7. Boğaziçi Film Festivali Ulusal Yarışma Filmleri Değerlendirmesi

Nuh Tepesi

Cenk Ertürk’ün ilk uzun metrajlı filmi Nuh Tepesi, Tribeca Film Festivali’nde ‘senaryo ve erkek oyuncu’, Adana Film Festivali’nde ise ‘film, yönetmen, sinematografi ve Film-Yön yönetmen’ ödüllerine layık görülerek beklentiyi epey yükseltmişti. Ülkedeki genel ‘ilk film’ standartlarına göre eli yüzü düzgün bir film olarak nitelendirilebilecek olan Nuh Tepesi, oldukça ilgi çekici bir konuya sahip. Çocukken gömdüğü ağacın altına gömülmek isteyen adam köyüne döndüğünde ağacın Nuh Peygamber tarafından dikildiğine ve 4000 yıllık olduğuna inanan ve orayı bir geçim kapısı haline getiren yerlilerle karşılaşır.

Çıkış noktası iyi olmasına ve Haluk Bilginer, Ali Atay, Hande Doğandemir gibi oyuncuları kadrosunda barındırmasına rağmen film senaryo düzleminde beklenen patlamayı bir türlü gerçekleştiremiyor. Olay örgüsündeki kimi kısımlar inandırıcı bir şekilde işlemiyor, duygusal yönden işlenmesi beklenen baba-oğul hikayesinin de iki sahne haricinde çok derinleştiğini ya da benzerlerinden ayrıştığını söylemek mümkün değil. Atay’ın ‘öfkeli bir adam’ portresi daha parlatılabilirmiş, Haluk Bilginer ise bu sefer kendini hiç yormadan oynamış gibi duruyor. Tüm bunlara rağmen ülkedeki ilk film standartları düşünüldüğünde Nuh Tepesi gelecek vadeden bir yönetmeni -Cenk Ertürk- müjdeliyor. Yarışma içinde yönetim, senaryo, sinematografi, kurgu, müzik gibi temel film dinamiklerinde büyük sorunlar yaşamadan sonuna kadar kendini ilgiyle izletmeyi başaran nadir filmlerden biri. (7/10)

nuh tepesi

Aidiyet

İlk filmi Tuzdan Kaide ile deneysel ve izleyiciyi zorlayıcı bir sinema yapacağının sinyallerini net bir şekilde veren genç yönetmen Burak Çevik, Aidiyet ile de farklı bir denemeye girişiyor. İki katmana ayırabileceğimiz film, esasında bir cinayet vakasının sorgusu ile bir aşk hikayesinin biçimci bir harmanı. İlk 25 dakikasında oyuncu olmadan, sadece farklı sabit imgeler üzerine dış ses bindirerek yine deneysel bir anlatım dili benimseyen yönetmen, filmin tüm konusunu da bir nevi polis sorgusu eşliğinde bu bölümde anlatmış oluyor. Daha sonraki 45 dakikalık bölümde ise anaakıma daha yakın bir aşk hikayesi şeklinde, Eylül Su Sapan ve Çağlar Yalçınkaya’nın devreye girmesiyle anlatılan hikayedeki karakterlerin ilişkisinin ilk gününü izliyoruz. Film, bir nevi ilk 25 dakikada kurmuş olduğu gerçekliği bu kısımda değiştirmeye, dönüştürmeye ve derinleştirmeye başlıyor. İlk bölümde anlatılanların bazıları perdede gördüğümüzle uyuşuyor, bazıları ise alakasız gözüküyor.

Gerçeğin doğasıyla oynamaya başlayan, filmin ortasında jenerik akıtan, sinemada hikaye anlatma sanatının farklı yollarını deneyen ve sinefil referanslarını da izleyicinin bu deneyimine dahil eden yönetmen yine izleyiciyi beğeni konusunda net şekilde ikiye bölecek bir filme imza atıyor. Tuzdan Kaide’yle çok barışık olmayan biri olarak Aidiyet’in dünyasının ruhuma hitap ettiğini söyleyebilirim. Bunun tam tersini düşünen, ilk 25 dakikadan sonra filmin biçimsel açıdan değişeceğine dair inancını kaybedip salonu terk edenler de oldu. Film sonrası söyleşide filmi herkesin farklı bir gerçeklikte yorumladığını ve bir uzlaşma sağlayamadığını gördüğümde Burak Çevik’in amacına da ulaşmış olduğunu hissettim. (7/10)

