26. Adana Altın Koza Film Festivali Günlükleri – 2

Kronoloji

Yedi yıl önce ilk filmi Küf ile Venedik’te ‘Geleceğin Aslanı’ ödülünü kazandığından beri yeni filmini merakla beklediğimiz Ali Aydın’ın Kronoloji’si benim Ulusal Yarışma’daki favorimdi. Umut Vadeden Erkek Oyuncu (Beran Soysal) ödülü haricinde film ana jüri tarafından görmezden gelinse de festival takvimi süresince yurt içinde ve yurt dışında çeşitli başarılar kazanacağını düşünüyorum. Film oldukça ‘spoiler’ içerecek bir anlatı stili benimsediğinden ve bunları okumanın filmin izleyiş sürecine zarar vereceğini düşündüğümden en azından vizyona girene kadar geniş bir analizini yapmama taraftarıyım. (Bu konuda filmin varacağı noktayı erken tahmin ettiğini, bu yüzden kalan sürecin kendisi için uzadıkça uzadığını söyleyen bazı eleştirmen arkadaşlar oldu. Herkesin izleme ve anlamlandırma deneyiminin farklı olduğunu düşünerek kendim için böyle bir şey olmadığını, filmin akışına kapılarak oluşan her katmanda ayrı bir merak duygusuna kapıldığımı söyleyebilirim. Zira, olay örgüsünün ‘tahmin ettim, tahmin etmedim’in çok ötesinde bir sinemasal deneyim yarattığına ve bunun şaşırtmacalı bir anaakım film olmadığına tekrar dikkat çekmek isterim.)

Kronoloji birçok türde değerlendirilebilecek bir yapım. Psikolojik gerilim, psikolojik drama, gizem filmi, suç – polisiye filmi, politik film ya da salt dram. Hepsine göz kırpan ve hepsini iç içe geçiren bir yapısı var. Bir ‘kaybolma’ hikayesi üzerinden adım adım ilerleyen, bunu yönetmenin Küf’te olduğu gibi uzun diyaloglar, mizansenler ve gerçekçi nüanslarla aktaran, bütüne vardığımızda boşlukları dolduran ama izleyicinin kendi yorumunu katmasını da engellemeyen, süresi boyunca biçimsel arayışlarını hiç bırakmayan, kurgusunu ve görüntü yönetimini filme sürekli yeni bir şeyler katacak şekilde dizayn eden, ana mesajını ise sakınmadan yüzümüze tokat gibi çarpan bir film var karşımızda. Artık gişe sineması haricinde festival filmlerinin de kendine ait bir matematiği oluşmaya başlamışken bu genel izleği takip edecek bir anlatı stili yaratmayıp hem hikaye kurgusuyla hem de senaryo matematiğiyle oynayarak risk alan Ali Aydın bence bu açıdan takdiri hak ediyor. Birkan Sokullu, Cemre Ebüzziya, Tansu Biçer ve Serkan Keskin’den oluşan ana oyuncu kadrosunu ise çok başarılı bulduğumu, özellikle Tansu Biçer’in Avrupai filmlerdeki gibi tekinsizliğiyle ‘gizem’ olgusunu üzerinde tutan karakterini ayrıca sevdiğimi söylemeliyim. 8/10

kronoloji1

Küçük Şeyler

Kıvanç Sezer, üç yıl önce aldığı ödüllerle yerli festivallere damgasını vuran Babamın Kanatları’ndan sonra bir üçleme tasarladığını açıklamıştı. İlk filmde sitenin inşaatında çalışan işçileri, ikinci filmde bu siteden ev alan beyaz yakalı bir çifti, üçüncü filmde de o sitenin müteahhitini ele alacaktı. Üçlemenin ikinci halkası olan Küçük Şeyler hem içerik olarak hem de tür olarak Babamın Kanatları’na göre çok farklı bir film olmasına rağmen garip bir şekilde onu tamamlamayı başarıyor. Şöyle ki, Babamın Kanatları çok gerçekçi ve ağır dram içeren bir filmdi. İşçi ölümlerini gözümüzün önüne seriyor, güçlünün güçsüzü ezdiği adaletsiz sisteme eleştiri oklarını yöneltiyor ve sinemasını da biçim olarak Türkiye’nin ‘gri’leşen inşaat / beton sektörüne göre konumlandırıyordu. Böyle bir filmden sonra Sezer’in absürtleşen, görsel açıdan daha da parlaklaşan ve komedi dozunun belirginleştiği bir filmi Babamın Kanatları’nın devam filmi yapmasını kimse beklemiyordu. Bu yüzden Tolga Karaçelik’in filme yapımcı olmasının Küçük Şeyler’in tarzını da belirlediği -Kelebekler’den ötürü olsa gerek- şeklinde düşünülen bazı yorumlar ortaya çıktı. Açıkçası böyle bir şeyin olmadığını düşünüyorum, zira Sezer ‘hikayeyi yazdıkça filmin türünün şekillenmeye başladığını, üçüncü filmi henüz yazmadığını, müteahhitin hikayesinin belki de bir korku filmi tonlarında olabileceğini’ ifade etti.

