RSS

Kategori arşivi: Filmekimi

15. Filmekimi’nde Gösterilecek 25 Film

Filmekimi, her yıl olduğu gibi, dünya festivallerinde gösterilmiş, ödüller almış, eleştirmenlerin ve izleyicilerin ilgisini çekmiş ve merakla beklenen yeni yapımları içeren zengin programıyla Ekim ayının en çok konuşulan sinema etkinliği olacak. Filmekimi Vodafone FreeZone sponsorluğunda 7-16 Ekim tarihlerinde İstanbul’da 10 gün sürecek bir maratonla birlikte İstanbul dışında da Ekim ayı boyunca gösterimlerine devam edecek.

Bu yıl festival kapsamında gösterilecek olan 25 film şöyle;

1 – I, Daniel Blake (2016) – Ken Loach (100 dk)

Politik sinemanın zirvesindeki Ken Loach’a Özgürlük Rüzgârı’ndan sonra ikinci kez Altın Palmiye kazandıran I, Daniel Blake, dokunaklı olduğu kadar öfke dolu bir dram. Devlet yardımı alabilmek için sisteme ve bürokrasiye direnen Daniel Blake adlı emekli bir marangozun mücadelesini izleyen film, bozuk sisteme ve boğucu bürokrasiye karşı dayanışmayı ustalıkla yüceltiyor.  I, Daniel Blake, Ağustos ayında yapılan Locarno Film Festivali’nde de İzleyici Ödülü kazandı.

i-daniel-blake1

2 – It’s Only the End of the World (2016) – Xavier Dolan (97 dk)

Xavier Dolan’ın Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödül ve Ekümenik Jüri Ödülü kazanan son filmi It’s Only the End of the World’ün başrollerini Fransa’nın en tanınmış oyuncularından Marion Cotillard, Gaspard Ulliel, Vincent Cassel, Léa Seydoux ve Nathalie Baye paylaşıyor. Fransız yazar Jean-Luc Lagarce’ın 1990 tarihli aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanan filmin anti-kahramanı Louis, uzun yıllardır görüşmediği ailesini ziyarete gider. Amacı, onlara ölümcül bir hastalığını olduğunu söyleyip veda etmektir. Dolan’ın en olgun filmi olarak karşılanan It’s Only the End of the World akıllardan çıkmayacak, güçlü bir melodram.

its-only-the-end-of-the-world-poster

3 – The Salesman (2016) – Asghar Farhadi (125 dk)

Oscar’lı yönetmen Asghar Farhadi, Fransa’da çektiği Geçmiş’in ardından sarsıcı bir dramla yeniden ülkesine dönüyor. Günümüz İran’ın da geçen The Salesman başlarına gelen korkunç bir olayla başa çıkmaya çalışan genç tiyatrocu çift Rana ve Emad’ı konu alıyor. İran sinemasının güçlü soluğu Ashgar Farhadi’nin izleyiciyi girdap gibi içine çeken senaryo dinamikleriyle ve oyuncu kadrosunun kusursuz performansları, filme Cannes’da hem En İyi Senaryo hem de En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini ve bol övgü kazandırdı.

le-client

4 – Graduation (2016) – Cristian Mungiu (128 dk)

Altın Palmiye’li 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’le dünya çapında tanınan Rumen yönetmen Cristian Mungiu’nun yeni filmi Graduation / Mezuniyet, Cannes’da En İyi Yönetmen Ödülü’nü paylaşan etkileyici bir dram. Ahlak ve yozlaşmayla ilgili tespitleriyle evrensel bir nitelik kazanan Graduation / Mezuniyet’te doktor baba, kızının İngiltere’deki bursunu kaybetmemesi için lise bitirme sınavlarında hile yapmaya karar veriyor. Usta işi senaryosu, etkileyici performansları, aileden yola çıkıp toplumu gösterirken altta alta işlediği paranoya hissi ve gerilimle Graduation / Mezuniyet yılın en çok takdir toplayan filmlerinden.

bacalaureat_xlg

5 – Paterson (2016) – Jim Jarmusch (113 dk)

Bağımsız Amerikan sinemasının kahramanlarından Jim Jarmusch, izleyiciye sevdirdiği vampirlerden sonra sıradan insanlara dönüyor. Filme de adını veren Paterson, New Jersey’de Paterson kasabasında yaşayan bir otobüs şoförü; fazla konuşmayı sevmeyen, hep yanında tuttuğu not defterine şiirler yazan sıradan bir adam. Jarmusch, “şiirsel” sinemasını Paterson’da şiirin kendisiyle harmanlıyor ve izleyen herkesin tanışmaya bayılacağı bir karakteri çıkarıyor karşımıza.

paterson

6 – The Handmaiden (2016) – Chan-wook Park (144 dk)

Güney Kore’nin yıldız yönetmeni Park Chan-wook’un, Cannes Film Festivali’nde yarışan The Handmaiden’da şehvet, entrika ve cinsel gerilimle örülü göz alıcı bir öykü sunuyor. Sarah Waters’ın The Fingersmith adlı romanından uyarlanan bu dönem filmi, 1930’larda Japon işgali altındaki Kore’de geçiyor. Cannes’da Vulcain En İyi Sanat Yönetimi ödülü kazanan The Handmaiden, zengin genç bir Japon kadın, onu kandırıp zenginliğini ele geçirmeye çalışan Koreli bir adam ve adamın tuttuğu Koreli bir hizmetçi arasındaki entrika etrafında dönüyor.

handmaiden

7 – Sieranevada (2016) – Cristi Puiu (174 dk)

The Death Of Mr. Lazarescu ile tanınan Cristi Puiu’nun yönettiği ve Romanya’nın Oscar adayı olan Sieranevada, Romanya Yeni Dalgası’nın son dönemde en heyecan verici temsilcisi. Cannes’da yarışan Sieranevada, izleyiciyi bir yas evinde toplanmış kalabalık bir aileyle baş başa bırakıyor ve bu ailede bütün insanlık durumlarını buluyor. Mizahın ihmal edilmediği bu dram, hemen hemen tek bir mekânda bile sinemanın imkânlarının ne kadar geniş olduğunu hatırlatan modern bir başyapıt.

sieranevada-cristi-puiu-poster-thumb

8 – The Beatles: Eight Days a Week – The Touring Years (2016) – Ron Howard (137 dk)

The Beatles: Eight Days a Week – The Touring Years, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük müzik fenomeni The Beatles’ın ilk yıllarına odaklanıyor. 1960’ların başlarında grubun akıl almaz başarısını elde etmesinin ardından çıktıkları 1000 günlük dünya turnesi; daha önce hiç görülmemiş arşiv görüntüleri, söyleşiler ve konser görüntüleriyle ele alan belgesel, Beatles mucizesinin sırrını çözmeye çalışıyor. Grup üyelerinin ve hayatta olmayanların ailelerinin destek verdiği belgesel, popüler filmlerin büyük ismi Ron Howard’ın imzasını taşıyor.

beatles1

9 – Hunt for the Wilderpeople (2016) – Taika Waititi (101 dk)

What We Do In the Shadows ile büyük ilgi toplayan Waititi, yeni filmi Hunt for the Wilderpeople ile karşımızda. Ricky, koruyucu ailesiyle birlikte Yeni Zelanda kırsalında mutlu bir yaşam sürmektedir. Ancak halasının ani ölümünden sonra çocuk esirgeme kurumu onu geri çağırır. Hayatından vazgeçmeye hiç niyeti olmayan Ricky, amcasıyla birlikte ormanın derinliklerine doğru bir kaçış yolculuğuna koyulur. Saklanabilmek ve hayatta kalmak için vahşi doğayla uzlaşmaları gerekecektir. Hunt for the Wilderpeople Edinburgh, Montreal Fantasia, Boston Bağımsız, Montclair, San Francisco, Wisconsin film festivallerinde İzleyici Ödülü kazandı.

hunt-wildepeople-poster

10- The Birth of a Nation (2016) – Nate Parker (120 dk)

1831’de, köleliğin en ağır işlediği Virginia’da kölelerin isyanının başını çeken Nat Turner hakkındaki bu sert film, ilk gösterimini Sundance Film Festivali’nde yaptı. Film, sahibinin zoruyla, ülkeyi gezmek zorunda bırakılan köle Nat’in bu süreçte düzene karşı hınçlanarak silahlı bir isyana önayak olmasını anlatıyor. Oyunculuktan gelen yönetmen Nate Parker, hem İzleyici Ödülü hem de Büyük Jüri Ödülü kazandığı Sundance’te gösterildiği anda yılın sinema olaylarından birine dönüşen bu ilk filminde ülkesini tarihle yüzleştiriyor. Görsel tercihleriyle de dikkate şayan filmin adı DW Griffith’in 1915 yapımı aynı adlı filminin ırkçı yaklaşımına bir gönderme sayılıyor.