aidiyet11

Bağlılık Aslı

Semih Kaplanoğlu’nun Türkiye’nin Oscar adayı olarak gönderilen ve çeşitli tartışmalara yol açan yeni filmi Bağlılık-Aslı, yönetmenin Yusuf Üçlemesi zamanındaki sinemasından tamamen uzaklaşıp politik safını belirlediği, geleneksel olmayan yaşam biçimlerine meydan okuduğu bir film olarak okunabilir. Her ne kadar film için söylenen ‘kadınlar çalışmasın, evde otursun, bebeğine baksın, kocasına yemek yapsın’ söylemini filmin yönetmeni de, oyuncuları da reddetse de, bu argümanı destekleyen sayısız sahne olduğu gibi, yönetmenin ‘karşı cenah’ olarak konumlandırdığı sol kitleye de ‘sabah sabah rakı içen, evine haciz getirtecek kadar her yere borçlanan Kemalist baba’ gibi karakterlerle pozisyon aldığını söyleyebiliriz. Bağlılık – Aslı’nın mevcut iktidarın kadına sorunlu bakış açısını olumladığını birçok noktada düşünmek mümkün. Söylem olarak yanlış olduğu gibi film olarak da 135 dakikanın hakkını verdiği söylenemez.

Kaplanoğlu, önceki filmi Buğday’da ilk yarıda görseliyle göz boyayıp ikinci yarıda muhafazakar mesaj bombardımanına başlıyordu. Yönetmen bu sefer tutucu mesajlarını bütüne yaymış, bunu milliyetçilikle desteklemeyi de sona saklamış. Ayrıca bu sefer filmin ilk yarısı da sorunlu, zira hikaye esas olarak Ece Yüksel’in karakteri girdiği anda başlıyor ve Yüksel filme 60. dakikada giriyor. 10-15 dakikada anlatılabilecek bir giriş bölümünü tam 1 saat izliyoruz ve film daha yeni başlamış oluyor. Filmin mesajını ve yönetmenin tutumunu doğru bulmasak da Semih Kaplanoğlu -sarayda yapılan Buğday galasıyla ve bu filmle beraber artık kendisinin de dahil olduğu- en azından muhafazakar sinemacılar arasında ‘sinema’ yapmasını bilen belki de tek yönetmen. Andreas Sinanos’un tutarlı görüntü çalışması ve Kübra Kip – Ece Yüksel ikilisinin başarılı oyunculukları filmin artı hanesinde. (5/10)

baglilikasli

Uzun Zaman Önce

Cihan Sağlam’ın ilk uzun metrajlı filmi Uzun Zaman Önce ilk 15 dakikasında oldukça ümit verici başlıyor. Filmin karanlık sinematografisi ve içerdiği gizem duygusu geri kalanını merak ettirmeye yetiyor. Fakat karakterlerin sayısı artmaya başladığı zaman hikaye de nereye gideceğini bilmez bir şekilde oradan oraya savruluyor. Bir süreden sonra hikayelerin fazlalığı ana odak noktasından o kadar sapıyor ki, toplamak mümkün olmuyor. Yönetmenin belli ki bilinçli olarak hikayenin tam anlaşılmaması için bıraktığı boşluklar ne yazık ki ters etki yaratıyor. Cevapları vermeyip izleyicinin yorumlamasını istemek çoğu yönetmene özgü bir tercih olabilir lakin bu film özelinde bunun işlediğini söylemek çok zor. Çünkü hikayede ne olup ne bittiğini anlamak için filmin senaryosunu önceden okumak gerekiyor. Gösterim sonrası çıkan çoğu kişi birbirine ‘Denize attıkları kimdi, bu fotoğraftaki kimdi, bu şuna niye öyle baktı’ gibi sorular soruyordu ve bütün bunlar izleyicinin filmi anlamadığından ziyade yönetmenin hikayesini anlaşılır kılamadığına yönelikti. Filmin görüntü yönetimiyle Onur Dikmen ve Serdar Orçin’in performanslarına dair olumlu şeyler söylemek mümkün olsa da bütününe baktığımızda kurgunun en az 20-30 dk ‘cut’ ihtiyacı kendini hissettiriyor. (4/10)