Beyaz yakalı bir çiftin işsizlik ve çocuk yapma arasında dönen hikayesi açıkça Türkiye’de böyle bir absürtlüğü ve mizahı kaldırabilecek detaylara sahip. Babamın Kanatları’nın hikayesini bu tonda anlatmaya kalksanız belki ciddi tepkiler görebilirdiniz ama Küçük Şeyler hem senaryonun dram – komedi arasındaki dengesini hem de buna bağlı olarak metaforik anlatımındaki absürtlüğü iyi yazılmış senaryosu sayesinde harmanlayabiliyor. Üçleme tamamlandığında ve bu üç film üzerinden genel bir resme ulaştığımızda her şeyin daha yerli yerine oturacağına inanıyorum. Alican Yücesoy ve Başak Özcan’ın başarılı ve bir an olsun sarkmayan performansları filmin etkisinde önemli faktör. Her iki oyuncunun da Adana’dan ödülle ayrılmasına itirazı olan duymadım. Özellikle Başak Özcan yeni bir oyuncu olarak sonraki performanslarını merak ettirecek kadar akılda kalıcı bir karakter portresi çiziyor. 7/10

kucukseyler1

The Wild Goose Lake

Beş yıl önceki filmi Black Coal, Thin Ice ile Berlin’de Altın Ayı ödülünü kazanan Çinli yönetmen Y’inan Diao, yeni filmi The Wild Goose Lake ile bu yıl Cannes Film Festivali’nin yarışma seçkisinde yer almıştı fakat Inarritu başkanlığındaki jüriden bu sefer ödülsüz ayrılmıştı. Black Coal, Thin Ice ile beş yıla yayılan bir dizi cinayet soruşturmasının peşinde polisiyeden film-noir’e, gerilimden romantizme kadar katmanlı bir anlatı inşa eden yönetmen bu sefer bir yeraltı çetesiyle polisin çatışmasından paralellik kurarak daha sert bir film yaratmaya çalışmış.

Diao, ışıklandırma ve renk paletiyle sinematografik açıdan ilgi çekici, prodüksiyon tasarımı titiz bir yapıma imza atmış. Bunu yaparken filmin şiddeti stilize eden kimi sekanslarını da anca istismar filmlerinde görebileceğimiz türden ‘gore’ sahnelerle kotarmış. Lakin, film her ne kadar bir çete – mafya savaşı, bir aksiyon gibi görülse de inanılmaz ağır ve ciddiyetli bir ritme sahip. Filmi bu açıdan değerlendirmek Nicolas Winding Refn’in Only God Forgives’ini aksiyon filmi zannetmek gibi bir hataya düşmek olur. Yine de filmin dünyasının festival filmi ritmini kaldırmadığı ve bu nedenden ötürü aksiyon sahnelerinin aşırı hızlı kurguya ya da ani patlamalara başvurmasının olumlu sonuç vermediğini söylemek gerek. Only God Forgives durgunluğunda bir film izlerken aniden Death Proof / Planet Terror istismarlığına girişmek ve sonra tekrar o ağır tempoya geri dönmek gibi bir şey bu. Bunun hissiyatı da en fazla sahnenin eklektik gözükmesine yol açıyor. İçinde çok fazla karakter barındıran bir yapım olarak filmin üzerinde sürekli bir ‘dağınıklık’ hissi mevcut. Görüntüler birinci sınıf, yönetmenin soğukkanlı ve stilize yaklaşımı ön planda ama izleyicinin karakterlerle olan bağı ya da hikayenin temposu hep ikinci planda. Black Coal, Thin Ice’ı da ilk izlediğimde ortalama bulmuş, filmle tam bağ kuramamış ama ikinci izleyişimde kafamda daha katmanlandırabilip sevmiştim. Aynısını The Wild Goose Lake ile de deneyeceğim fakat bu sefer işe yarayacağını sanmıyorum. 6/10

gooselake1

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s