RSS

Kategori arşivi: Film Kritikleri

Warcraft: Özlemi Duyulan Bir Epik-Fantezi

Dünyanın en fenomen oyunlarından Warcraft’ın dünyasının en az Yüzüklerin Efendisi kadar potansiyel barındırdığını ve bir gün hakkıyla sinemaya uyarlanırsa efsane bir seriye dönüşeceğini bugüne kadar birçok kez duyduk. Moon ve Source Code filmlerinin yönetmeni Duncan Jones tarafından hayata geçirilen film, Azarothlar ve Orklar arasındaki mücadeleye odaklanan bir Orta Dünya tasvirini görsel açıdan oldukça doyurucu bir şekilde kotarıyor.

warcraftfoto1

Aslında video oyunlarının sinema uyarlamalarıyla imtihanının bugüne kadar pek başarılı olduğunu söylemek zor. Özellikle Hitman, Max Payne ve Tekken uyarlamalarının gülünçlüğü hala akıllardan çıkmıyor. Street Fighter ve Mortal Kombat uyarlamaları zamanla kimileri için kült statüsüne kavuşmuş olabilir, lakin bu filmler de zamanında hiç olumlu eleştiriler alan filmler değil. Çoğu kişinin dünyanın en kötü yönetmeni olduğu konusunda fikir birliğine varabileceği Uwe Boll, zaten normalde de iyi film çekmeyi beceremediği gibi bir sürü video oyununun yüz kızartıcı örneklerine imza atarak yeteri kadar nefret edildi. Dolayısıyla oyun uyarlamalarının %90’ı Hollywood’un A sınıf örnekleri arasına bile giremeyecek kadar etkisiz işlerdi.

Bugün Warcraft’ı konuşurken B sınıf ya da C sınıf örneklerle değil de Yüzüklerin Efendisi ve Avatar gibi türün başyapıtlarıyla karşılaştırma yoluna gidebiliyorsak (onlar kadar olamadığını bilmemize rağmen), Warcraft’ın bugüne kadarki en iyi video uyarlaması olduğunu söylemek doğru olacaktır. Oyunu hiç oynamayanların bile büyüsüne çabuk kapılabileceği bir dünya tasviri sunan Warcraft’ta Yüzüklerin Efendisi’nden Avatar’a, Game of Thrones’tan Harry Potter’a kadar izler bulabilmek mümkün.

warcraftfoto2

Jones’un yönetiminin en çok hissedildiği noktalardan biri ise kuşkusuz açılış sahnesi. Destansı bir epik-fantezi olmasına rağmen türün bu konuda klişesi olan görkemli bir açılış ya da flashback sahnesi eşliğinde dünyayı açıklama gereksinimini duymayan Jones, onun yerine Orkların klan şefi olan Durotan’ın dış sesine odaklanarak, onun hamile eşiyle şakalaştığı bir görüntüsüyle filme başlayarak epey şaşırtıyor. Bu hamleyle birlikte Warcraft dünyasına yabancı olup da Orkların korkutucu görüntüsüyle özdeşleşme sıkıntısı yaşayabilecek izleyicinin önyargıları kırılmış oluyor.

Warcraft’ta karakterler çeşitliliği ve tipolojileri bakımından yeni bir fenomen olmaya oldukça uygun gözüküyor. Yaratılan evrenin katmanları çok geniş ve türün diğer efsane örneklerinin belirli açılardan karşılıklarını barındırıyor. Misal, Paula Patton’ın canlandırdığı yarı insan yarı ork karakteri Garona, Avatar’da Zoe Saldana’nın hayat verdiği Neytiri’ye denk düşüyor. Travis Fimmel’in Lothar’ı ve Dominic Cooper’ın “Kral”ı konum ve gidişat bakımından Yüzüklerin Efendisi’nin Aragorn’u ve Kral Theoden’iyle denk düşüyor. Filmin kötüsü Gul’dan resmen bir Lord Voldemort, yeşil renkli “Fel” büyüsü ise tam bir “Avada Kedavra” laneti! Ben Schentzer’in Khadgar’ı ileride Jon Snow kadar meşhur olma potansiyeline sahip, Ben Foster’in Medivh’i ise Gandalf ya da Merlin kadar efsane olması için tasarlanmış bir büyücü modeli.

Film Title: Warcraft

Warcraft’ın teknik açıdan hiçbir problemi yok. Görsel efektleri gayet göz doyurucu, Jones’un birinci sınıf yönetimi başarılı, müzikleri epik-fantezi dünyasına çok uyumlu ve izleyiciyi gaza getirici, büyü ve savaş sahneleri tatmin edici. Yeni bir dünya oluşturma çabasındaki hikaye içerisinde olaylar hızlı ilerlediğinden karakter motivasyonları biraz geri planda kalabiliyor. Türün çok fazla örneğini anımsattığı için de olay örgüsüyle “klişe” olarak itham edilmesi kaçınılmaz.

Yüzüklerin Efendisi ve Avatar gibi türün zirve noktaları çekilmemiş olsaydı Warcraft’ın şu an uyandıracağı yankı kuşkusuz bambaşka olurdu. Ya da planlandığı gibi 90’lu yılların ortalarında çekilmiş olsaydı teknik yetersizlikten ötürü muhtemelen bu kadar başarılı olamayacaktı. Ne olursa olsun Warcraft, yeni bir fantezi-epik seri için gayet etkili bir başlangıç filmi. Devam filmleri geldiği takdirde hem karakterler daha çok derinleşecek hem de Warcraft dünyasının anlatılması gereken diğer güçlü hikayeleri karşılığını bulacaktır.

warcraftphoto4

Şu sıralar özellikle Amerikalı eleştirmenler tarafından  oldukça saçma bir şekilde Warcraft karalama kampanyası yürütülmekte. 2000 sonrası bilimkurgu filmlerinin en gülünç noktası olarak bilinen ve sinema tarihinin en kötü filmleri arasında gösterilen Battlefield Earth(2000)’le Warcraft’ı denk göstermeye çalışan Indiewire yazarı David Ehrlich’in Teenage Mutant Ninja Turtles 2’de çok eğlendiğini dile getirmesi bir bakıma kendi absürdlüğünü ele veriyor.  Yeni bir fantastik dünya arayışında olan herkese haftanın en iyi filmi Warcraft tavsiye.