birth-of-a-nation

11 – Elle (2016) – Paul Verhoeven (130 dk)

Temel İçgüdü, Showgirls, RoboCop gibi tartışma yaratmış modern klasiklerin yönetmeni Paul Verhoeven hâlâ eskisi kadar cesur ve kışkırtıcı. Hollandalı ustanın Fransa’da çektiği yeni filmi Elle, orta yaşlı iş kadını Michèle’in tecavüze uğradıktan sonra yaşadıklarını anlatıyor. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve büyük beğeni toplayan bu sıra dışı tür filminin başrolünde büyük oyuncu Isabelle Huppert kariyerinin en iyi performanslarından birisini veriyor.

elle-poster

12 – Wiener-Dog (2016) – Todd Solondz (88 dk)

Kara mizahtan vazgeçmeyen yönetmen Todd Solondz’un yeni filmi Wiener-Dog, birbirine bir “sosis” köpek aracılığıyla bağlanan dört kısa hikâyeden oluşuyor. Todd Solondz’un 1995 filmi Oyun Evine Hoşgeldiniz’in bir anlamda manevi devam filmi olan Wiener-Dog, IndieWire’a göre Todd Solondz’un en öfkeli, en radikal, en sivri filmi. Wiener-Dog’ta hikâyelerin kesişiminde yer alan köpek, hayatını birbirinden farklı insanlara dostluk ederek geçiriyor. Wiener-Dog’un görüntü yönetmeni, Carol’da da çalışan Edward Lachman. Bu kapkaranlık, kararlı ve ziyadesiyle albenili film, Amerikalı olma deneyimi üzerine kalemini hiç sakınmayan “siyaseten doğruculuktan” alabildiğine uzak bir komedi.

wiener-dog-poster

13 – Slack Bay (2016) – Bruno Dumont (122 dk)

Bruno Dumont’un prömiyerini Cannes’da yapan absürd polisiye komedisi Ma loute / Slack Bay de 15. Filmekimi’nde yer alan parlak filmlerden.1910’da Fransa’nın kuzeyinde bir balıkçı kasabasında geçen ve bir dizi cinayet ile bir aşk öyküsü etrafında iki düşman aileyi izleyen Slack Bay, aynı dönemin kartpostallarından esinleniyor. Başrollerinde Juliette Binoche, Valeria Bruni Tedeschi ve Fabrice Luchini’nin yer aldığı filmin diğer oyuncuları ise köyün yerlileri.

slack-bay-poster

14 – My Life As a Courgette (2016) – Claude Barras (66 dk)

Dünya prömiyerini Cannes’da Yönetmenlerin 15 Günü bölümünde yapan ve dakikalarca ayakta alkışlanan My Life as a Courgette, dünyanın en saygın canlandırma festivallerinden Annecy’de En İyi Film ve İzleyici ödüllerini kazandı. Hem karanlık hem naif tarzıyla her yaştan izleyicinin gönlünü fethedecek filmin senaryosu 2011 Filmekimi’nde gösterilen Tomboy’un yönetmeni ve senaristi Céline Sciamma’ya ait. My Life as a Courgette, 9 yaşındaki bir çocuğun, alkolik annesinin ölümünden sonra gittiği yetimhanede edindiği arkadaşlarıyla hayatı öğrenmeye çabasını konu alıyor.

ma_vie_de_courgette_xlg

15 – Toni Erdmann (2016) – Maren Ade (162 dk)

Cannes Film Festivali’nde eleştirmenlerden tarihinin en yüksek puan ortalaması alan Toni Erdmann 15.Filmekimi programında… Her anı sürprizlerle dolu Toni Erdmann, izleyicinin son derece karmaşık ama bir o kadar yoğun tepkilerle tanık olduğu bir sinema mucizesi; son yılların en heyecan verici, en duygusal aile komedisi. Bir babanın kızıyla yakınlaşmak için verdiği çabaları anlatan ve Cannes’ın tartışmasız en çok konuşulan filmi olan Toni Erdmann, burada eleştirmenler birliği FIPRESCI ödülünü, Brüksel Film Festivali’nde En İyi Film ve En İyi Senaryo ödüllerini kazandı; Münih Film Festivali’nin de açılış filmi olarak gösterildi. Toni Erdmann, Almanya’nın Oscar adayı olarak açıklandı.

toni-erdmann-2016-cannes-poster

16 – American Honey (2016) – Andrea Arnold (163 dk)

Fransız Première dergisinin “Z Kuşağı için Easy Rider” olarak tanımladığı, Cannes’da çoğu eleştirmeni kendine hayran bırakan ve festivalden Jüri Ödülü ile dönen yeni Andrea Arnold filmi American Honey, daha şimdiden günümüz Amerikan gençliğini en iyi anlatan filmlerden birisi olarak kabul ediliyor. Aile içi şiddet ve yoksulluktan ibaret hayatını ani bir kararla geride bırakan 18 yaşındaki Star’ın, dergi aboneliği satan bir gruba eklemlenerek çıktığı uzun yolculuğu konu alan film; şahane bir soundtrack, müthiş bir görüntü yönetimi ve perdeden taşan inanılmaz bir enerjiyle soluksuz izleniyor. Filmin başrolündeki amatör oyuncu Sasha Lane parlarken, âşık olduğu Jake rolünde Shia LaBeouf da kariyerinin en iyi performansını sergiliyor. American Honey’nin soundtrack’i filmin en önemli unsurlarından biri…

american-honey1

17 – Voyage of Time (2016) – Terrence Malick (90 dk)

The Thin Red Line’ın ardından Filmekimi’nde gösterilen The Tree of Life, Knight of Cups ile büyük takdir toplayan Terrence Malick’in Eylül ayında Venedik’te Altın Aslan için yarışacak yeni filmi, evrenin tarihi üzerine görkemli bir belgesel. Usta yönetmenin 40 yıldır üzerinde çalıştığı ve “En büyük hayallerimden birisi” diye tanımladığı bu destansı film, göz alıcı efektleriyle izleyiciye benzersiz bir deneyim vaat ediyor. Voyage of Time’ın müzikleri bir diğer ustaya, Ennio Morricone’ye emanet. Belgeselde anlatıcı görevini ise sesiyle Brad Pitt ve Cate Blanchett üstleniyor.

voyage-of-time-poster-691x1024

18 – Swiss Army Man (2016) – Dan Kwan & Daniel Scheinert (97 dk)

Bu yıl Sundance Film Festivali’nin en çok tartışılan, seyirci ve eleştirmenleri en çok şaşırtan filmi Swiss Army Man Filmekimi’nde. “Daniels” olarak tanınan video klip yönetmenleri Dan Kwan ve Daniel Scheinert’in birlikte yazıp yönettikleri Swiss Army Man şimdiye kadar sinemada gördüğümüz en sıra dışı, en çılgın hikâyelerden birini anlatıyor. Swiss Army Man’de, ıssız bir adada mahsur kalan Hank’in (bağımsız sinemanın yeni kahramanı Paul Dano), adada bulduğu bir cesetle (Harry Potter’la özdeşleşen Daniel Radcliffe) arkadaş olmasının gerçeküstü öyküsünü ve Manny’nin cesedini “çok amaçlı” kullanarak adadan kurtulma hikâyesini izliyoruz. Yılın en duygu yüklü, yaratıcı ve tuhaf komedisi Swiss Army Man, Sundance’den En İyi Yönetmen Ödülü’yle döndü.

swa_86_online

19 – Dogs (2016) – Bodan Mirica (104 dk)

Bogdan Mirica’nın kara filmle western formlarını buluşturan ilk uzun metrajlı filmi Dogs, dünya prömiyeriniCannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde yaptı. Romanya’nın tekinsiz kırsalını fon olarak kullanan film, ahlak, şiddet ve yozlaşma üzerine, Romanya halk öyküleri, kadercilik, Nick Cave ve Cormac McCarthy’den esinlenen bir psikolojik gerilim. Büyükbabasından miras kalan arsayı satmak için Bükreş’ten sınıra doğru giden genç bir adam, büyükbabasının aslında zamanında yerel bir mafyanın başı olduğunu öğrenir. Arsayı satabilmek için hem bu suç örgütüyle hem de onlarla işbirliği yapan polisle başa çıkması gerekecektir.