uzun zaman önce

Kovan

Eylem Kaftan’ın ilk uzun metrajlı kurmaca filmi Kovan esasında fena olmayan bir dramatik çıkış noktasına sahip. Köyünden ayrılıp Almanya’ya giden ve annesinin ölmek üzere olmasıyla köyüne geri dönen ana karakterin en çok korktuğu şeyin arılar olması ve annesinin ölmeden önce son dileğinin yürüttükleri arıcılık işini kendisinin üstlenmesi olması iyi bir dramatik çatı. Filmin doğa odaklı sinematografisi de bu noktada dikkate değer. Lakin, başroldeki Meryem Uzerli’nin ana karaktere ne kadar uyumlu bir cast tercihi olduğu tartışmalı. Köyde büyüyüp Almanya’ya giden bir karakterden ziyade Almanya’da doğup büyüyüp köye gelen bir karaktermiş gibi duran Uzerli’nin filmin genelinde bir yapaylık oluşturduğu bariz. Ayrıca karakterin arı korkusu da hem bunun görsel olarak canlandırıldığı sahnelerde yetersiz hem de karakterin filmin ilerleyen kısımlarında çocukluğunun arılarla geçtiğini ve onları iyi tanıdığını söylemesiyle çelişkili bir hal alıyor. Ana karakterle yeteri kadar bağ kuramadığımız gibi yan hikayede devreye giren aşk hikayesinin de kimyası tutmuyor ve işlevsiz kalıyor. Yönetmenin belgeselcilikten gelmesi arılar üzerindeki bölümlerde kendini belli etse de örneğin filmin içinde yer alan şarkılı türkülü sahnenin bütündeki uyumsuzluğu da eklektik durmasına yol açıyor. (4/10)

kovan

Kapan

Kısa filmleriyle tanınan yönetmen Seyid Çolak’ın ilk uzun metrajlı filmi Kapan, bir adayı mesken edinen ve karakterlerini sıkışmışlık duygusuyla donatmaya çalışan bir yapım. Filmin güçlü tarafı kuşkusuz her karesinde ‘ben buradayım’ diye bağıran görüntü yönetimi. Yönetmen sinematografik bir gözü olduğunu filmin her alanında ilan etmiş etmesine lakin senaryo ve karakterler özelinde aynı başarıdan bahsetmek mümkün değil. Filmdeki karakterlerinin neredeyse hiçbiriyle bağ kuramamız yönetmenin de söyleşisinde belirttiği gibi bilinçli bir tercih. Lakin yine yönetmenin aynı söyleşide belirttiği ‘seyirci taraf olmasın diye çabaladım’ cümlesi bu noktada boşa çıkıyor. Çünkü karakterler özelinde taraf olmak o kadar da zor değil. Özellikle bir karakter filmin başından sonuna kadar o kadar kötücül kararlar veriyor ki, onun tarafında olmamak baştan beri izleyicinin seçtiği şey olsa gerek. Bazı slow-motion sekanslar ve abartılı oyunculuk yönetimi ise filmin bütünündeki birinci sınıf yapıya zarar veren tercihler olarak öne çıkıyor. Filmin 84 dakikalık tadında süresi ve Naim Kanat’ın doğru kurgu hamleleri artı haneye yazılabilir. (4/10)