7,5/10

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Ağustos 4, 2016 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Haftanın Filmleri (10-16 Haziran 2016)

The Conjuring 2

Saw ve Insidious serilerinin yaratıcısı James Wan’ın korku türünde en çok gişe yapan filmi olan The Conjuring’in bu yeni devam filmi ilkini aratmayacak kadar başarılı, korkunç ve korku sinemasının medar-i iftiharları arasına adını yazdıracak derecede sinemasal. Demonoloji uzmanı Ed ve Lorraine Warren çiftimiz bu sefer İngiltere’de bilinen en meşhur paranormal olaylardan “Enfield Poltergeist” vakasını çözmeye çalışıyor. Wan, ilk filmde olduğu gibi açılış jeneriğine “Gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır” sözüyle başlayarak kapanış jeneriğini olaydaki tüm karakterlerin gerçek halini, olayın fotoğraflarını, ses kayıtlarını, haber metinlerini göstererek belgeliyor. Özellikle sinematografi, sanat yönetimi ve ses tasarımı açısından birinci sınıf kaliteye sahip filmde Wan yine doğaüstü varlıkları karanlık ya da aydınlık atmosfer demeden gün yüzüne çıkarıyor. Varlıkların ana karakter haricinde kimseye gözükmemesi ve kimsenin duruma inanmaması klişesini de hunharca yıkmayı ihmal etmiyor. İlk filmin odağını ve atmosferini Insidious serisinin kurgusal yapısıyla birleştiren Wan, yine belleklerimizde bizi rahatsız etmeye devam edecek birçok imge bırakmayı başarıyor. 4/5

conjuring21

Zootopia

İlk filmi Wreck-It Ralph ile yarattığı atari kültürü nostaljisi ve orijinal oyunlararası evreniyle gönlümüzde taht kuran yönetmen Rich Moore, bu sefer Byron Howard ile beraber yönettiği yeni filmi Zootopia ile 2017 Oscar ödüllerinin en büyük favorisi konumunda. Wreck It Ralph ile her atari oyununa dair ayrı bir evren inşa eden Moore, Zootopia’da da her hayvanın türüne ya da boyutuna göre ayrı tasarımlar gerektiren orijinal yerleşkeler kuruyor. An itibariyle dünya çapında 1 milyar dolar hasılatı geride bırakan film, “Zootopia” adındaki hayvanlar şehri dünyasıyla, görsel açıdan güçlü karakter tasarımlarıyla, keyifli polisiye olay örgüsüyle, kaliteli mizah anlayışıyla (özellikle tembel hayvanlar sekansı kahkaha tufanı!) ve her türlü ırkçılığı, ayrımcılığı, şiddeti karşısına alan senaryosuyla birlikte şimdilik yılın en iyi animasyonu. Shakira’nın film için bestelediği şarkısı “Try Everything” ise çoktan dillere peleşenk oldu bile! 4/5

zootopia

Belgica

The Broken Circle Breakdown ile müziğe ve sinemaya doyuran, izleyicinin gözünden de birkaç damla yaş süzülmesine sebebiyet veren Belçikalı yönetmen Felix Van Groeningen, yeni filmi Belgica’da izleyiciyi yine müziklere ve parti sahnelerine doyuruyor. Belgica’nın temelde iki kardeş arasındaki basit hikayesinin “göçmenlik” kavramıyla biraz daha derinlik kazandığı aşikar fakat birbirinden güzel soundtrack parçalarının ve eğlencenin zaman zaman hikayenin dramatik yapısının önüne geçtiğini söylemek mümkün. Bu konuda Groeningen, The Broken Circle Breakdown’daki hikaye ve müzik arasındaki mükemmel dengeyi belki yakalayamasa da karakter yaratma konusunda yine çok başarılı. Özellikle Stef Aerts (Jo)’in potansiyeli çok yüksek bir oyuncu olduğu ve keşfedilmesi gerektiği göze çarpıyor.  Tom Vermeir (Frank)’i ise ses tonu ve fiziksel görünümü sebebiyle yakın zamanda bilindik filmlerde “kötü adam” rollerinde görmek mümkün olabilir. 3,5/5

belgica

Genius

Genius, John Logan’ın klasik biyografi şablonunda yazılmış senaryosunda editör/yazar arasındaki çatışmalı ilişkisiyle ve Thomas Wolfe, Max Perkins, F. Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway gibi tarihi kişilikleriyle dikkat çekiyor. Yalnız Michael Grandage’in vasat yönetmenliği, Colin Firth’in fazla hesaplı/düz oyunculuğuna Jude Law’un dengesiz/abartılı nüanslarla karşılık vermesi ve aşırı derecede gri tonlara boğulan atmosferi, izleyicide amaçlanan duyguyu yaratma konusunda pek başarılı olamıyor. 1929’da geçen bir dönem filmine göre genel plan sayısının 2-3’ü geçmemesi ve onların da dar bir alana sıkıştırılmış olması ise teknik yetersizliğine işaret ediyor. 2,5/5