dogs

20 – Florence (2016) – Stephen Frears (111 dk)

Dönemin New York’unun en ünlü ve en yeteneksiz sopranosu Florence Foster Jenkins’i canlandıran Meryl Streep’in adı şimdiden Oscar’lar için anılmaya başladı. Bu, filmdeki tüm şarkıları kendi seslendiren Streep’in 20. Oscar adaylığı olacak. Hugh Grant’in performansı ise İngiliz oyuncunun “muhteşem dönüşü” sözleriyle övülüyor. Florence’ın yönetmeni Stephen Frears, Philomena, Tehlikeli İlişkiler, High Fidelity, Kraliçe, Benim Güzel Çamaşırhanem gibi filmleriyle de tanınıyor. Usta yönetmen Frears, 2003’te İstanbul Film Festivali’nin Sinema Onur Ödülü’nü almıştı.

florence-foster-jenkins-new-poster

21 – Arrival (2016) – Denis Villeneuve (116 dk)

Denis Villeneuve’ün yönettiği Arrival, dünyaya gelen uzaylılarla iletişim kurmaya çalışan bir dilbilimcinin hikâyesini anlatıyor. Bilimkurgu meraklılarının merakla bekledikleri Amy Adams’lı filmin diğer başrollerinde Marvel’ın Hawkeye’ı Jeremy Renner ve Forest Whitaker yer alıyor. Johann Johannsson filmin müziklerini üstleniyor. Filmin yapımcılarından Shawn Levy, “Stranger Things”in de yürütücü yapımcılarından.ABD vizyonundan önce Filmekimi’nde gösterilecek olan Arrival, Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarışacak.

arrival-poster-9

22 – The Unknown Girl (2016) – Jean Pierre Dardenne – Luc Dardenne (113 dk)

İki Altın Palmiye’li Jean-Pierre ve Luc Dardenne’in Cannes’da yarışan onuncu filmleri Bilinmeyen Kız’da gerçekçilikten güç alırken bir kez daha bireyden yola çıkıp Avrupa toplumunu eleştiriyor. Başrolde, Avrupa sinemasının yükselen yıldızlarından Adèle Haenel de sade ve etkileyici performansıyla dikkat çekiyor.

la_fille_inconnue

23 – Julieta (2016) – Pedro Almodovar (99 dk)

Her filmi olay yaratan Pedro Almodovar’ın 20. filmi Julieta, bir kadının hayatının gizemlerine uzanan bir yolculuğu anlatıyor. Nobel Ödüllü Kanadalı yazar Alice Munro’nun üç öyküsünden uyarlanan ve“Almodovar’ın 5 yıldızlı dönüşü” sözleriyle övülen Julieta, dünya prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarıştı.

julieta

24 – The Student (2016) – Kirill Serebrennikov (118 dk)

Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde gösterilen ve epey ses getiren The Student, kışkırtıcı bir hikâye anlatıyor. Günümüz Rusya’sında geçen filmin merkezinde, okulda dini vaazlar vermeye başlayanbir lise öğrencisi ve ona karşı duran öğretmeni yer alıyor. Kirill Serebrennikov’un Marius von Mayenburg’un oyunundan senaryolaştırıp yönettiği The Student, izleyiciyi huzursuz ederken düşünmeye çağıran, cesur bir film.

uchwenik

25 – The Commune (2016) – Thomas Vinterberg (111 dk)

Berlin Film Festivali’nde Trine Dyrholm’e En İyi Kadın Oyuncu Ödülü getiren Komün, Dogme akımıyla uluslararası üne kavuşan Danimarkalı yönetmen Thomas Vinterberg’in son filmi. Bir akademisyen ve ünlü bir haber sunucusu eşinin aile dostlarıyla bir komün kurmaları ve ardından gelişen olayları anlatıyor. Thomas Vinterberg, yeni filminde, bir evliliğin yeniden doğum ve yıkım hikâyesini çocukluk tecrübelerinden beslenerek anlatıyor. Komün, hayatın kendisi gibi, yer yer eğlendiren ama nihayetinde can acıtan bir film.

the-commune-poster

Kaynak: http://filmekimi.iksv.org/tr/filmekimi-15-yasinda

 
Yorum yapın

Yazan: Eylül 8, 2016 in Festivaller, Filmekimi

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

14. Filmekimi’nde Görülmesi Gereken 20 Film

3 – 11 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da Atlas, Beyoğlu, Rexx, Feriye sinemalarında bu yıl 14.sü gerçekleşecek olan Filmekimi, 2015 yılındaki seçkisine yine güçlü filmler getirerek festival severlerin iştahını kabartacağa benziyor. Bu yıl 47 film gösterecek olan Filmekimi’nde Cannes, Venedik, Berlin gibi en büyük festivallerde izleyemediğimiz önemli filmlerden bir seçki bulunuyor. Gaspar Noe’nin merakla beklenen 3 boyutlu erotik draması Love’ının seçkide yer almaması büyük bir hayal kırıklığı yaratmasına rağmen The Lobster, Knight of Cups, Baskın, Youth gibi filmleri izleyebileceğimiz için şanslıyız. 47 filmlik program içerisinde mutlaka görülmesi gereken 20 filmi sinefiller için listeledim. Keyifli okumalar.

filmekimi

1) The Lobster (2015) – Yorgos Lanthimos (118 dk)

Yunanistan’da adeta Yeni Yunan Dalgası’nı başlatan aykırı ve zeki yönetmenlerin başında gelen Yorgos Lanthimos, yeni filmi Lobster ile Cannes’dan “Jüri Özel Ödülü” ile döndü, oyuncu kadrosuyla dikkat çekti ve fragmanıyla epey beklenti yarattı. Dogtooth ve Alpeis gibi iki harika filmin ardından Lanthimos’un yine kendini aşacağını bekliyor ve beklentileri iyice yükseltiyoruz.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=fpt0tn1-54k

lobster

2) Baskın (2015) – Can Evrenol (97 dk)

Bugüne kadar çektiği kısa metrajlı korku filmleriyle büyük bir hayran kitlesi kazanan Can Evrenol, 2013’te çektiği “Baskın” adlı kısasını ilk uzun metrajlı filmine dönüştürdü ve Toronto Film Festivali’nin “Geceyarısı Çılgınlığı” bölümüne kabul edilerek epey yankı uyandırdı. Fragmanı şimdiden herkesi heyecanlandırdı ve “Türk sinemasında korku filmi yapılamıyor” düşüncesini yerle bir etti.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=8dr_lqL-skQ

baskın

3) Life (2015) – Anton Corbijn (111 dk)

Fotoğrafçı ve yönetmen Anton Corbijn’in şimdiye kadar boşu yok. Control, The American ve A Most Wanted Man gibi üçü de gayet iyi bir filmografiye sahip. James Dean’in hayatının anlatıldığı Life’ın fragmanı da bir o kadar özenli gözüküyor ve Anton Corbijn hep biyografi çeksin dedirtiyor.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=qfexgwzmU_U

life

4) Dheepan (2015) – Jacques Audiard (109 dk)

Cannes’da eleştirmenlerden ortalamanın altında eleştiriler almasına rağmen büyük ödül olan Altın Palmiye’yi kapan Dheepan’ı izlemek ve hak edip hak etmediğine karar vermek şart. Şu da bir gerçek ki, Jacques Audiard iyi bir yönetmen ve Un Prophete, De Battre mon coeur s’est Arrete, Sur mes Levres, De Rouille et d’Os gibi başarılı filmlerin yönetmeni. Dheepan’ı görmek lazım.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=fQjY6vE1_Ac

dheepan

5) The Witch (2015) – Robert Eggers (90 dk)

Korku filmleri içerisinde her yıl mutlaka bir ya da birkaç fenomen film ortaya çıkıyor. Yakın zamanda The Babadook, It Follows, Starry Eyes, The Gift, Baskın derken en son bombayı aldığı övgülerle The Witch patlatacak gibi duruyor.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=iQXmlf3Sefg

witch

6) Cemetery of Splendour (2015) – Apichatpong Weerasethakul (122 dk)

Altın Palmiyeli yönetmen Apichatpong Weerasethakul’un yeni filmi Cemetery of Splendour özellikle sinefil kesime hitap edecek zor bir filme benziyor. Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde yarışmasına rağmen eleştirmenlerin puanlamasında ana yarışma filmlerinin hepsinin üzerine konuldu.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=2nt84GI_U3Y

cemetery

7) The Brand New Testament (2015) – Jaco Van Dormael (112 dk)

Mr. Nobody ile kimilerine göre kült, kimilerine göre anlamsız bir filme imza atan Jaco van Dormael, yine oldukça konuşulacak, şaşırtıcı, komik ve kült bir filme imza atacak gibi görünüyor. Konusu bile çok delice değil mi? “Tanrı yaşıyor, hem de Brüksel’de bir apartmanda. Ama pek huysuz bir adam, karısına kızına kötü davranıyor. Kızı da babasının en büyük sırrını, dünyadaki herkesin öleceği tarihi SMS’ler yollayıp ifşa ediyor!”

