birlikte çevresindeki insanların iki yüzlülüğüne şahit olmasına aktifle pasifin, güçlüyle güçsüzün yer değiştirdiği bir kurgu çerçevesinde tanık oluyoruz. Alman orta-üst sınıf bir aileyle işçi sınıfından gelen Rus bir ailenin karşı karşıya geldiği hikayede statükonun, egonun, sistemin insanları nasıl değiştirdiğini gözlemlerken Erkmen’in kırmızı, sarı ve kahverengi tonları arasında seyreden sinematografik çalışmasının zirvesine şahit oluyoruz. Öyle ki, filmin Berlin’de “yüksek artistik kalitesi” sebebiyle kazandığı “Label Europa Cinemas” ödülünün ne olduğunu bilmesek bile filmi izledikten sonra ödülün veriliş sebebini çok net anlıyoruz. Hayatboyu’nda ana karakterin kırılma anını simgeleyen deprem sahnesi ise burada yerini Karsten’in etrafı dağlarla çevrili alanda Alman bayrağının bulunduğu zirveye çıkması ve ardından kendini ormanlık alana kapatması olarak vuku buluyor. Hikayeyi başta Türkiye’de çekmeyi düşünen ama sonra Almanya’da çekmeye karar kılan Özge, böylelikle gücün, statükonun, baskıların, ötekileştirmenin evrenselliğine de dikkat çekmiş oluyor. Üstelik bunu öyle sinema dili yüksek bir anlatımla gerçekleştiriyor ki, teklif geldiği takdirde birinci sınıf Hollywood prodüksiyonu yönetebilecek kalibrede bir yönetmen olduğunu gözler önüne seriyor.

auf-einmal2

Not: Bu yazı CineDergi’nin 96. sayısında yayınlanmıştır.

 
Yorum yapın

Yazan: Ekim 7, 2016 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,