55. Antalya Film Festivali Yarışma Filmleri Değerlendirmesi – 1

Cold War / Zimna Wojna / Pawel Pawlikowski

Dört yıl önce Ida filmiyle Oscar ve BAFTA başta olmak üzere birçok ödül kazanıp adından fazlasıyla söz ettiren Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski, yeni filmi Cold War ile çıkış noktasını kendi anne ve babasının hayatına dayandırdığı ve bunun üzerine kurgusal olarak şekillendirdiği bir hikaye anlatıyor. Filmin muazzam görüntüleri tıpkı Ida’da olduğu gibi görüntü yönetmeni Lukasz Zal tarafından 3:4 görüntü formatında ve siyah-beyaz. (Film sonrası Q&A’da filmin yapımcısı Cold War’ın Ida’yla aynı görüntü formatında ve siyah-beyaz olup olmaması hakkında çok tartışıklarını lakin filmin ruhunu yine en fazla bu tercihlerin yansıtabileceği konusunda fikir birliğine vardıklarını söyledi).

cold_war_zimna_wojna_fotosy252-h_2018 (1)

Soğuk Savaş esnasında geçen tutkulu bir aşk filmi olan Cold War, hikayesini karakterleri üzerinden 15 yıllık bir döneme yayan, bu dönemleri bir kesit olarak kullanan ve aradan geçen uzun zamanlar arasındaki devamlılığı tamamen karakterlerin duyguları üzerinden şekillendiren bir film. Öyle ki, filmin başrol oyuncuları Tomasz Kot ve Joanna Kulig’in bu yoğun tutkuyu hissettiren uyumları ve performansları en büyük etken. Özellikle Kulig’in adeta bir Lauren Bacall havasındaki femme fatale kompozisyonu filme çok şey katıyor. Müziğin ve şarkıların hikayede çok önemli bir yer edindiği Cold War, filmin ruhundan koparılmayacak biçimde folklorik ezgilerinden ve fragmanında da dinlediğimiz şarkısından güç alıyor. Sanki 50’lerden bir klasik izliyormuş hissiyatı yaratan Cold War, Soğuk Savaş fonundaki eski aşk hikayelerini görsel ve kurgusal açıdan Pawlikowski’nin vizyonuyla (Cannes’daki en iyi yönetmen ödülünü kesinlikle hak eden bir vizyonla) birleştiren bir şiir, bir müzikal ya da saf sinema. (8,5/10)

Capharnaüm / Nadine Labaki

Nadine Labaki’nin Cannes’dan ‘jüri özel ödülü’ ile dönen ve izleyici ilgisinin üst seviyede olduğu filmi Capharnaum, ‘sefalet’ temalı filmler arasında duygu sömürüsünü en yoğun biçimde, her saniyesinde ajitasyona yaslanarak ‘gösteren’, ‘gösteren’ ve ‘gösteren’ bir film. Bu kadar çok ‘gösterme’nin arasında izleyicinin bir an olsun ülkenin, yaşananların, karakterlerin dramı hakkında düşünmesi pek mümkün olmuyor. Sadece bize gösterilenlere koşulsuz katılarak ‘ah, vah’ dememiz, o kirli dünya içerisinde çocuk karakterlerin masumiyeti ve saflığıyla gülümsememiz bekleniyor. Film hangi anında hangi tepkiyi vermesi gerektiği konusunda izleyiciyi adeta şartlıyor, esir alıyor ve o an başka bir karar vermesine şans dahi tanımıyor. Bu türden bir hesapçılık elbette meselesi itibariyle genel izleyiciyi etki altına alacağından ötürü gözyaşlarının, alkışların ve acıma duygusunun yüksek derecede yaşandığı bir silsileye dönüşüyor.

capharnaum

Labaki, ele aldığı meseleyi hiçbiri profesyonel olmayan, maddi ve sosyo-kültürel açıdan durumu çok kötü olan oyuncularla anlattığı için filme dair yapılabilecek olumsuz eleştirilerin de üzerine perde çekmiş oluyor. ‘Bu insanlar bu acıları yaşamışlar, dünyanın birçok yerinde böyle hayatlar yaşanıyor, buna sessiz kalmamalıyız’ diyen film, bunu yaparken sinemayı sinema yapan inceliklerden, detaylardan bilinçli olarak son derece arındırılmış ve övgü almayı zoraki hale getirmiş, bir nevi bunu şart koşmuş bir anlatım stili belirliyor. Özellikle mahkeme sahnelerinde Asghar Farhadi filmlerindeki gibi bir nevi ‘herkes haklı’ durumu oluşturmaya çalışan Labaki, bu sahnelerde bile Farhadi’nin senaryolarındaki dramatik tutarlılıktan yoksun kalmayı başarıyor. (3/10)

Three Faces / Trois Visages / Jafar Panahi

Yıllardır hükümet tarafından İran’da ev hapsinde tutulan, yurtdışına çıkması ve film yapması yasaklanan, buna rağmen zor koşullarda hemen hemen her yıl bir filmini izleyebildiğimiz İranlı yönetmen Jafar Panahi, son dört filminde olduğu gibi yine karakterlerden birisi olarak kendini oynatıyor. Bu bir zorunluluk haline gelmiş olabilir lakin, Panahi filmde kendisi oynarken hikayelerinin merkezine de kendisini (yönetmen olarak Jafar Panahi’yi) oturtan bir anlayış benimsemekte. In film Nist (2011)’teki apartman sakinleri ya da Taxi (2015)’deki taksiye binen halk sürekli kendisine ‘Panahi bey’ diye hitap ediyor. Panahi, 2011’den sonraki hapis hayatındaki filmografisine bir nevi belgesele ya da daha doğrusu mockumentary’e çevirmiş durumda. Esasında bu durum kendi yaratıcılığını da kısıtlayan bir nokta haline gelmeye başladı, zira son dört filminde de filmde yaşananların Panahi’nin film çekmek için karakterlere ve izleyiciye karşı hazırladığı bir kurgu mu olduğu yoksa yöre halkından beslenen bu karakterlerin gerçek dertleri mi olduğu konusunda bir ikileme maruz bırakıyor bizleri.

3faces

Bu esaretin ve sansürün etkisiyle Panahi’nin filmografisindeki The White Balloon, Offside, Crimson Gold, The Circle, The Mirror gibi filmlerden farklı bir alana kaydığı ve yeni filmlerinin eskisi kadar heyecan yaratmadığını, hikayenin engellerinin ya da karakterlerin çözümlemelerinin büyük oranda tahmin edilir bir yapı oluşturmaya başladığını söylemek gerek. Bu tekrarcılığın, daha doğrusu zoraki tekrarcılığın Panahi nezdinde ‘kabul edilebilir’ görülmesi yönetmenin Closed Curtain, Taxi ve şimdiki filmlerinden aynı oranda zevk almayı ya da almamayı tetiklediği söylenebilir. Bu noktadaki kişisel görüşüm maalesef ikincisi. (5/10)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s