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=l9jEA8uzHwQ

the brand new

8) Mountains May Depart (2015) – Jia Zhang-Ke (131 dk)

En son “A Touch of Sin” ile Cannes’da en iyi senaryo ödülüne layık görülen yönetmen Jia Zhang-Ke’nin yeni filmi Mountains May Depart, 1999, 2014 ve 2025’te geçen üç katmanlı bir hikaye anlatıyor. Cannes’da ana yarışmada yarışan film, eleştirmenlerden oldukça iyi yorumlar almasına rağmen festivalden ödülsüz dönmüştü.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=IR6KMN6kOJE

mountains

9) Youth (2015) – Paolo Sorrentino (118 dk)

Fellini filmlerinin havasını yakalayan La Grande Bellezza ile adeta kariyerinin zirvesine çıkan yönetmen Paolo Sorrentino’nun son filmi Youth, oyuncularından fragmanına her anlamıyla ilgi çekici gözüküyor. Youth, Cannes’da yarışıp ödülsüz dönse de La Grande Bellezza gibi başyapıt bile ödülsüz dönmüştü diye düşünerek her zaman Cannes’a itibar etmememiz gerekiyor ve beklentimize devam ediyoruz.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=SN6mB_31uPA

youth

10) Comoara (2015) – Corneliu Porumboiu (89 dk)

12:08 East of Bucharest, Police Adjective ve When Evening Falls on Bucharest or Metabolism gibi filmleriyle daha çok sinefillere hitap eden yönetmenlerden olan Corneliu Porumboiu’nun, yine oldukça iyi eleştiriler alıp, Cannes’ın “Belirli Bir Bakış” bölümünden ödülle dönen son filmi Comoara’yı elbette merak ediyoruz.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=Rw5Gs7-cAAk

comoara

11) Son of Saul (2015) – Laszlo Nemes (107 dk)

Yılın en iyi ilk filmlerinden olduğu söylenen Son of Saul, Cannes Film Festivali’nden “Grand Prix” ve “FIPRESCI” ödülleriyle döndü. Şimdilerde ise Oscar’ın yabancı film kategorisinde en güçlü aday olacağı ve muhtemelen Oscar’ı kucaklayacağı konuşuluyor.

Fragmanı: 

son of saul

12) Knight of Cups (2015) – Terrence Malick (118 dk)

2011’deki başyapıtı The Tree of Life ile gönlümüzü fetheden fakat hemen ardından To the Wonder gibi bir vasatlık örneğine imza atarak hayranlarını üzen yönetmen Terrence Malick, son filmi Knight of Cups ile Berlin’de oldukça ikiye bölünen eleştiriler aldı. Fragmanı her açıdan To the Wonder’a kıyasla çok daha sinematografik, yapıbozumcu ve çekici duruyor. 20 senede bir film çekerken 2011’den bu yana her sene film çekmeye başlayan Malick’in gidişatını belgeleyecek film bu aynı zamanda.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=SI2j1FHCjtM

knight of cups

13) Carol (2015) – Todd Haynes (118 dk)

Cannes Film Festivali’nde neredeyse tüm eleştirmenlerin favorisi olan, Altın Palmiye’yi alacak gözüyle bakılırken “Kadın Oyuncu” ödülüyle yetinen Carol için şimdi de Oscar’ın en güçlü favorilerinden yorumları yapılıyor. Todd Haynes’in harika bir yönetmen olduğunu göz önünde bulundurursak Carol her açıdan cezbedici gözüküyor.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=Lt-WC9xa7qs

carol

14) The Tale of Tales (2015) – Matteo Garrone (125 dk)

Gomorra ve Reality filmleriyle Cannes’dan “Grand Prix” ödülleriyle dönen Matteo Garrone, The Tale of Tales ile Cannes’dan bu sefer eli boş döndü dönmesine ama eleştirmenlerden aldığı çok farklı yorumlarla soru işareti bıraktı. Kimileri 4 yıldız verirken, kimileri 1 yıldız verdi. Giambattista Basile’in meşhur masallarından yapılan görsel açıdan epey şaşaalı ve epik dokulu bir uyarlamaya benziyor.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=wyJg4vs26Zs

tale of tales

15) The Program (2015) – Stephen Frears (103 dk)

Biyografik filmlerin usta yönetmeni Stephen Frears, efsane bisiklet yarışçısı Lance Armstrong’un hayatını anlatır da izlemez miyiz hiç? Ben Foster’ın performansı da merak konusu.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=v4MiqwYE-5k

program

16) Mustang (2015) – Deniz Gamze Ergüven (97 dk)

Deniz Gamze Ergüven’in yönettiği Mustang’e kimi sinema yazarları bayıldı, kimileri ise filmin gerçek Türkiye’yle bir alakası olmadığını, tamamen “fransız!” kaldığını savundu. Mustang, önce Saraybosna Film Festivali’nde, Oscar’ın bu yıl favorisi gözüken Son of Saul’u geçerek “En İyi Film” ödülüne uzandı, sonra da Altın Palmiye ödüllü Dheepan karşısında Fransa’nın Oscar adayı olarak seçilerek yankı uyandırdı. Türkiye ise Mustang’i başvurmasına rağmen seçmemişti. Mustang’in Oscar’a aday olma ihtimali gün geçtikçe konuşulmaya devam edecek. Filmi hala görmek istemeyen?

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=Ud2yfvjdKRU

mustang1

17) Ex Machina (2015) – Alex Garland (108 dk)

Şimdilik hem 2015’in en iyi bilim kurgusu hem de yılın en iyi filmlerinden biri olarak görülen Ex Machina, yapay zeka üzerine yapılmış en dikkat çekici filmlerden biri olmayı başarıyor. Özellikle kült olma potansiyeline sahip iki sahnesini ve Alicia Vikander’in ne kadar iyi bir oyuncu olabileceğini görmek için izlenmeli.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=EoQuVnKhxaM

ex machina

18) El Club (2015) – Pablo Larrain (97 dk)

Tony Manero, Post Mortem ve No filmleriyle hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip olan Şilili yönetmen Pablo Larrain, son filmi El Club ile Berlin Film Festivali’nde “Büyük Jüri Ödülü”ne layık görülmüştü. Dört rahip karakteri üzerinden Katolik Kilisesi’ne sert bir şekilde eleştiri oklarını yönelttiği söylenen film, İstanbul Film Festivali’ne gelmese de nihayet Filmekimi programında görülmeli.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=Wqv8PPDfiyw

el club

19) Zvizdan (2015) – Dalibar Matanic (123 dk)

Cannes’ın “Belirli Bir Bakış” bölümünden jüri ödülüyle dönen ve Hırvatistan’ın bu yıl Oscar adayı olan Zvizdan, 1991, 2001 ve 2011 yıllarında geçen ama aynı oyuncularla işlenen üç farklı aşk hikayesi anlatıyor. Konusunun yanında sırf harikulade afişi bile filmi merak etme sebebi.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=pcWDMgipJ78

zvizdan

20) Desde Alla – Lorenzo Vigas (93 dk)

Venedik Film Festivali’nde “Altın Aslan” ödülünü alarak herkesi şaşırtan, ödülü alana kadar adı bile duyulmayan bu Venezuela yapımı film, hem Inarritu’nun eski senaristi Guillermo Arriaga’nın kısa bir hikayesinden uyarlandığı için, hem de Nuri Bilge Ceylan’ın bulunduğu jüriden bir LGBT filmi olarak büyük ödüle uzandığı için merak konusu.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=Z_lBxKoXdew

desde alla

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Mommy: Deliliğin Sınırlarında Bir Sevgi – Nefret Üçgeni

Henüz 25 yaşında olmasına rağmen beşinci filmine imza atan ve büyük bir hayran kitlesi edinen yönetmen Xavier Dolan, 2012’de Laurence Anyways ile kariyerinin en iyi filmine imza atıp sevindirmiş, ardından Tom at the Farm (2013) ile ilk vasat filmini çekerek küçük bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Bu yıl Cannes Film Festivali’nden “Jüri Ödülü” ile dönen Mommy, Laurence Anyways’ın sinemasal doygunluğuna en çok yaklaşan film olarak Dolan’ın filmografisinde öne çıkmayı başarıyor.