 genius

Ve Panayır Köyden Gider

Mete Sözer’in ilk uzun metrajlı filmi olan Ve Panayır Köyden Gider, kuşkusuz Türk sineması içerisinde örneğine pek rastlayamayacağımız çok farklı bir deneme. Çıkışsız bir köy ekseninde geçmişine ve bugününe dair hiçbir şey bilmediğimiz karakterlerin yaşam ve ölüm arasındaki durumlarını izlediğimiz film, Fellini filmlerinin curcunalı atmosferiyle Kusturica filmlerinin Balkan dünyası arasında gezinen hazmı pek kolay olmayan bir seyir deneyimi. Yabancılaştırıcı müzik kullanımları, hiçbiriyle empati kuramadığımız karakterler, şiirsel olmaya çalışan bir dış ses anlatısı derken tür karmaşası yaşayan amaçsız bir denemeyle karşılaştığınızı düşünüp yüz çevirmeniz de, bundan keyif alıp yerli sinema diline postmodern bir açılım getirdiğini düşünmeniz de mümkün. Cem Davran, Engin Altan Düzyatan, İlyas Salman ve Açelya Devrim Yılhan gibi oyuncularına rağmen filmin iyi bir gişe yapması neredeyse imkansız (ki yönetmeni, yapımcısı, oyuncuları da bunun farkındadır) fakat Türk sinemasının durumuna göre yıllar geçtikçe değerlenerek kültleşmesi de ihtimaller dahilinde. 2,5/5

panayir2

Now You See Me 2

Louis Leterrier yönetiminde başlayan serinin John M. Cho tarafından yönetilen ikinci filminde de pek bir fark yok. Konu “sihir” ve “sihirbaz” olduğunda yarattığı sinemasal dünyanın her türlü abartı ve mantık sınırlarını aşacak bir sınırsızlığa sahip olabileceğini zanneden yönetmen/yapımcılar, sinir bozucu bir ego gösterisi eşliğinde şovlarını devam ettiriyorlar. Lizzy Caplan’ın “filmde kadın da olsun” diye koyulmuş karakteri, Woody Harrelson’un gülünmeyen esprileri, Jesse Eisenberg’in kendisinin bile anlamadığı hızlı cümleleri ve Daniel Radcliffe’ın Razzie’ye aday olması beklenen kötü adam performansında eğlenecek bir şeyler bulabilene helal olsun. Serinin 3. filminin hazırlıklarına yine Cho yönetiminde başlanmış olsun, biz The Prestige ve The Illusionist gibi harikaları izlemeye devam edelim. 2/5

see me 2

Precious Cargo

Bruce Wills ve Nicolas Cage’in son yıllarda akın akın oynadıkları 3. ya da 5. sınıf video aksiyon filmleri için “Kumar borçları var sanırım” esprileri dönedursun, yeni bir Wills filmi yine gelmekte gecikmedi (Geçtiğimiz hafta da Cage’li The Trust vizyona girmişti). Precious Cargo’nun aslında vizyona girmesine şaşırmalı, zira ne kadar kötü olursa olsun vizyona giren seri üretim video aksiyonları artık eskisi gibi gişe de yapmıyor. Teknoloji gelişti, 2016 yılına geldik, Avatar 2-3-4 ve 5 geliyor, Batman-Superman’ler ve Avengers’lar cirit atıyor, Warcraft çekiliyor vs. Dolayısıyla en fazla “suçlu zevk” kategorisinde değerlendirilebilecek bu filmlerin bir cazibesi kalmadı. Özellikle “gerçekten kötü” olanları için. Precious Cargo, herhangi bir aksiyon filmi sever kimseyi tatmin etmeyecek kadar basit, düz, özensiz ve modası geçeli çok oluyor! 0,5/5

precious cargo

 
Yorum yapın

Yazan: Haziran 9, 2016 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , , , ,

Race – Money Monster – Alice Through the Looking Glass

Race

Stephen Hopkins imzalı Race, 1936 Berlin Olimpiyatları’nda 4 Altın madalya kazanan ve Adolf Hitler’e stadyumu terk ettiren  siyahi atlet olarak bilinen Jesse Owens’in hikayesini klasik spor biyografisi şablonunu birebir uygulayan, senaryo matematiği güçlüce kurulmuş bir yapım. Race aslında başarı öyküsü ve ana karakterinin etrafında şekillenen politik ve sosyolojik olaylarla tam bir “Oscar biyografisi”. Her yıl aday olan biyografiler gibi Race’inde şablon olarak pek bir eksiği yok, hatta tertemiz çekilmiş. Lakin filmin 19 Şubat 2016 gibi aşırı erken bir dönemde vizyona girmesi ve muhtemelen yapımcı firma ya da pazarlama sorunları yüzünden 2017’nin Oscar’ları için aday bile olmayacağını tahmin etmek mümkün.  Buna rağmen Race, Owens’ı canlandıran Stephan James’in sempatik performansı (Owens’ı John Boyega canlandıracaktı fakat Star Wars: The Force Awakens’e seçilmesiyle rol James’in oldu) ve romantik komedi arenasının şu sıralar en ünlülerinden Jason Sudeikis’in sırıtmayan oyunu arasındaki uyumlu kimyadan güç alıyor. Irkçılık konusunda hem Amerika’ya hem Almanya’ya laflarını esirgemeyen film, özellikle  Nazi Almanya’sının propaganda filmlerinin resmi yönetmeni olarak bilinen Leni Riefenstahl ve Hitler’in sağ kolu Goebbels arasındaki diyaloglarla ilgi çekiyor. 3,5/5