kapan

Kızım Gibi Kokuyorsun

Olgun Özdemir’in üçüncü filmi Kızım Gibi Kokuyorsun, Nice’deki terör saldırısında ailesini kaybeden Beatrice, ablasını bulmaya çalışan Suriyeli Hevi ve ülkesine tatile gelen gurbetçi İbrahim üzerinden bir nevi kesişen hayatlar öyküsü ve yol filmi haritası çizmeye çalışıyor. Hikayenin dramatik çatısı ve Ali Utku’nun görüntü yönetimi başlangıçta ilgiye değer. Film sadece bu üç karakterin yol filmi ve dönüşümü üzerine olsa daha kreatif bir hal alacakken işin içine bir sürü yan karakter giriyor. Bu her yan karakterin de ayrı bir hikayesinin olması (ve bu yan hikayelerin çoğunun ana hikayeye katkı sağlamaması, sadece süreyi uzatması) kurgunun akıcılığını da sekteye uğratıyor. Yine kurgunun bir diğer sorunu da ana akım dramaya daha yakın bir yönetimi ve hikaye akışı olmasına rağmen çoğu sahnenin festival dramasıymış gibi uzatılması. Bariz ‘cut’ isteyen kimi sekanslar uzadıkça uzuyor, müzik isteyen sahnelerde müzik olmaması filmin zaten yetersiz ses tasarımını daha da açığa çıkarıyor. Üç karakterin yolculuğu da bittiğinde etkileyici bir arınma anı da yaşanmıyor. Halbuki filmin üç karakteri arasında bir patlama anına ihtiyacı var ama o an hiçbir zaman gerçekleşmiyor. Çağlar Ertuğrul’un karakterinin iki karaktere yardım etmesindeki süreç ve sonucundaki dönüşümü de yeterince ikna edici işlenmiyor. Filmin kalabalık oyuncu kadrosunda Esin Civangil’in karakteri gibi çok sırıtan yapay oyunculuklar da var, henüz ilk oyunculuğuna rağmen Yılşen Özdemir’inki gibi doğal duran performanslar da. Lakin Şerif Sezer ve Muhammed Cangören gibi usta oyunculardan bile verim alınamayan bir oyuncu yönetimi olduğu da ortada. (4/10)

kızım_gibi_kokuyorsun-1

Karınca

90’lı yılların başından bu yana daha çok muhafazakar kesime yönelik sayısız Tv filmleri ve dizileriyle tanınan yönetmen Nazif Tunç’un filmi Karınca neresinden tutsak elimizde kalan bir yapım. Filmin politik açıdan gülünç tarafgirliği ve gerçekçilikten son derece uzak mizansenleri, hiçbir anında sinematografik olamayan tv filmi estetiği, kalabalık oyuncu kadrosunda tek bir iyi performansın dahi bulunmaması oldukça göz tırmalayıcı. Yönetmen açıklamasında bunun ‘bir vicdan filmi’ olduğunu söylemiş lakin sanki ‘İslami kahraman filmi’ çekmek isteyip bütçesizlikten aksiyon sekansı çekmeyi unutmuş gibi. -Gerçi filmin bir bütçesizliği de yok. Yarışmanın en iyi filmlerinden Aidiyet’in sadece 90 bin tl’ye kotarıldığını ve Karınca’nın bakanlıktan 900 bin tl destek aldığını düşünürsek filmi izlediğimizde bu kadar paranın tam olarak hangi sahnelere harcandığını düşünmek mümkün- Neticede konunun muhafazakar tüm kodlarını devre dışı bıraktığımızda Tony Scott – Denzel Washington aksiyonlarını hatırlatacak bir materyal var elimizde. Yolda tanıştığı bir kızı, onun beynini yıkayarak canlı bomba olarak kullanacak terör örgütünden kurtarmak için her şeyi göze alıp savaş açan bir karakter. Tabii yönetmen bu konuyu rakı içen solcu, teröriste dönüşmüş eski solcu, karikatürize terör örgütü tiplemeleri gibi karakterlerle doldurmuş. İki eski solcu dava arkadaşının yıllar sonra buluştuğu masada birinin ötekine rakı ikram ettiği, ötekinin elini göğsüne götürerek ‘almayayım’ işareti yaptığı, rakıyı ikram eden arkadaşın da önce şaşırıp sonra kendi rakısını da içmediği ya da içtiğinin gösterilmediği sahne filmin meramının da özeti aslında. Özellikle filmin içinde terör örgütleri arasında ‘Özeleştirini yaz’ diye bir diyalog anı var ki, salonda çoğu kişi kahkaha atmamak için kendini zor tuttu. (1/10)

karınca film

(Yarışmadaki Dilsiz filmini izleyemediğimiz için değerlendirme dışı kaldı)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s