Dolan’ın filmlerini özel yapan en önemli faktörlerden biri kuşkusuz “gözlem yeteneği”. Kişilerin dışarıdan bakıldığında “delilik” gibi gözüken ruh hallerini sıradan bir durum olarak gözler önüne sermeyi başarması büyük cesaret gerektiren bir iş. Evde ayna karşısında kendi kendinize tuhaf mimikler yapabilirsiniz, kendinizden geçerek akıl almaz şekillerde dans edebilirsiniz, üzerinizde bir kadın varken altınıza kaçırabilirsiniz ya da annenize sanki sevgilinizmiş gibi aykırı hareketlerde bulunabilirsiniz. Bunlar evinde yalnız kaldığında belki de çoğu kişinin yaptığı hareketlerdir ama herkesten gizlenir, zira dışarıdan bakıldığında kişiye “deli” yaftası yapıştırılması ve topluluk içinde dışlanması kaçınılmazdır. Dolan, her filminde bu delilikle bağ kuran davranış biçimlerinden bir miktar bulundursa da Mommy’de hiperaktiflik ve öfke kontrolü problemi bulunan ana karakterinin sağladığı alan sayesinde bu konuda oldukça cesur davranmayı başarıyor.

mommy5

İlk filmi J’ai tue ma mere (2009)’deki gibi yine sorunlu bir anne – oğul ilişkisi üzerine odaklanan Dolan, sevgi – nefret ikileminde şekillenen duyguları hem daha abartılı ve iddialı oyunculuklarla destekliyor hem de yoğun müzik kullanımı eşliğinde dinamik bir kurgu yaratıyor. Süresinin uzunluğu, kurgusal olarak gidişatı ve oyunculuklara yüklenen yapısıyla kendi filmografisinde en çok Laurence Anyways ile benzeşiyor fakat orada estetik haz olarak tasarladığı bazı gerçeküstücü plan-sekans kullanımlarından bu sefer feragat ederek daha gerçekçi bir yapı kurmaya çalışıyor. İki ebeveyn ve bir çocuk arasında yoğun şekilde yaşanan sevgi – nefret ilişkisi bir nevi Les Amours Imaginaires (2010)’teki aşk üçgeninin farklı bir varyasyonuna dönüşüyor. Bu gerçekçi yapı içerisinde önceleri Anne Dorval’ın abartılı ve dengesiz gözüken oyunu bir miktar sırıtsa da sonrasında hikayenin duygusuna iyice adapte olarak filmin en güçlü performansına dönüşüyor. Antoine Olivier – Pilon bu ilk önemli başrol sınavından etkileyici performansıyla sıyrılıp güçlü bir oyuncu olacağının sinyallerini verirken, Laurence Anyways’te harikalar yaratan Suzanne Clement ise yine diğer oyunculardan rol çalan performansıyla kendine hayran bırakmayı başarıyor.

Dolan, Mommy’de önceki filmlerinden farklı olarak “1:1” ekran formatını kullanıyor. Dolayısıyla filmi sıkıştırılmış boyuttaki bir kare içerisinde izlemek durumunda kalıyoruz. Bu tercih konusunda tatmin edici bir açıklamaya ulaşamasak da formata alıştıktan sonra filmin seyir zevkini olumsuz anlamda etkileyecek bir durum olmadığını söyleyebiliriz. Özellikle kısa da olsa bazı sahnelerde “1:1”nin zeki hamlelerle normal formata döndürülmesinin farklı bir sinemasal zevk vadettiğini söylemek mümkün. Bu formatta kırmızı, mor ve turuncu tonlardaki renk skalası ayrı bir görsel haz sağlamayı başarırken, Laurence Anyways’te sıklıkla kullanılan müzik ve slow-motion bileşimindeki video klip estetiği ise filmin sinemasal anlarını arttırmada önemli katkı sağlıyor.

mommy 6

Xavier Dolan’ın şimdilik beş filmlik filmografisine baktığımızda sadece Laurence Anyways’te (film içindeki küçük “cameo”sunu saymazsak) ve Mommy’de oyuncu olarak yer almadığını görüyoruz. Bu ikisinin aynı zamanda en iyi iki filmi olduğunu düşünürsek Dolan’ın yönetip de oyuncu olarak yer almadığı filmlerin sinemasal anlamda daha güçlü olduğunu söyleyebiliriz. İster hem yönetip oynasın, isterse sadece yönetmenlik yapsın, Dolan böyle güçlü filmler yapmaya devam ettikçe sinefillerin gönlünü fethetmeye devam edecek gibi gözüküyor. Varsın ergen ya da annesiyle problemlerini çözemiyor desinler!

8.2 / 10

 
 

Etiketler: , , , , , , ,

13. Filmekimi’nde Mutlaka Görülmesi Gereken 15 Film

11 – 17 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da Atlas, Beyoğlu, Nişantaşı City’s ve Rexx sinemalarında bu yıl 13.sü gerçekleşecek olan Filmekimi, 2014 yılındaki seçkisine çok güçlü filmler getirerek festival tutkunlarının iştahını kabartmaya devam ediyor. Bu yıl 43 film gösterecek olan Filmekimi’nde, Cannes, Venedik, Berlin, Sundance gibi büyük festivallerin ödüllü filmleri başta olmak üzere keşif niteliğindeki birçok film de izleyiciyle buluşacak.

filmekimi

Filmekimi’nin yolunu aylardır gözleyen sinefiller için yol gösterecek bir rehber olmasını amaçlayarak program içerisinde “kesinlikle görülmesi gerektiğine inandığım 15 film” listesini ele aldım. İyi okumalar ve festivalde iyi seyirler!

1) Leviathan (2014) – Andrey Zyvagintsev (141 dk)

 67. Cannes Film Festivali’nden “En İyi Senaryo” ödülüyle dönen ve Altın Palmiye ödüllü Kış Uykusu’nun ardından festivalin bu yılki en güçlü yapımı kabul edilen film, doğa görüntüleriyle bezeli sekanslarını “Leviathan” metaforuyla birleştirerek ortaya mitolojik dokunuşlarla şekillenen, devletin ve insanoğlunun kötücüllüğü üzerine hafızalarda iz bırakacak bir tablo çıkarıyor. Bürokrasi ve mülkiyet hakkı çerçevesinde şekillenen senaryosunda insan ruhunun karanlık dehlizlerine doğru bir yolculuk yaparken güçlü senaryosu, karakterleri, yönetmenliği ve sinematografisiyle yılın en iyileri arasına adını yazdırıyor.

Eleştiri Yazısı:  http://www.paralelsinema.com/movies/leviathan-devletin-bir-canavar-olarak-portresi/

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=2oo7H25kirk

 Gösterim Tarihleri: 14 Ekim Salı “21.30” (Atlas), 15 Ekim Çarşamba “16.00” (Niştantaşı City’s), 16 Ekim Perşembe “16.00” (Beyoğlu), 17 Ekim Cuma “21.30” (Rexx)

 leviathan3

2) Mommy (2014) – Xavier Dolan (139 dk)

25 yaşında olmasına rağmen beşinci filmini çeken ve her filmiyle daha da çok beğeni kazanan Kanadalı yönetmen Xavier Dolan’ın son filmi olan Mommy, 67. Cannes Film Festivali’nde ana yarışmaya kabul edildi ve Jean Luc-Godard’ın “Adieu au Langage”i ile birlikte “Jüri Ödülü” kazandı. Dolan, çektiği dört film içinde bir tek Laurence Anyways’te başrolde oynamamış ama yine de kendine küçük bir “cameo” yaratmaktan da geri durmamıştı. Mommy ise Dolan’ın yine kendisini oynatmadığı ikinci filmi. Harika müzikleriyle, Anne Dorval – Suzanne Clement ikilisinin güçlü oyunculuklarıyla ve yine çok konuşulacak bir senaryoyla öne çıkacağını bekliyoruz.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=Q9LVLCYvqSI