race-still

Alice Through the Looking Glass

2010 tarihli Alice in Wonderland’in kadrosunun aynen korunduğu ama yönetmenlik koltuğuna Tim Burton yerine James Bobin’in geçtiği devam filmi Alice Thorugh the Looking Glass, görsel açıdan yine cezbedici, ilgi çekici ve eğlenceli bir dünya yaratma konusunda başarılı. Filmin konusu en klasik şablonlardan biri olan “zaman yolculuğu” üzerine kurulsa da renkli karakterler geçidi, capcanlı renk skalası derken yine kendini keyifle izlettiriyor. Burton’un ilk filmdeki yer yer gotik ve karanlık atmosferinin burada iyice çocuklara yönelik masalsı bir atmosfere taşındığı söylenebilir. Öyle ki, filmin Iracebeth ve Mirana arasında geçen dramatik açıdan en vurucu hikayesinin çıkış noktası bile pek çocukça! “Geçmiş değiştirilemez ama geçmişten dersler çıkarılabilir” sözünü söylemek için 2 saat boyunca şıkır şıkır renklerle bir zaman yolculuğu yaptığımızı ama aklımızda klişe mesajlardan ziyade karakterlerin ve atmosferin eğlenceli yapısının kaldığı da bir gerçek. Sacha Baron Cohen’in ilginç “Zaman” karakteri ve 2016’nın başlarında kaybettiğimiz usta aktör Alan Rickman’ın sesini son kez duymamız filmin önemli yanları. 3/5

alice_through_the_looking_glass-1600x900

Money Monster

Jodie Foster, The Beaver (2011)’dan 5 yıl sonra yönettiği yeni filmi Money Monster’da tür değiştirse de memur yönetmenliğinde pek bir gelişme olmadığını tekrar kanıtlıyor. Örneğini defalarca gördüğümüz rehine gerilimi şablonunu çoğunlukla bir Tv kanalının içerisinde kuran Foster, kapitalizmi, medyayı, sistemi, finans sektörünü eğlenceli bir dille eleştiriyor fakat olay örgüsünü yer yer kahkaha atmaya sebebiyet verecek derecede abartmaktan da gocunmuyor. Yapı itibariyle Caner Özyurtlu’nun BBG evlerine odaklanan sistem eleştirisi filmi Ev (2010)’in finans sektörü versiyonu olan Money Monster, George Clooney, Julia Roberts ve Jack O’Connell’lı kadrosuyla ve sarkmayan kurgusuyla keyifle izleniyor ama filmden çıktıktan sonra akılda klasik söylemleri haricinde sinemasal olarak bir şeyler bırakmıyor. Giancarlo Esposito’nun canlandırdığı polis karakterinden bir “karakter” yaratılamaması ise hem bir handikap hem filmin polisiye kısmını sıradanlaştırıyor. Adam McKay’in geçen yılın en iyi filmlerinden birine imza attığı The Big Short’u anla(ya)mayanların ya da kafa yormak istemeyenlerin Money Monster’ın benzer olayı tane tane, göze, parmağa iyice sokarak oluşturduğu ve ufak çaplı bir komediyle harmanladığı anlatısını sevmeleri mümkün. 2,5/5

money monster

 
Yorum yapın

Yazan: Mayıs 27, 2016 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , , ,

The Lobster: Aşk, Sisteme Karşı Gelebilir Mi?

the lobster

“Yeni Yunan Dalgası” diye bir akımın var olup olmadığı tartışıladursun, Yorgos Lanthimos, 2009’daki Dogtooth filminin yarattığı gürültüyle Yunanistan’da bir nevi “ilginçlikler sineması” furyasını başlatan isim oldu. Bu akımın yönetmenleri, oyuncuları, senaristleri, yapımcıları her yeni filmde birbirlerine destek vererek ilerliyorlar. Lanthimos, kariyerinde My Best Friend (2001) ve Kinetta (2005) filmleri de bulunmasına karşı daha çok Dogtooth (2009) ve Alpeis (2011) filmleriyle uluslararası alanda tanınmaya başladı. Hayranlık uyandırıcı senaryo ve yönetmenlik zekası, yarattığı ilginçlikler sinemasının arka planını aile ve sistem eleştirileriyle donatma başarısı o denli “dahice” gözüküyordu ki, bu tarzın türevlerinin çekilmesi ve Lanthimos’un ünüyle beraber sinemasının da Yunanistan’ın dışına çıkması kaçınılmazdı.

Lanthimos, uzun süredir beklenen yeni distopya filmi The Lobster’da Colin Farrell, Rachel Weisz, John C. Reilly, Ben Whishaw, Olivia Colman gibi Hollywood ya da İngiliz aktör ve aktrisleriyle çalışıp, ilk İngilizce filmini çekecek olmasıyla türlü soru işaretlerini beraberinde getirdi. Öyle ki, Lanthimos’un absürd ve yabancılaştırıcı dünyasının Hollywood’un kuralcı dünyasıyla uzlaşma sağlayamayacağı (kendinden ödün vermediği müddetçe) bir gerçek. Zaten Lobster, İrlanda, İngiltere, Yunanistan, Fransa ve Hollanda ortak yapımı. Bütçesi ise sadece 4 milyon dolar. Bu bağlamda filmin dilinin Yunanca değil de İngilizce olması ve tanındık aktörlerle çalışması sadece Lanthimos’un sinemasının evrensele ulaşmasında bir araç niteliği taşıyor. Çünkü Lanthimos, zekasından, yaratıcılığından ve hayal gücünden hiçbir şey kaybetmiş değil, aksine bunları filmografisinin zirve noktasına taşıyacak kadar unutulmaz bir yapıta imza atmış.

(Not: Yazının buradan sonrası filmin gidişatı ve sahneleri hakkında spoiler içerir. Filmden alacağınız zevki azaltacağını düşünüyorsanız, izledikten sonra okumanız önerilir.)

lobster 95

The Lobster’in dünyasında yalnızlara yer yok. Dünyada insanların yalnız yaşaması yasaklanmış, herkes kendine uygun bir eş bularak yaşamak zorunda. Eşi olmayan “yalnızlar”, 45 gün boyunca bir otele kapatılarak kendilerine uygun eşi bulmak zorunda, yoksa istedikleri bir hayvana dönüştürülerek doğaya salınıyorlar. Bu sisteme herkes inanmış durumda, zira hayvana dönüştürülmek gibi dehşet verici bir olayı bile kabullenmiş insanların çoğu. Devlet, sistemi ince ince işlemiş. Otele girdiğinizde cinsel tercihinizin heteroseksüel mi yoksa homoseksüel mi olduğu soruluyor ve ona göre ayrı otellere yerleştiriliyorsunuz. Çünkü eşcinseller ve heteroseksüeller bir arada yaşayamaz! Kişiler birbirine “uyumlu” çifti bulmak zorunda. Bu konuda devleti kandırmak pek mümkün olmuyor, hatta böyle bir şey olursa bizzat kişi devlete olayı ispiyonluyor, sonunda “eş” bulamayıp hayvana dönüşecek olsa bile! Bu uyum esası “iki kişinin de burnunun kanaması” ya da “iki kişinin de duygusu olmaması” gibi Lanthimos absürtlüklerinde anlatılsa da bunu evrensele hatta yerele yayarak da çeşitlendirmemiz mümkün. “Sünni – Sünni”, “Alevi – Alevi”, “Kürt – Kürt”, “solcu – solcu”, “sağcı – sağcı” şeklinde bir uyumla otelden “çift” olarak ayrılabilirsiniz. Aksi kimin haddine! Devleti kandırmaya çalışırsanız anında kimsenin olmak istemediği bir hayvana dönüştürülerek en ağır şekilde cezalandırılırsınız. Eğer devletin istediği şekilde yaşarsanız, devletle iyi geçinirseniz, devlet de size en iyi şekilde bakar. Sizi güzel bir otel odasında ağırlar, takım elbisenizden ayakkabınıza kadar şık bir şekilde giydirir, jakuzili havuzlarında rahat ettirir, canınız sıkıldıysa bizzat sizi eğlendirir, devletin üst kademeli, tok sesli, kel ve göbekli adamı TRT Müzik’i andıran bir konser verir mesela. Size uygun eşi bulun, yasal bir şekilde odanızda eşinizle sevişin. Sorunlar yaşayıp anlaşamamaya başladıysanız hiç merak etmeyin, devlet mutlu olmanız için size gerekirse çocuk bile tahsis edebilir, 3 çocuğa kadar yolu var! Bunların hepsi sizin devletin istediği uyumda eşi bulmanız için, yeter ki sorun çıkarmayın. Eğer devletin bu üstün hizmetlerine ihanet edip ormana, anarşiklerin yanına kaçmaya karar verirseniz bittiniz. Devlet hemen otelde sistemin gönüllü köleleri haline gelmiş bireyleri ellerinde silahlarla ormana salar, leşinizi sıra sıra yere dizer, bir güzel sayar, bireylerin 45 günlük süresini de kelle başına bir gün olacak şekilde artırarak onları ödüllendirir.

the-lobster (1)

Lanthimos, bu orijinal dünya fikrini zekice bir mizahla harmanlayarak otel içinde geçen ilk yarı boyunca izleyiciyi adeta kahkaha tufanına boğuyor. Karakterlerin eylemlerini, düşüncelerini, hatta bazen söyledikleri sözleri anlatıcı dış ses eşliğinde tekrar ettirmesi hem bilinçli olarak izleyiciyi yabancılaştırıcı bir işlev görüyor hem de izlediğimizin bir film, anlatılanın ise bir hikaye ya da masal olduğunun altını çizerek hatırlatıyor. İlk yarıyı keskin bir kara mizahla harmanlayan ve sinematografik olarak açık tondaki renkleri tercih eden Lanthimos, ikinci yarıda filmin dünyasını otel yerine kaçakların bulunduğu ormanlık araziye ve dış dünyada hayatın nasıl olduğu üzerine kuruyor. Otelden kaçıp ormanlık arazide ayrı bir sistem kuran anarşikler, oteldeki mevcut sistemin bir anti-tezini sunacaklar diye bekliyoruz, fakat çok geçmeden olayın hiç de göründüğü gibi olmadığı açığa çıkıyor. Otelde nasıl kendinize bir eş bulmadan hayatınıza devam edemezseniz, burada da yaşamak için topluluktan kimseye aşık olamazsınız! Sözde mevcut düzenin anti-tezi fakat insan özgürlüğünü kısıtlama, kurallara uyulmadığında en ağır şekilde cezalandırma konusunda hiçbir değişim yok. Bu noktada sorulması gereken soru şu? Bir başkasının (devletin) isteğine göre bir aile kurup yaşamayı ya da aile kuramayıp ömrünüzü bir hayvana dönüştürülerek geçirmeyi mi isterdiniz, yoksa ömür boyu yalnız olmanız dikte edilerek, aşık olmanız halinde sakat bırakılarak yaşamayı mı? Bu noktada devletin, sistemin, kuralların, yasakların önünde bir aşk yaşayabilmeniz mümkün mü? Filmin içeriğindeki “romans” duygusu da bu sorulardan türeyerek, ikinci yarının ana odak noktası haline geliyor. İkinci yarı bize bir anti-tez sunmadığı, aynı sistemin farklı bir varyasyonuna okuma sağladığı için filmin görsel dokusu daha karanlık hale gelmeye, mizahi unsurları daha azalmaya başlıyor. Normalde otelde geçen, filmin esas konusu olan ilk yarı, yapı gereği daha karanlık olması gerekirken aydınlık bir sinematografi ve güçlü bir mizahi dille aktarılıyor. Otelden (devletten, sistemden) kaçıldığında aydınlığa kavuşulması beklenirken ise ikinci yarı daha karanlık olmaya başlıyor, çünkü bir sistem, öteki sistemi var etmekten başka bir işe yaramıyor. Filmin iki yarısı tamamen bu ters psikoloji üzerine kurulmuş.  Her iki sistemde de değişmeyen tek şey ise insanların birbirlerini kullanması ve bireysel kazanımları için diğerlerini feda etmesi. Peki, bu durumda aşk ne oluyor? Lanthimos, bunun cevabını finalde hem ana karakteri hem de izleyiciyi ikilemde bırakarak veriyor. Gerisi sizin hayal gücünüze kalmış.