 Gösterim Tarihleri: 11 Ekim Cumartesi “16.00” (Rexx), 15 Ekim Çarşamba “16.00” (Beyoğlu), 16 Ekim Perşembe “16.00” (Nişantaşı City’s), 17 Ekim Cuma “21.30” (Atlas)

 mommy3

3) One on One (2014) – Kim Ki-Duk (122 dk)

Her sene mutlaka bir film çeken yönetmenlerin başında gelen Kim Ki-Duk, çok kısa aralıklarla izlediğimiz Pieta ve Moebius’tan sonra yeni filmi One On One ile karşımızda. Kim Ki-Duk ne çekse izlenir diyenlerdenseniz ve onun kendine has şiddete, intikama ve rahatsız ediciliğe sahip filmlerini seviyorsanız One on One kaçırılmaması gereken filmlerin başında geliyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=li5Yb8MC85Y

 Gösterim Tarihleri: 11 Ekim Cumartesi “21.30” (Beyoğlu), 12 Ekim Pazar “13.30” (Rexx), 15 Ekim Çarşamba “13.30” (Atlas)

 one on one

4) The Drop (2014) – Michael R. Roskam (107 dk)

 Yılın en merakla beklenen yapımlarından olan The Drop, son zamanlarda sıkı bir yükselişe geçen oyuncu Tom Hardy, yakın zamanda kaybettiğimiz usta aktör James Gandolfini ve “Ejderha Dövmeli Kız” Noomi Rapece’yi bir araya getiren iddialı bir suç filmi izlenimi yaratıyor. Mystic River, Gone Baby Gone ve Shutter Island gibi güçlü kitapların yazarı olan Dennis Lehane’nin ilk film senaryosu deneyimi olması da ayrıca merak uyandırıyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=7lCiDIcqMe0

 Gösterim Tarihleri: 13 Ekim Pazartesi “21.30” (Atlas), 14 Ekim Salı “13.30” (Rexx), 15 Ekim Çarşamba “11.00” (Beyoğlu), 17 Ekim Cuma “19.00” (Nişantaşı City’s)

the drop

5) White Bird in a Blizzard (2014) – Gregg Araki (91 dk)

Tartışmalı filmlerin yönetmeni Gregg Araki’nin yeni bir büyüme hikayesiyle yola çıktığı son filmi White Bird in a Blizzard, bir Araki filminde sadece Shailene Woodley ve Eva Green’in varlığıyla bile ilgi çekmeyi başarıyor. Fragmanındaki soğuk ve garip sinematografi kullanımına ve anne-kız arasındaki ilişkiye bakarsak Chan wook-Park’ın Stoker’ını anımsattığını söylemek mümkün.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=7D1W_aH72-g

 Gösterim Tarihleri: 12 Ekim Pazar “19.00” (Atlas), 13 Ekim Pazartesi “11.00” (Beyoğlu), 16 Ekim Perşmbe “21.30” (Rexx)

 white bird in a blizzard

6) Adieu Au Langage (2014) – Jean Luc-Godard (70 dk)

 Usta yönetmen Jean Luc-Godard elbette ne çekse izlenir. Godard’ın 67. Cannes Film Festivali’nde “Jüri Ödülü” ile dönen son filmi ise deneyselliği, yenilikçiliği ve 3 boyutlu oluşuyla konuşuluyor. Geçen yıl 3 yönetmenin çektiği 3x3D filminde yine Godard’ın bir üç boyutlu filme imza attığını görmüştük. Bu sefer ise her izleyeni ikiye bölecek kadar net bir film olduğu söyleniyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=dk2x3ZEsnh0

 Gösterim Tarihleri: 12 Ekim Pazar “11.00” (Atlas), 14 Ekim Salı “13.30” (Atlas), 16 Ekim Perşembe “21.30” (Nişantaşı City’s)

 adieu au langage

7) A Pigeon Sat On a Branch Reflecting On Existence (2014) – Roy Andersson (100 dk)

Roy Andersson’ın 7 yıl aradan sonra çektiği ve bu yıl Venedik Film Festivali’nden “Altın Aslan” ödülü ile dönen son filmi “İnsanları Seyreden Güvercin”, ironik anlatım tarzıyla ve ilginç gerçeküstücü stiliyle öne çıkıyor. Yönetmenin “Yaşayanlar Üçlemesi”nin son halkası niteliği taşıyan film, fragmanındaki her karenin sabit planlardan oluşmasıyla üslup açısından da merak ettirici ve cezbedici duruyor.

 Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=MhpedyLXevo

 Gösterim Tarihleri: 11 Ekim Cumartesi “11.00” (Rexx), 12 Ekim Pazar “16.00” (Atlas), 13 Ekim Pazartesi “13.30” (Beyoğlu), 16 Ekim Perşembe “11.00” (Nişantaşı City’s)

 a-pigeon-sat-on-a-branch-reflecting-on-existence-04-1

8) Boyhood (2014) – Richard Linklater (162 dk)

“Before” üçlemesiyle gönlümüzde taht kuran yönetmen Richard Linklater incelikli anlatımlarına devam ediyor. Yönetmenin 12 yıldır belirli aralıklarla çektiği, aynı oyuncuların 12 yıl boyunca yer aldığı “Boyhood” filminin namını duymayan kalmamıştır herhalde. FIPRESCI tarafından “Yılın En İyi Filmi” seçilen Boyhood’tan çok özel anlar ve hisler yakalamanız mümkün.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=Y0oX0xiwOv8

 Gösterim Tarihleri: 11 Ekim Cumartesi “21.30” (Rexx), 14 Ekim Salı “16.00” (Beyoğlu), 15 Ekim Çarşamba “21.30” (Atlas), 17 Ekim Cuma “16.00” (Nişantaşı City’s)

 boyhood

9) Still the Water (2014) – Naomi Kawase (118 dk)

Naomi Kawase’nin 67. Cannes Film Festivali’nde yarışan filmi Still the Water, festivalden ödülsüz dönmesine rağmen fragmanıyla ve görselleriyle yeterince ilgi çekici duruyor. Doğa güzellemelerini ve denizin maviliklerinde kaybolmayı sevenlere hitap edecek masal gibi bir film beklentisi var. Kawase’nin ilginç stilini zaten benimseyenler için ise çok özel bir filme dönüşebilir.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=4rEHOzphMfA

 Gösterim Tarihleri: 11 Ekim Cumartesi “16.00” (Atlas), 12 Ekim Pazar “16.00” (Beyoğlu), 16 Ekim Perşembe “11.00” (Rexx)

 still the water1

10) Maps to the Stars (2014) – David Cronenberg (111 dk)

 David Cronenberg’in merakla beklenen son filmi Maps to the Stars, Cronenberg’in artık eski tarzında filmler yapmayacağını ve Cosmopolis sonrasında artık farklı şeyler denemek istediğini kabullenenler için oldukça ilginç bir seyir deneyimi vadediyor. Cronenberg, Hollywood’u ve yıldız sistemindeki yapaylığı, entrikaları, çekişmeyi, madde bağımlılığını güçlü bir dramatik hikaye örgüsüyle sert şekilde eleştiriyor. Halüsinasyonlar, deforme olmuş bedenler Cronenberg’in eski zamanlarından kalan “body-horror” motifini korku ögesi olmadan hikayeye yerleştirmesini sağlarken, Julianne Moore “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü alan performansıyla filmdeki diğer oyunculardan çok daha güçlü bir performans sergileyerek filmin esas yıldızı olmayı başarıyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=tsFnwgUlrxs

 Gösterim Tarihleri: 11 Ekim Cumartesi “13.30” (Rexx), 15 Ekim Çarşamba “19.00” (Nişantaşı City’s), 16 Ekim Perşembe “11.00” (Beyoğlu), 17 Ekim Cuma “19.00” (Atlas)

 maps to the stars3

11) Pasolini (2014) – Abel Ferrara (85 dk)

Efsane yönetmen Pier Paolo Pasolini’nin hayatının son gününü beyazperdede izlemeyi hangi sinefil istemez ki? Özellikle Pasolini tutkunlarının merakla beklediği film, Abel Ferrara’nın yorumuyla buluşuyor. Filmin biyografi türündeki yapımlara göre 85 dakikalık oldukça kısa süresi, Willem Dafoe’nun Pasolini yorumu ve Ferrara’nın üslubunun izleyiciyi ne kadar tatmin edeceği ayrı bir merak konusu.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=iOVDmHmisQw

 Gösterim Tarihleri: 12 Ekim Pazar “21.30” (Atlas), 14 Ekim Salı “19.00” (Rexx), 15 Ekim Çarşamba “13.30” (Beyoğlu)

pasolini1

12) Deux Jours, Une Nuit (2014) – Jean Pierre – Luc Dardenne (95 dk)

 Dardenne Kardeşler’in Cannes’dan mutlaka bir ödülle dönmesi beklenen fakat festivalden ödülsüz ayrılan son filmleri Deux Jours, Une Nuit, yine belgesel gerçekçiliği etkisi altında 17 kişinin vicdani bir karar ekseninde şekillenen hikayelerini anlatıyor. Hikaye kurgusu açısından Sidney Lumet’in başyapıtı 12 Angry Men’i anımsatan film, güçlü dramatik karşıtlıklarıyla, ahlaki ve vicdani hesaplaşmalarıyla, ana karakterini sürekli takip eden kamera kullanımıyla Dardenne’lerin iyi işleri arasına adını yazdırıyor.