5/5

 
Yorum yapın

Yazan: Ekim 8, 2015 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , ,

Bulantı: Ahmet ya da Zeki’nin Bunalım ve İntikam Maceraları

Zeki Demirkubuz’un merakla beklediğimiz son filmi Bulantı, vizyona girmeden birkaç gün önce Demirkubuz’un Hürriyet ve Cumhuriyet gazetelerine verdiği röportajlarla gündeme geldi. “2006’dan beri Nuri Bilge Ceylan’la konuşmuyoruz”, “Oyunculara iyi olduklarını gösterecekleri senaryoyu verebilen tek adam benim”, “Sevişme sahnesinde oynayacak 50’li yaşlarda aktör bulamayınca rolü kendim oynadım” gibi açıklamalarıyla türlü tartışmalara neden oldu.

Bulantı, karısı ve çocuğunu kaybeden, bundan dolayı suçluluk duygusu yaşasa da içinde saklayan, günlerini öğretmenlik yaparak ve genç kadınlarla günü birlik ilişkiler yaşayarak sürdüren Ahmet’in dünyasını anlatıyor. Bulantı, Demirkubuz’un belki de en “kendisi” olduğu filmi, zira gerek sinemasal gerekse gerçek yaşamından ne varsa filme aktarmış. Bulantı’nın Bekleme Odası ve Yeraltı karışımı bir film olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bekleme Odası’nda yine başrolde kendi oynayan Demirkubuz’un karakterinin adı Ahmet’ti, keza burada da öyle. Aynı tepkisiz, duygularını saklayan, kadınları sadece sevişmek için bir araç olarak gören, bunalımlı, kibirli, asosyal adam. Zeki ya da Ahmet. Demirkubuz, en kişisel filminin Bekleme Odası olduğunu söylerdi, şimdi ise Bulantı olduğunu söylüyor. En kişisel iki filminde de kendisi oynuyor ve ikisinin de adı Ahmet. Demirkubuz, gerçek yaşamında böyle bir adam mı, yoksa sadece zihninin derinliklerinde saklı adamı mı aktarıyor, bilemeyiz. Bu noktada düşünmemiz gereken şey, Demirkubuz, Bekleme Odası ve Bulantı filmlerindeki Ahmet’i  kendisi oynamayıp başka bir aktöre oynatsaydı yine “en kişisel filmim” olarak adlandırır mıydı? Ya da karakterin adı yine “Ahmet” mi olurdu?

bulantı1

Filmin varoluşsal meseleler üzerine bakış açısı, karakterin kendini izleyiciye epey yabancılaştırması, finale doğru sessizlik ve karanlık içerisinde uzadıkça uzayan anlarda kaybolması ise elbette Yeraltı’nı anımsatıyor. Bekleme Odası ve Bulantı’yı izleyip ikisini de seven bir kişi bile Demirkubuz’un iyi bir oyuncu olduğunu söylemeyecektir. Bu yüzden Demirkubuz’un söylemiş olduğu “oyunculara iyi olduklarını gösterecek senaryoları yazan tek kişi benim” ifadesinin en azından kendi oynadığı kişisel filmlerinde geçerli olmadığını söyleyebiliriz. Bulantı’da Ahmet’in telefonda aldığı kötü haberde ya da finale doğru ağlamasında yüzünü göremememiz, Haneke filmleri gibi “her şeyi göstermiyor” olarak da okunabileceği gibi, Demirkubuz’un oyunculuk olarak kendine güvenmemesi olarak da nitelendirilebilir. İkincisi bu noktada daha gerçekçi gözüküyor.

Demirkubuz’un içindeki Beşiktaş sevgisi, Vavien’de (2009) Binnur Kaya’nın kurduğu “Sabahtan akşama kadar kapı açıp kapıyor” cümlesini hatırlatacak derecede kapılara duyduğu ilginç tutkusu, Dostoyevski’den ya da başka yazarın kitaplarından bir iki cümle okumadan rahat etmeyen iç dünyası ve Nuri Bilge Ceylan takıntısı Bulantı’da da kendini göstermeye devam ediyor. Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz karşılaştırmasından çoğu kişi bunalsa da, ikili hakkındaki “Zeki’nin senaryosunu Nuri Bilge aldı ve “Üç Maymun” filmini yaptı. Bu yüzden araları bozuldu” dedikoduları ve Demirkubuz’un Bulantı’dan sonraki filmi Kor’un, Üç Maymun’un esas hali olduğu söylentileri daha çok konuşulacak. Demirkubuz, Yeraltı’nda “Ankara Sıkıntısı” ve “Sen bu yüzsüzlüğünle Nobel, Oscar ne varsa kap gel” cümleleriyle bariz şekilde Nuri Bilge’ye göndermelerde bulunmuştu. Bulantı’da ise Bir Zamanlar Anadolu’da’nın bir sahnesinin çok benzerinin bulunması, filmin fragmanlarından beri konuşuluyordu. Bunu “tesadüf” olarak düşünmek istesek bile filmde doktor rolünde kısa bir süre Ercan Kesal’in rol alması (Nuri Bilge Ceylan ve Ercan Kesal’in aralarının Bir Zamanlar Anadolu’da filminden sonra bozulduğunu biliyoruz) aslında durumu net şekilde özetliyor.

bulantı2

Öyle ya da böyle Demirkubuz, Kader ve Masumiyet zamanlarını çokça özleten, sürekli aynı şeyleri tekrarladığı daha içine kapanık bir sinemaya doğru evriliyor. Temennimiz, Demirkubuz’un senaryoya ve karakterlere verdiği önem kadar artık sinematografiyi de önemsemeye başlaması, bundan sonraki kişisel filmlerinde kendisinin başrolde oynamaması, gerekirse kapı kapı(!) dolaşıp  50’li yaşlarda sevişmeyi kabul edecek bir aktör bulması ve kendini tekrara düşmemesi açısından kişisel takıntılarını Cristoffer Boe’nin Allegro (2005) filmindeki gibi bir kutuya kapatıp patlamasını bekleyerek yeni bir başlangıca yelken açmasıdır.

 
Yorum yapın

Yazan: Ekim 1, 2015 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , ,

Wild Tales (Relatos Salvajes)

Damian Szifron’un geçen yıl Kış Uykusu ile birlikte Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında yarışan, bu yıl ise “En İyi Yabancı Dilde Film” dalında 5 Oscar adayından biri olmayı başaran Wild Tales, birbiriyle konu olarak bağlantısız fakat intikam fantezileri konseptiyle bağlantılı olan, altı farklı kötülük hikayesi anlatan etkili bir kara mizah örneği. Hepimiz zaman zaman kontrolü kaybedebiliriz, sinirlerimize hakim olamayız ya da haksızlığa tahammül edemeyiz. Bunun sebebi her şey olabilir. Kıskançlık, sosyal adaletsizlik, iktidar baskısı, kibir, ego, aşağılanmak, iftira atmak, aldatmak ve daha bir sürü şey. İşte, Wild Tales tam olarak bu gibi sebepler aracılığıyla insanoğlunun kontrolden çıktığı anları belgeleyerek, olayların nasıl trajikomik boyutlara varabileceğini gözler önüne seriyor.

wildtales3

İntikam üzerine şekillenen ve bir uçakta geçen ilk hikaye, adım adım sürprizlerini artıran, merak duygusu ve mizahi yapısını tavan yaptıran, etkili bir açılış sekansı aynı zamanda. Diğer hikayelere göre daha absürt ve gerçekdışı ama sevginin önemine ve sevgisizliğin oluşturduğu nefret duygusuna işaret ediyor. İkinci hikaye, bir restoranı odak noktasına alarak geçmişle hesaplaşma ekseninde adalet ve intikam duygularını tartışmaya yatırıyor. Heyecan verici ve en keyifli hikayelerden biri olan üçüncü bölüm, yolda arabalar üzerinden başlayan bir atışmayı nefret, hırs, sınıf çatışması ve gurur mücadelesine dönüştürüyor, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine malzeme olabilecek türden vahşi ama aynı zamanda komik bir anı belgeliyor.

Dördüncü ve beşinci hikayeler filmin en politik ve aynı zamanda ülkemizle paralellikler kurabileceğimiz kısımları. Ricardo Darin’in başrolde yer aldığı dördüncü hikaye, “araba çekme” mevzusu üzerinden ülkedeki sömürü düzenini gözler önüne seren, bireyin sisteme karşı mücadelesini esas alan ve doğrudan devlete eleştiri oklarını yönelten, yine intikam soslu bir hikaye. Beşinci öykü ise zengin bir ailenin çocuğunun gece yarısı arabayla kaza yaparak hamile bir kadının ölümüne sebep olduğu (bir yerlerden tanıdık geldi mi?), olayın üzerinin polisler ve avukatlar aracılığıyla örtbas edilmeye çalışıldığı, güçlünün güçsüzü ezdiği, çıkar ilişkilerinin, pazarlıkların cirit attığı bir adaletsiz sistem panoraması. Son hikaye ise aşk, aldatma, evlilik, nefret ve intikam duygularına odaklanan bir düğün atmosferi yaratıyor. Özellikle bu bölümün hem mizah hem tempo açısından oldukça eğlenceli ve hareketli olduğunu söyleyebiliriz. Aynı zamanda sinema tarihi, akıllardan çıkmayacak çılgın bir düğün sahnesi kazanmış oluyor.

wildtales1

Damian Szifron, her biri başlı başına kısa film sayılabilecek güçteki bu altı hikayeyi, ilerledikçe süresi artan bölümler olarak tasarlamış. Sırasıyla bölümlerin süresi 9, 10, 19, 23, 24 ve 30 dakika. Hikayelerin her biri Gustavo Santaolalla’nın, bölümlerin ruhuna güç katıcı ve akılda kalıcı müzikleriyle donatılırken, görsel düzenleme ve yapısı her daim seyircinin ilgisini çekecek şekilde tasarlanmış. Evet, Wild Tales kesinlikle seyirci dostu bir film. Gösterildiği her yerde seyirciden aldığı süper reaksiyonlar konuşuluyor. Özellikle Arjantin’in Oscar’larında 14 dalda 21 adaylık aldığını ve “En İyi Film” dahil bunların 11’ini ödüle çevirerek adeta esip gürlediğini belirtmek gerek. Bu durumda filmin oldukça olumlu eleştiriler almasına rağmen Cannes’dan ödülsüz dönmesi ise aslında anlaşılabilecek bir durum. Zira, geçtiğimiz yılın en seyirci dostu filmlerinden Gone Girl (2014) de beklediği ödülleri hatta adaylıkları alamamıştı. Bazı filmler çok iyi olsa da seyirci tarafından fazla benimsendiği ya da popülerleştiği zaman nedense ödül zamanları hor görülmeye başlanabiliyor. Dolayısıyla Cannes’ın ciddi havasında Wild Tales gibi eğlenceli bir filmin “salondayken kahkaha atan ama film bitince etrafına bakıp öksürerek ciddileşen” birçok ödül sezonu sevicisi yarattığını tahmin etmek zor olmasa gerek! Wild Tales’i “Ödüllü filmler mutlaka uzun planları olan sıkıcı sanat filmleridir” yargısındaki eş, dost, akraba, arkadaş, tüm tanıdıklarınıza gönül rahatlığıyla izlettirebilirsiniz. Emin olun ki, hem çok eğlenecek hem de üzerine epey düşüneceksiniz.