Eleştiri Yazısı: http://www.paralelsinema.com/movies/deux-jours-une-nuit/

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=pk146VbQ0yA

 Gösterim Tarihleri: 13 Ekim Pazartesi “19.00” (Atlas), 14 Ekim Salı “11.00” (Rexx), 15 Ekim Çarşamba “21.30” (Beyoğlu)

 deux jours une nuit

13) The Disappearance of Eleanor Rigby: Them (2014) – Ned Benson (119 dk)

Aylardır en çok merak edilen filmlerin başında gelen The Disappearance of Eleanor Rigby, normalde Her ve Him versiyonlarıyla yani hem erkeğin hem de kadının gözünden çekilmiş iki ayrı film. Festivalde izleyeceğimiz Them versiyonu ise aynı aşk hikayesini hem kadın hem erkeğin bakış açılarından gösteren bir ortak kurgu. Jessica Chastain ve James McAvoy’un performansları ve uyumları da ayrıca merak ettiriyor.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=9KrhMbS9uh8

 Gösterim Tarihleri: 11 Ekim Cumartesi “19.00” (Atlas), 14 Ekim Salı “21.30” (Nişantaşı City’s), 16 Ekim Perşembe “13.30” (Rexx), 17 Ekim Cuma “11.00” (Beyoğlu)

 the disappearance of eleanor rigby them

14) Welcome to New York (2014) – Abel Ferrara (125 dk)

Abel Ferrara’nın “Pasolini” ile beraber aynı yıl içinde çektiği filmlerden bir diğeri olan Welcome to New York, Deveraux karakteri üzerinden Fransız ekonomist ve siyasetçi Dominique Strauss-Kahn’ın 2011’de New York’ta kaldığı otelde bir kadına saldırı ve tecavüz suçu ile başlayan mahkeme ve yargılanma sürecini ele alıyor. Oldukça provokatif duran ve seks sahneleriyle de çok konuşulacağa benzeyen filmde Gerard Depardieu’nun performansını merakla bekliyoruz.

Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=0JaltizpRWU

 Gösterim Tarihleri: 13 Ekim Pazartesi “21.30” (Nişantaşı City’s), 16 Ekim Perşembe “19.00” (Nişantaşı City’s), 17 Ekim Cuma “11.00” (Rexx)

welcome to new york

15) Force Majeure (2014) – Ruben Östlund (118 dk)

67. Cannes Film Festivali’nin “Belirli Bir Bakış” bölümünden “Jüri Ödülü” ile dönen Ruben Östlund imzalı Force Majeure, aynı zamanda bu yıl Avusturya’nın Oscar aday adayı. İsveçli bir ailenin kayak tatili esnasında yaşanan bir çığ düşmesinin ardından dağılmaya başlamasını anlattığı ve metaforik anlatılarla aile kurumunu eleştirdiği söylenen filmin aldığı övgüler bitmek bilmiyor. Oscar sezonunda da iddialı olacağını düşünürsek izlenmesi gereken filmler arasına adını yazdırıyor.

 Fragmanı: http://www.youtube.com/watch?v=tZZhB6AUo9k

 Gösterim Tarihleri: 12 Ekim Pazar (Atlas), 13 Ekim Pazartesi (Rexx), 15 Ekim Çarşamba (Nişantaşı City’s), 17 Ekim Cuma (Beyoğlu)

force majeure

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Le Passe (2013)

Ülkemizde 2013 yılının Ekim ayında Filmekimi kapsamında gösterilen Asghar Farhadi’nin son filmi Le Passe, Başka Sinema kapsamında vizyona girdi. İran sinemasına About Elly (2009) ile Antonionivari bir gerilim filmi, A Separation (2011) ile ise evrensel bir başyapıt kazandıran Farhadi, Le Passe ile yine bildiği sularda yüzerek senaryosu ve dramatik yapısıyla kendi tarzında bir filme imza atıyor fakat A Separation kadar kusursuz olmayı başaramadığı gibi küçük bir tekrar hissiyatı da yaratıyor.

le passe

İyi yönetmenlerin mutlaka kariyerlerinde bir doruk noktası vardır. Bir yönetmen öyle bir film çeker ki, onun üzerine başka kaç film çekse yaranamaz izleyiciye. Bu yüzden yeni bir Andrei Zyvagintsev filmi için “İyi ama bir The Return değil”, yeni bir Nuri Bilge Ceylan filmi için “İyi ama bir Bir Zamanlar Anadolu’da değil” cümlelerini duymamız ne kadar yüksek bir olasılıksa, Le Passe için de “İyi ama bir A Separation değil” cümlesini duymamız da o kadar olasıdır.

Farhadi’nin A Separation’ı, dört karakteri ekseninde öyle güçlü ve eksiksiz bir dramatik yapı kuruyordu ki, bu dört karakterin hepsine aynı anda hem hak veriyor, hem vermiyorduk. Aslında herkes kendince haklıydı, ama herkes de haksızdı. Mükemmeliyetçi senaryo her biri güçlü oyunculuklarla da birleşince ortaya sinema eleştirmenlerinin %99’unu fikir birliğine vardıran (dünya başyapıtı bile çekseniz o %1 her zaman çıkacaktır) evrensel bir başyapıt çıkmıştı. Farhadi bu sefer üç karakteri odak noktasına alarak yine sırlar ve çıkmazlarla dolu, A Separation’ın kalıbında bir senaryo formülüyle yola çıkıyor fakat karakterlerin “haklı-haksız” ikileminde izleyiciyi aynı oranda çaresiz bırakmayı başaramıyor. Çünkü Berenico Bejo’nun canlandırdığı Marie karakteri gibi bariz şekilde suçlayabileceğimiz bir karakter barındırıyor. Elbette bu noktada A Separation’un “haklı-haksız” ikileminin kopyasında bir çatışma yaratılmak zorunda değil fakat esas sorun Farhadi’nin tam da böyle bir yapı oluşturduğunu düşünmesi. Oysa ki bariz şekilde suçlayacağımız ve haklılık payı vermeyeceğimiz karakter(ler)in bulunması Farhadi’nin bu ayrımı bu sefer kusursuzca oluşturamadığını gösteriyor.

le passe1

Filmin hesaplaşmalar ve çıkmazlarla dolu hikayesi, “polisiye film” motifine doğru kaymaya başladığı andan itibaren ana odak noktasından uzaklaşmaya başlayıp “twist” yaratma uğruna uzatılmış hissiyatı yaratıyor. Tüm bu eksikleri ve hatalarına rağmen etkileyici final sahnesi bazı şeyleri görmezden gelmemize olanak sağlayabiliyor. Yine de başından sonuna kadar renk oranında tutarlı bir şekilde kotarılan görsel yapı, izleyiciyi 130 dakikalık diyaloga dayalı bir kurgusal düzleme yormadan. merak duygusuyla dahil eden düzgün ve akıcı yazılmış senaryo, finalinde yarattığı duygusal ve vicdani boyut, iyiye yakın bir Farhadi filmi izlememizdeki önemli etkenler olarak göze çarpıyor.

3 / 5

 
1 Yorum

Yazan: Şubat 1, 2014 in Film Kritikleri, Filmekimi

 

Etiketler: , , , ,

12. Filmekimi Değerlendirmesi ve Puan Listesi

Bu sene 12.si düzenlenen Filmekimi, programıyla bu sene festival severleri mükemmel bir seçkiyle heyecanlandırdı. Dünya sinemasından bu sene çok konuşulan “La vie d’Adele” ve “Moebius”un yanı sıra, “Only Lovers Left Alive”, “Heli”, “Le Passe”, “Fruitvale Station”, “A Field in England” gibi önemli ve merak edilen filmleri izleyiciyle buluşturdu. Türkiye’de bilinçli olarak vizyona sokulmayan “Sen Aydınlatırsın Geceyi” ise Filmekimi için toplam 3 seansta %100 doluluk oranıyla izleyiciyle buluştu. Salonlar yine %99 doluluk oranına ulaştı ve sürpriz film olarak getirilen, daha önce kimsenin duymadığı “Locke”, çoğu kişi için festivalin güzel sürpriz filmlerinden biri oldu. Festival atmosferi yine tıklım tıklım dolu olan Atlas, Beyoğlu ve Nişantaşı City’s sinemalarında her yıl olduğu gibi doruktaydı. Bu atmosfer eşliğinde bu yıl Filmekimi’nde gösterilen filmlerden izlediklerime dair hem kendi kişisel beğeni listemi hem de bu filmlerin “En”lerini baz alarak bir liste oluşturdum.

12. filmekimi

12. Filmekimi Puan Listesi:

1) La vie d’Adele (Abdellatif Kechiche): 10 / 10

2) Locke (Steven Knight): 8.9 / 10

3) Only Lovers Left Alive (Jim Jarmusch): 8.5 / 10

4) Sen Aydınlatırsın Geceyi (Onur Ünlü): 8.3 / 10

5) The Congress (Ari Folman): 7.9 / 10

6) When Evening Falls on Bucharest or Metabolism: (Corneliu Porumboiu): 7.8 / 10

7) Moebius (Kim Ki-Duk): 7.5 / 10

8) The Lunchbox (Ritesh Batra): 7.5 / 10

9) Ain’t Them Bodies Saints (David Lowery): 7.3 / 10

10) Le Passe (Asghar Farhadi): 7.2 / 10

11) Omar (Hany-Abu Assad): 6.7 / 10

12) Heli (Amat Escalante): 6.7 / 10

13) Like Father, Like Son (Hirokazu Kore-Eda): 6.2 / 10

14) Fruitvale Station (Ryan Coogler): 6 / 10

15) The Look of Love (Michael Winterbottom): 5.4 / 10

16) Gloria (Sebastian Lelio): 4.6 / 10

17) Les Salauds (Claire Denis): 3.9 / 10

18) The Canyons (Paul Schrader): 2.7 / 10

En İyi Film: La vie d’Adele

En İyi İlk Film: The Lunchbox

En İyi Keşif/Sürpriz Film: Locke

En “Arıza” Film: Moebius

En “Cesur” Film: La vie d’Adele

En “Underrated” Film: The Congress

En “Overrated” Film: Gloria

En Kötü Film: The Canyons

 

 

 

 

 

 

 
 

Etiketler: , ,

La vie d’Adele / Blue is the Warmest Colour (2013)

Tunuslu yönetmen Abdellatif Kechiche’nin yönettiği, Cannes Film Festivali’nden “Altın Palmiye” ile dönen ve seks sahneleri nedeniyle hala tartışılmaya devam edilen La vie d’Adele, kuşkusuz yılın en çok merak edilen filmiydi. Filmekimi kapsamında izleme şansı bulduğumuz bu 180 dakikalık film, aldığı ödülü sonuna kadar hak etmesinin yanı sıra, Kechiche’nin filmografisinin de açık ara en iyi filmi.

blue is the warmest colour

Lise ikinci sınıf öğrencisi olan Adele’nin (Adele Exarchopoulos), cinsel yönelimini keşfedişini ve mavi saçlı lezbiyen Emma (Lea Seydoux) ile yaşadığı tutkulu aşkı anlatan film, Kechiche’nin büyük önem verdiği ayrıntılarla dramatik yapısı oldukça kuvvetli bir sinemasal güce sahip. Adele’nin, gerçek cinsel eğilimini keşfetmeden hemen önce okuldaki bir erkekle yaşadığı flört anındaki gerçekçi gözlemler (otobüs ve sinema sahneleri) ve ardından gelen cinsel ilişkideki cesur tavır, Kechiche’nin hem senaryo yazımında hem de yönetmenlikte ne kadar usta olduğunu gözler önüne seriyor.

Adele ve Emma’nın ilk göz göze geldiği sahnedeki slow-motion çekim tekniği ile müziğin bileşimi sahneye etkili bir duygusal boyut kazandırırken, biçimsel açıdan Xavier Dolan’ın yakın zamanlı 167 dakikalık başarılı LGBT sineması örneği Laurence Anyways’i (2012) hatırlatıyor. Eşcinsel bardaki tanışma sahnesinde ise adeta yakın plan patlamasına başvuran Kechiche, çerçevenin arka planını yer yer sıfırlayarak dizi sinematografisi boyutuna indirgiyor ve Adele’deki ilk eşcinsel duygunun her anını “bakış odaklı” biçimde gözlemlememize olanak sağlıyor. Emma’nın mavi saç rengini değiştirmesinden sonraki olay örgüsü içerisinde Adele’nin masmavi denize uzanarak Emma’nın saçlarının sıcaklığını araması (mavi sulara vuran güneş ışığının Adele’nin suratında parlaması fikri olağanüstü!) ve finale doğru Adele’nin giydiği mavi elbise filmin metaforik anlatısını doruğa çıkardığı anlardan. İki aile arasındaki sınıfsal farklılığın “makarna ve istiridye”, “ticaret ve sanat” karşıtlıklarıyla sunulması da takdire şayan!

la vie dadele

Kechiche, Adele karakterine gerçekçi bir kimlik giydirerek onu olabildiğince salaş ve dağınık gösteriyor. Saçlarının yağlı ve dağınık, bazen ağzına girmiş halini resmediyor. Yemeğin ağzının kenarlarına bulaşmasını, dilini çıkararak yemeği ve parmağını yalamasını, yanağındaki tüyleri, burnunun akmasını, hepsini kadraja alıyor. Fakat tüm bunlara rağmen Adele’nin güzel yüzünü ve hafif aralık dudaklarını da sürekli ön plana çıkararak masumiyetini vurguluyor. Geçtiğimiz günlerde vizyona giren, One Direction ve Twilight gençliğine hitap eden The Mortal Instruments: City of Bones (2012) filminde Lily Collins’e “aralık dudak erotizmi” üzerinden yaklaşılan yapay fetişizm, burada Adele Exarchopoulos’un doğal, güçlü ve gerçekçi oyunculuğu sahnesinde rahatsız etmiyor, aksine Adele’nin doğal görünümüne güç katıyor. Büyük ihtimal Cannes kuralları gereği “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü alamaması üzücü, zira ödülün sahibi Berenice Bejo “Le Passe”de (2013), Adele’nin performansının yarısı kadar bile güçlü bir performans sergilemiyor.

Filmin çok konuşulan ve tartışmalar yaratan 10 dakikalık seks sahnesi, Adele Exarchopoulos ile Lea Seydoux’un sahnelerin zorlayıcılığı açısından Abdellatif Kechiche’yi suçlayıp “Bir daha asla onunla çalışmayız” söylemlerine kadar varmıştı. Bu bağlamda kısmen de olsa oyunculara hak vermek mümkün, çünkü seks sahneleri Ang Lee’nin “Lust, Caution!”da (2007) pornografi suçlamalarıyla karşı karşıya kalan sahnelerinden en az 10 kat daha “hardcore” ve genç oyuncular için oldukça zorlayıcı sahneler. Fakat sahnelerin duygusal, tutkusal ve sansasyonel boyutu açısından Kechiche’ye hak vermemek mümkün değil, zira vizyonsuz bir yönetmenin elinde “cinsel istismar” suçlamasına kadar varabilecek sahneler Kechiche’nin elinde filme bir araç değil amaç olarak hizmet ediyor. Bu sahnelerin daha “soft” olarak kullanılması ve kırpılması filmin gücünü ve etkisini yarı yarıya indirebilir, şok edici etkisini fazlasıyla azaltabilir, hatta Altın Palmiye’den de edebilirmiş!

blue is tthe warmest colour 2

Abdellatif Kechiche’nin detaycı ve özenli yönetmenliği – senaryosu, Adele Exarchopoulos – Lea Seydoux ikilisinin güçlü oyunculukları, etkileyici sinematografisi ve müzikleri ile La vie d’Adele, dramatik, estetik, kışkırtıcı, seksi ve cesur bir LGBT başyapıtı olmasının yanı sıra kanımca 2013’ün en iyi filmi.

5 / 5

 
 

Etiketler: , , , , , ,