4 / 5

 
Yorum yapın

Yazan: Ağustos 15, 2015 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , , ,

The Theory of Everything

Man on Wire (2008) ve Project Nim (2011) gibi ödüllü belgeselleriyle bilinen, 2012’de ise pek de konuşulmayan Shadow Dancer filmine imza atan İngiliz yönetmen James Marsh’ın yönettiği The Theory of Everything, geçen ay 87. Oscar ödüllerinden “En İyi Erkek Oyuncu” ödülüyle ayrılmıştı. İngiliz fizikçi, evrenbilimci ve teorisyen Stephen Hawking’in hayatını anlatacak bir biyografi filmi mutlaka ödül sezonlarında karşılığını bulacaktı, nitekim düşünüldüğü gibi de oldu. Peki, film Hawking’in yaşamını ne derece ve nasıl ele alıyor?

The Theory of Everything’in senaryosu  Jane Hawking’in “Travelling to Infinity: My Life with Stephen” adlı kitabından uyarlama. Dolayısıyla odak noktası Stephen Hawking olan bir filmle değil, Jane Hawking’in bakış açısı ve anılarıyla ilerleyen bir filmle karşı karşıyayız. Filmin en çok eleştirilen yönlerinden biri Hawking gibi bir dehanın buluşlarını, fikirlerini kısa süreli sahnelerle geçiştirip, Jane Hawking ile olan aşk ve evlilik ilişkisine daha çok odaklandığı yönündeydi. Jane Hawking’in kitabından uyarlanan bir senaryo olduğu için bu konuda en fazla “Keşke tamamen Stephen Hawking’in dehası, buluşları, fikirleri, genel olarak hayatı üzerine bir film olsaydı” diye sitem edebiliriz fakat elimizdeki malzemenin bu kadar olduğunu uyarlanan kitaptan dolayı kabul etmek gerekiyor. Buna rağmen fiziksel engellilik, koltuğa bağlı kalma, yüz kaslarının etkisiz hale gelmesi gibi durumlarıyla The Diving Bell and the Butterfly (2007) ile akrabalık kuran film, bir dehanın biyografik hikayesi ekseninde akıllara elbet A Beautiful Mind (2001)’ı getiriyor.

stephenhawkingbio

Fransız görüntü yönetmeni Benoit Delhomme’nin filme kattığı görsel estetik aslında birçok biyografik filme kıyasla oldukça doyurucu. Misal, bu yılki rakipleri The Imitation Game’e ya da Selma’ya göre sinematografik olarak daha çekici bir film olduğunu söyleyebiliriz. Finale doğru gerçekleşen Johann Johansson müzikleri etkili “başa sarma” sekansının da hafızalarda rahatça yer edeceği aşikar. Özellikle İzlandalı besteci Johann Johansson’un Altın Küre’yi kazanan duygusal notaları oldukça akılda kalıcı ve etkileyici. Lakin, The Theory of Everything her şeyden çok “Hawking’in hayatını başarılı bir şekilde gözler önüne seren bir film” olarak değil “Eddie Redmayne’nin Oscar projesi” olarak anılacaktır. Redmayne’nin adeta Hawking’in ta kendisi olup fiziksel açıdan girdiği dönüşüm ve bunu vücut diline uygulamaktaki başarısı filmin başarısının çok çok üstünde.

marry photo

Stephen Hawking, 2004 yapımı “Hawking” adlı bir Tv filminde Benedict Cumberbatch tarafından canlandırılmıştı. Bundan çoğu kişinin haberi dahi olmamasının sebebi Tv filmi olması gibi gözükse de aslında Cumberbatch’ın “budur” denilecek performansı sergileyememesi olarak da düşünülebilir, zira bu tarz önemli kişiliklerin hakkıyla canlandırıldığı performanslar her zaman “unutulmaz” olarak bir köşeye yazılır. Eddie Redmayne ise tam da böyle en üst seviyede bir performansa imza atarak, bundan sonra çekilecek herhangi bir Hawking filminde “aşılması güç bir doruk noktası” olarak gösterilecektir. Hala hayatta olan gerçek Stephen Hawking’in ise Eddie Redmayne’in performansını çok beğendiğini ve aynı kendisine benzediğini söylemesi de bunu doğrular nitelikte. Felicity Jones’un performansı ise elbet Redmayne’e kıyasla çok daha standart ve düz kalıyor. Pek de Oscar adaylığı gerektirecek güçte bir performans sergilediğini söyleyemeyiz, çoğu başarılı oyuncunun rahatlıkla üstesinden kalkabileceği, hatta daha fazla şeyler katabileceği bir rol neticede.

3 / 5

 
Yorum yapın

Yazan: Nisan 2, 2015 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , ,