RSS

Kategori arşivi: Özel Dosyalar

2016 Yılının En İyi 30 Filmi

Yine birbirinden güzel filmler izlediğimiz bir yılı kapatırken geleneksel liste oluşturma vakti geldi. “Birbirinden güzel filmler mi?” diye yine ana muhalefet çıkışını yapacak olan, her yıl “bu yıl da düzgün film yoktu ya” demekten bıkmayan, “listeyi tamamlayacak sayıda film bulamadım” diyen, “2000 sonrasında sinema zaten pek iyi değil ya, nerede Tarkovsky, Bergman” diyerek sinema dünyasını kurtaran, her daim atarlı,  az beğenen, artist sinefillerimize inat, gönül rahatlığıyla bir yıl sonu TOP 30 oluşturmayı başardım. Üstelik istesem bir 30 film daha çıkarmam mümkün olabilirdi. Hatta bunu yaparken kendi ilkelerime yine bağlı kalarak (Tarkovsky göndermesi de yaptım bak dayanamadım!) Türkiye’de 2016 yılında vizyona girmesine, festivalde gösterilmesine ya da hiç gösterilmemesine rağmen 2015 yılı içerisinde vizyon, festival ya da online ortamlarda (evet, torrent’ten bahsediyorum!) izleme şansını bulduğumuz filmlerin hiçbirini kişisel listeme almadım. Yazdığım mecralara elbette yine her mecranın kendine göre farklı kuralları olduğundan o kurallara bağlı kalarak farklı listeler gönderdim. Fakat insanın kişisel blogu olunca hiçbir kuralı iplemeyip kendi kurallarını oluşturması da en doğal hakkı. Hatta Criticker puanlarımda durum farklı olsa bile listeye dökünce sıralamayı kafama göre değiştirdim. Anlayacağınız canımın istediği filmi aldım, istemediği filmi almadım. Böylelikle yok bu film 2015’ti, şu 2016’ydı, bu film şu festivalde gösterildi de, bu film vizyona girmediği için dağıtımcılar kızar da, o filmi 2017 listesine koymak lazım da gibi bütün sorunları elimin tersiyle iterek özgür irademle bu yılın en beğendiğim 30 filmini beğenilerinize sunarım.

Not: Bu kadar açıklamama rağmen inatla anlamayacak olan arkadaşlar çıkarsa diye 2016 değerlendirmemde yer almayacak bazı filmleri tek tek yine de yazmak isterim.

 (The Revenant, Spotlight, The Hateful Eight, Carol, Joy, Creed, El Club, The Big Short, The Danish Girl, Room, Brooklyn, Dheepan, Youth, Son of Saul, The Brand New Testament, The Assassin, Love, Chronic, Goodnight Mommy, The Second Mother, daha yazardım ama yoruldum anlayın işte…)

1) Arrival – Yön: Denis Villeneuve

arrivalmovie

2) Nocturnal Animals – Yön: Tom Ford

nocturnalmovie

3) Manchester by the Sea – Yön: Kenneth Lonergan

manchester

4) La La Land – Yön: Damien Chazelle

la-la-land

5) Elle – Yön: Paul Verhoeven

elle1

6) High-Rise – Yön: Ben Wheatley

highrise

7) Der Nachtmahr – Yön: AKIZ

der-nachtmahr

8) The Wailing – Yön: Hong jin-Na

the-wailing-1

9) Sieranevada – Yön: Cristi Puiu

sieranevada-cannes-2016-till-1000x555

10) Toni Erdmann – Yön: Maren Ade

tonierdmann

11) Neruda – Yön: Pablo Larrain

neruda-filmloverss-1

12) The Red Turtle – Michael Dudok de Witttheredturtle_clip_attack

13) The Childhood of a Leader – Yön: Brady Corbet

childhood-of-a-leader

14) The Woman Who Left – Yön: Lav Diaz

womanwholeft

15) Auf Einmal – Yön: Aslı Özge

auf-einmal

16) Eye in the Sky – Yön: Gavin Hood

eye-in-the-sky-movie-wallpaper-08

17) Graduation – Yön: Cristian Mungiu

bacalaureat-the-graduation-still-1000x571

18) The Age of Shadows – Yön: Kim jee-Woon

the-age-of-shadows

19) The Neon Demon – Yön: Nicolas Winding Refn

neondemon-photoshoot-opening

20) The Student – Yön: Kirill Serebrennikov

muchenik2

21) American Honey – Yön: Andrea Arnold

americanhoneysashashia-0-0

22) Doctor Strange – Yön: Scott Derrickson

doctor-strange-movie-tilda-swinton-benedict-cumberbatch

23) Deadpool – Yön: Tim Miller

DEADPOOL

24) Demolition – Yön: Jean Marc-Vallee

demolition

25) The Salesman – Yön: Asghar Farhadi

salesman-1

26) Train to Busan – Yön: Sang ho-Yeon

busan_0823

27) Neon Bull – Yön: Gabriel Mascaro

neon_bull

28) Green Room – Yön: Jeremy Saulnier

greenroom

29) Paterson – Yön: Jim Jarmusch

PATERSON_D26_0049.ARW

30) Interruption – Yön: Yorgos Zois

interruption-image-c

 

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 30, 2016 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

2016 Yılının En Kült 10 Sahnesi

1) Toni Erdmann

Dünya çapında izleyicilerin, sinema eleştirmenlerinin, yönetmenlerin, oyuncuların “yılın filmi” ilan ettiği Toni Erdmann, özellikle afişinde gözüken ve Cannes prömiyerinde kırmızı halıda kanlı canlı karşımıza çıkan 3 metrelik dev tüylü kostümle ilgimizi çekmişti. Filmde evin içinde çıplak bir şekilde verilen parti sahnesine Toni Erdmann’ın kostümle daldığı an izleyici için kahkaha tufanı, sinemasal bir şok, belki de tüm zamanların en komik çıplak sahnesiydi. Evin içinde bol kahkaha attırarak dışarı çıkıldığı ilk anda izleyiciyi en duygusu yoğun sahneye hazırlayan Maren Ade, defalarca izlenilesi bir sahneye imza attı.

tonierdmann

2) The Wailing

Sinemada birçok şeytan çıkarma sahnesi izlediniz ama iddia ediyoruz ki böylesini görmediniz! Güney Kore sinemasının yükselen yönetmenlerinden Hong jin-Na’nın korku, suç, polisiye, fantastik, gerilim demeden tür kombininde coşan benzersiz filmi The Wailing, paralel kurguyla tam 16 dakika süren, heyecandan ve gerilimden izleyiciyi hipnotize eden bir ritüel ortamında şeytan çıkarma sekansına sahipti.  Üstelik tavuk, ateş, bıçak, et, davul, kan, müzik, ateş, mum, kılıç, put, fotoğraf, çivi, boğa ve domuz kafası gibi nesnelerin cirit attığı bu sekansta şeytan ve şeytanı çıkarmak isteyen kişi aynı mekanda bile değildi!

the-wailing

3) Sausage Party

Sadece yılın değil, tüm zamanların en cesur ve aykırı animasyonlarından olan Sausage Party, “çocuklar izlemesin” kelimesini en sık duyduğumuz animasyon oldu belki de. Amerika’da bir sinemada başka bir animasyon öncesinde yanlışlıkla fragmanı gösterilince çocuklar ağlamaya başlamış, aileleri olay çıkarmıştı. “R-Rated” alan ve 18+’dan başka seçeneği de gözükmeyen animasyonun Türkiye’de vizyona girmesi zaten konuşulmadı bile. Finale doğru tüm yiyeceklerin adeta hardcore bir karnavala çevirerek seks yaptıkları 3 dakikalık çok çılgın bir “orgy sahnesi” vardı ki, yanınızda değil çocuk, yetişkin bir insan varken bile şaşkınlığınızı gizlemek elde değildi. Şimdiden “kült” oldu bile.

sausage2

4) Arrival

Kelimelerin kifayetsiz kaldığı türden bir sinemasal mucize anı. Denis Villeneuve’un yıla damgasını vuran ve yıllar geçtikçe artarak değerlenecek bilimkurgusundan ileride çoluğumuza, çocuğumuza, torunumuza anlatacağımız bir “o an.”

arrival2

5) Nocturnal Animals

Tom Ford’un yılın en güçlü filmlerinden birine imza attığı Nocturnal Animals’ın 3 dakikalık açılış sahnesi aynı zamanda bir sanat galerisinin açılış anına denk geliyordu. Günümüzde güzel, genç ve alımlı kadınların cinsel bir meta olarak gösterilişine alışık olduğumuz sisteme karşı olarak kilolu ve çıplak kadınların dans edişini bir kutlama edasında gözler önüne seren Ford, toplumun dayatmalarını ortaya çıkaranların esas utanması gereken kişiler olduklarını akıllardan çıkmayacak bir sahneyle ele alıyordu.

nocturnal3

6) Swiss Army Man

Yılın Sundance çıkışlı bağımsızlarından Daniels imzalı Swiss Army Man, osuruk ve ereksiyonu bolca kullanarak sanatsal değeri / felsefesi yoğun film de çekilebileceğini kanıtlayan bir çılgınlıktı. Paul Dano’nun ölü ama osuran bir Daniel Radcliffe’ın tepesine çıkarak onu tekne niyetine kullanıp dalgaları aştığı açılış o kadar uçuk ve absürt bir sahneydi ki, kahkaha attık, dumur olduk, neye uğradığımızı şaşırdık. Filmin geri kalanını düşündüğümüzde bu sahne daha başlangıçtı ve yönetmeninin dediği “İlk osuruk sizi güldürecek ama son osuruk sizi ağlatacak” önermesinin hakkını finalde saçma bir şekilde duygulandığımızda verdik!

swiss-army-man

7) Allied

Robert Zemeckis’in Notorious güzellemeli 2. Dünya Savaşı’nda aşk ve casusluk gerilimi anlatısı Allied, 50’li yıllardan bir klasik izliyormuş hissiyatı yaratırken Zemeckis’in 2000 sonrasındaki nadir iyi işlerinden birine dönüşüyordu. Film ne kadar klasik anlatılı olsa da çölde arabanın içerisindeki sevişme sahnesini ele alışı oldukça farklıydı. Brad Pitt ve Marion Cotillard’ın sevişmesini dışarıdan arabayı bir yöne doğru döndürerek kum fırtınası yaratırken, içeriden ise kamerayı hareketin tam tersi yöne doğru çeviren görüntü yönetmeni Don Burgess son derece estetik ve unutulmaz bir an yaratıyordu.

allied1

8) Don’t Breathe

Çoğu sinemaseverin de takdir edeceği üzere yılın en iyi gerilimlerinden biri olan Fede Alvarez imzalı Don’t Breathe, görme engelli bir psikopat ev sahibi ile onun evini soymaya çalışan hırsızlar arasında sıkı bir gerilim yaratıyordu. Fakat elektriğin giderek ekranın birkaç dakikalığına siyah beyaza döndüğü, karakterlerin birbirini göremeyerek durumun eşitlendiği ve seyircinin parmak ısırma noktasına gelerek bu gerilim duygusuna ortak olduğu sahne unutulmazlar arasında yerini aldı.

dontbreathe1

9) Neruda

Pablo Larrain’in şiir gibi bir sinemasal anlatıyla şair adaşı Pablo Neruda’nın hikayesini belki de yılın en çarpıcı kurgu çalışmasıyla anlatırken izleyiciyi salondan büyülenmiş bir şekilde çıkarmayı başarıyordu. Filmden çıktıktan sonra konuştuğum birçok kişi en çok etkilendiği sahnenin Neruda’nın ülkeyi terk etmek için beyaz ceketiyle yolda yürürken arkadan gelen evsiz çocuğun ona seslenmesi ve Neruda’nın ona sarıldığı an olduğunu söylemişti. Filmin içinde 1 dakika bile sürmeyen bu an 2 saatlik bir film içerisinde birçok kişinin en unutulmaz anı olabiliyorsa fazla söze gerek yok.

neruda1

10) Babamın Kanatları

Kıvanç Sezer’in ilk filmi olan ve yılın en başarılı yerli filmleri arasına adını yazdıran Babamın Kanatları, işçi sınıfının, emeğin ve insan onurunun yanında olan senaryosuyla Ken Loach’un bu yılki Türkiye şubesiydi. Küpe takan Kürt işçi Yusuf ve türbanlı kadın Nihal’in içlerinde bulunduğu bir grup insanın meydanda Grup Bajar’ın Kürtçe rock müziği Nana çalarken ve Türk bayrağı sallanırken halay çektikleri sahne filmin gri tonlardaki atmosferine kıyasla coşkulu tavrıyla öne çıkıyordu. Parçanın ve sahnenin güzelliği, birlik ve beraberliğe davet eden mesajıyla önemi büyüktü.

babaminkanatlari

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 27, 2016 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Türk Sinemasının Son 10 Yılında Çekilen En İyi 15 “İlk Film”

Türk sinemasında ilk film üretimi özellikle son yıllarda büyük bir artış göstermeye başladı. Bu filmlerin büyük çoğunluğu ilk festival gösterimlerinin ardından ya da ilk vizyon deneyimlerinden sonra unutuldu. Çoğu yönetmen ilk filmlerinin başarısızlıklarının ardından ikinci filmlerini çekemedi. Bazı yönetmenler ise ilk filmleriyle büyük bir çıkış sergiledikten sonra kendi kariyerlerini oluşturdu. Özellikle Özcan Alper, Aslı Özge, Onur Ünlü, Emin Alper, Tolga Karaçelik, Pelin Esmer, Seren Yüce, Mahmut Fazıl Coşkun, Selim Evci, Ramin Matin, İnan Temelkuran gibi yönetmenler 2000 sonrasında ilk filmlerini çekmelerinin ardından kendi filmografilerini inşa ederek “Yeni Türk Sineması” içinde Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem, Semih Kaplanoğlu, Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu ve Tayfun Pirselimoğlu isimlerinin yanına eklendi.

emin-alper

İlk filmiyle yurtiçi ya da yurtdışı başarıları kazandıktan ya da eleştirmenler nezdinde kabul gördükten sonra filmografisini daha güçlü şekilde inşa etmeye başlayan yeni yönetmenler bir nevi Türk sinemasının geleceğini inşa etmekte. Yukarıda saydığım isimlerin yanı sıra henüz sadece tek film çekmiş olan Can Evrenol, Erdem Tepegöz, Ali Aydın, Deniz Akçay, Senem Tüzen, Kaan Müjdeci,  Kıvanç Sezer, Belmin Söylemez, Belma Baş, Çiğdem Sezgin, Emre Konuk gibi yönetmenler de ikinci filmlerine imza atmaları ve aynı başarıyı sürdürmeleri halinde bu halkanın bir parçası olacaklar.

erdem-tepegoz

Mehmet Can Mertoğlu’nun ilk filmi Albüm, Cannes Film Festivali’nde en özgün ve yaratıcı dile sahip filme verilen “France 4 Revelation” ödülünün, Saraybosna Film Festivali’nde “En İyi Film” ödülünün, Adana Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ve “En İyi Senaryo” ödülünün sahibi oldu. İlk filmiyle güçlü bir çıkış yapan Mertoğlu’nun filmi Albüm, 4 Kasım 2016 itibariyle Türkiye’de vizyona girecek.

album3

Son 10 yılda (2006-2016) Türk yönetmenlerin çekmiş olduğu “ilk filmler” arasında kişisel olarak en iyi bulduğum ve kalıcı olacaklarına inandığım 15 filmi dosya kapsamında kaleme aldım.

Takva (2006)

Özer Kızıltan’ın insan nefsinin para ve makamla test edilmesini, dini tarikatların iç yapısını, bastırılmış cinsellik dürtüsünü gözler önüne serdiği Takva, ana karakteri Muharrem’in çok güvendiği şeyhinin isteğiyle kendi içindeki Allah korkusunun çelişmesi sonucu yaşadığı psikolojik gerilimi başarılı yansıtıyordu. Erkan Can’ın çok büyük bir oyunculukla Gemide’yle beraber en iyi performansına imza attığı Takva, zamanında zikir sahneleriyle de çok konuşulmuştu.

takva

Sonbahar (2008)

Özcan Alper’in yazıp yönettiği Sonbahar, melankolik atmosferi, etkileyici sinematografisi, politik bilinci, Angelopoulos etkileri ,Karadeniz’in hüzünlü yanı, Onur Saylak’ın oyunculuğu, Oğuz Atay’dan Sabahattin Ali’ye, Van Gogh’dan Çehov’a varan göndermeleri ile bir “ilk film”den çok daha ötesi. Alper, Türk sinemasına kazınacak o kadar güçlü bir film çekti ki, sonraki filmleri Gelecek Uzun Sürer ve Rüzgarın Hatıraları hep Sonbahar’ın yarattığı beklentinin altında kaldı.

sonbahar

11’e 10 Kala (2009)

Pelin Esmer, 2005’te “Oyun” adlı belgesel filmini çekse de 11’e 10 Kala ilk uzun metrajlı kurmaca filmi. Esmer,  gazete, dergi, kitap, bilet, pul, saat, kaset demeden her şeyin koleksiyonunu yapan amcası Mithat Esmer’in hayatını Nejat İşler’in kapıcı karakteriyle birleştirerek en iyi “kurmaca-belgesel” filmlerden birine imza atıyor. İstanbul’un değişmekte olan yazgısını kuşak çatışması üzerinden ele alan film, ismiyle tam uyuşan dramatik finali ve 2015’te kaybettiğimiz Mithat Esmer’in nevi şahsına münhasır karakteriyle hatırlanıyor.

11e_10_kala_06

Köprüdekiler (2009)

Köprüdekiler, İstanbul’un varoşlarında oturan ve her gün Boğaziçi Köprüsü’nde farkında olmadan hayatları kesişen çiçek satıcısı Fikret, dolmuş şoförü Umut ve trafik polisi Murat’ın hayallerine, umutlarına, maddi ve manevi çıkışsızlıklarına dair bir hikaye. Aslı Özge’nin hayatında ilk defa oyunculuk yapan kişilerden çıkardığı doğal ve gerçekçi oyuncu yönetimi, görüntü yönetmeni Emre Erkmen’in hayatın sıradanlığı içerisinde tüm detaylara hakim el kamerası gibi detaylarla benzerlerinden farklılaşan ve derinleşen bir yapıya sahip.

koprudekiler

Uzak İhtimal (2009)

Mahmut Fazıl Coşkun’un genç bir müezzinle rahibe adayı bir Hıristiyan kadının imkansız aşkını konu alan filmi Uzak İhtimal, birbirine uç noktadaki iki insanın yakınlaşabileceğinin ve dinler arası hoşgörünün sinyallerini veren senaryosuyla, beyaz tonun ağırlıkta olduğu görsel yapısıyla önemli bir “arthouse” aşk filmi. Nadir Sarıbacak, seçmelerini zar zor kazandığı bu ilk oyunculuk deneyiminde ileride ne kadar güçlü bir oyuncu olacağının sinyallerini veriyordu.

uzak-ihtimal

Çoğunluk (2010)

Seren Yüce’nin ilk filmi Çoğunluk, muhafazakar ve milliyetçi aile yapısının bireyleri nasıl tutsak ettiğini, çıkışsızlaştırdığını tokat gibi bir gerçekçilikle yüzümüze vuruyordu. Türk toplumunun “öteki” algısı üzerine şekillendirdiği toplumsal – sınıfsal nefreti oldukça etkileyici sahnelerle gözler önüne sererken, Bartu Küçükçağlayan ve Settar Tanrıöğen’in güçlü ve gerçekçi karakter profilleriyle hafızalara kazınıyordu. Yüce, 6 yıl sonra gelen ikinci filmi Rüzgarda Salınan Nilüfer’de Çoğunluk’un tam tersi bir zümreyi yine gerçekçi gözlemlerle örülü bir senaryo ve iyi oyunculuklarla anlatıyor.

cogunluk

Tepenin Ardı (2011)

Uçsuz bucaksız taşradaki bir ailenin tepenin ardında kendi yarattıkları yörüklerle amansız mücadelesini, western filmlerini andıran bir yapının doğa odaklı sinematografisinde alegorik olarak politik, askeri ve sosyal birçok konuya değinerek anlatan film, Emin Alper gibi bir sinemacıyla tanışmamızı sağlıyor ve “En büyük düşman, kendi içimizdedir” diyordu. 4 yıl sonra Abluka’yı çeken Alper, politik sinemasına yönetimi ve atmosferi daha olgunlaşmış bir yetkinlikle devam ediyordu.

tepeninardi_2

Küf (2012)

Ali Aydın’ın Venedik’ten “Geleceğin Aslanı” ödülüyle dönen filmi Küf, Cumartesi Anneleri’ni temel alan öyküsündeki erkek karakterler üzerinden  90’lardaki çürümüş, kokuşmuş, küfleşmiş sisteme, grenli sinematografisiyle çarpıcı bir bakış atıyor. Özellikle açılışındaki 15 dakika süren tek plan karşılıklı diyalog sahnesiyle hatırlanan film, Ercan Kesal, Muhammet Uzuner, Tansu Biçer’in güçlü performanslarıyla ve tokat gibi vurucu finaliyle hafızalara kazınıyordu.

kuf

Zerre (2012)

Aktüel kamerasıyla ve atmosferiyle “Dardenne Kardeşler gerçekçiliği”nden izler taşıyan Zerre, erkek egemen dünyada onurlu ve güçlü bir şekilde dimdik ayakta durmaya çalışan işçi sınıfından bir kadının öyküsünü belgesel gerçekçiliğiyle sade ama sarsıcı bir şekilde işliyor ve tüm yükü üzerine alarak oldukça yoğun bir performans sergileyen Jale Arıkan’ın performansıyla öne çıkıyor. Sanat yönetimi ve atmosferin birleşerek adeta distopik bir coğrafya yarattığını da söyleyebiliriz.

zerre

Köksüz (2013)

Daha önce senarist kimliğiyle tanınan Deniz Akçay Katıksız’ın filmi Köksüz, “aile kutsaldır” olgusunu deşerek anne-kız çatışmasını rekabet ve kıskançlık düzeyinde ele alıyor, anlatmaya pek cesaret edilemeyen bir konuyu çarpıcı şekilde dile getiriyordu. Yönetmenliği ve sinematografisi geri planda kalsa da senaryosuyla ve Ahu Türkpençe – Lale Başar ikilisinin güçlü oyunculuklarıyla öne çıkıyordu.

koksuz

Ana Yurdu (2015)

Senem Tüzen’in yönetmenlik kumaşını belli eden tercihlerle örülü olan Ana Yurdu, muhafazakar toplumsal baskılara dair eleştirilerini Esra Bezen Bilgin ve Nihal Koldaş’ın çok güçlü canlandırdığı anne – kız tahakkümü üzerinden sıralıyor. Vedat Özdemir’in minimal sinematografi çalışması dar alanda etkili sinemasal sonuçlar verirken, Tüzen’in oldukça aykırı ve sert bir final yaparak izleyiciyi ikiye bölen tartışmalı tercihi hafızalara kazınıyor.

ana-yurdu-filmi

Baskın (2015)

“Beş polis aldıkları bir telefon sonrası kendilerini Lovecraftvari bir cehennemde bulurlar.” Bu fikir üzerinden Can Evrenol’un aynı adlı kendi kısa filminden uzun metraja dönüştürdüğü Baskın,  ucuz cin filmleri arasında kaybolan Türk sinemasında bir milat olarak karşımıza çıktı. Yönetmenliği, atmosferi ve müzikleri oldukça güçlü, bol kanlı bir cehennem senfonisi olan Baskın, Freudyen şemalara uyan karakter tahlilleriyle de dünya sinemasının güçlü korku örnekleriyle yarışabilecek tek Türk korku filmi olarak sinemamız adına bir kapı açtı.

baskin6

Kötü Kedi Şerafettin (2015)

Uzun metraj animasyon konusunda Türkiye’de yapılan film sayısı iki elin parmakları kadar etmezken ve yapılanların hepsi de üçüncü sınıf başarısız işler olarak hatırlanırken Mehmet Kurtuluş ve Ayşe Ünal imzalı Kötü Kedi Şerafettin sinemamız adına bir mihenk taşıydı. Anima İstanbul ekibinin Taksim – Cihangir çevresi ağırlıklı olmak üzere oluşturduğu başarılı semt modellemeleri, birinci sınıf işçiliği, animasyon içindeki cesur tercihleri ve güçlü dublaj kadrosu gelecek için umut verdi.

sero

Albüm (2016)

Aile kurumuna, bürokrasinin işleyişine ve muhafazakar orta sınıfa dair eleştirilerini Rumen Yeni Dalgası’nı ve Roy Andersson filmlerini anımsatan bir kara mizah anlayışıyla, uzun ve sabit planlarla, donuk yüz ifadeleriyle perdeye yansıtan Mertoğlu, üzerine okuma yapma olanağı sağlayan imgelerle örülü bir sanat komedisine imza atıyor. Sinematografik bilinci, absürt mizah anlayışı ve dünya sinemasının yeniliklerini takip ettiği her anında belli olan yönetmeninin sanatsal tercihleriyle öne çıkan Albüm, Mertoğlu’nun sonraki filmlerini merakla beklettirecek cinsten bir sinema.

album

Babamın Kanatları (2016)

İşçilerin maaşını ödemeyi sürekli erteleyen ama başı derde gireceği noktada daha büyük miktarları tıkır tıkır ödeyen düzenin adamlarının foyasını gerçekçi bir anlatımla gözler önüne seren Babamın Kanatları, politik sinemamız adına iyi bir ilk film. Yıllardır yardımcı erkek oyuncu rollerinde yer alan usta oyuncu Menderes Samancılar başta olmak üzere Musap Ekici, Kübra Kip ve Tansel Öngel’den güçlü performanslar alan Kıvanç Sezer, gelecek filmlerini merakla beklettirmeyi başardı.

babamin-kanatlari

Not: Bu yazı CineDergi’nin 97. sayısında yayınlanmıştır.

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 4, 2016 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Mükemmeliyetçi ve Karakteristik Bir Yönetmen: Aslı Özge

Aslı Özge, mükemmeliyetçi tutumuyla ve sinematografik kaliteye önem vermesiyle Türk sineması içerisinde farkını hissettiren bir yönetmen. Türkiye’nin popüler sorunlarına sırtına dayayarak meselesi üzerinden ödül avcılığı kovalayan birçok yönetmene kıyasla içerik kadar sinemanın görsel yapısı üzerine de kafa yorulmuş, yoğun bir ön çalışma yapılmış, detaycı, gözlemci ve kontrolün yönetmende olduğunu her anında hissettiren filmler yapan Özge, üç filminin de görüntü yönetmeni olan Emre Erkmen’le birlikte en az Nuri Bilge Ceylan – Gökhan Tiryaki ikilisi kadar karakteristik bir sinema diline sahip.

asli-ozge

2009’da İstanbul, Adana ve Ankara film festivallerinden en iyi film ödülüyle dönen Köprüdekiler ile çıkış yapan, 2013’te İstanbul Film Festivali’nde en iyi yönetmen ve en iyi görüntü yönetmeni(Emre Erkmen) ödülü alarak başarısını devam ettiren yönetmenin yeni filmi Auf Einmal, 14 Ekim 2016’da Türkiye’de vizyona girecek. Festival izleyicisinin Nisan ayında İstanbul Film Festivali kapsamında izlediği Auf Einmal, festivalin “Uluslararası Yarışma” bölümünden FIPRESCI, Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümünden ise yüksek artistik kalitesi gerekçesiyle “Label Europa Cinemas” ödülüne layık görülmüştü.

asli-ozge-2

Uzun yıllardır hem İstanbul’da hem de Berlin’de yaşayan Özge’nin son filmi Auf Einmal, bu sefer Almanya’da geçiyor. Köprüdekiler’de alt sınıfı, Hayatboyu’nda ise üst sınıfı mercek altına alan Özge, Auf Einmal’da orta-üst sınıfı anlatıyor. Sinemamızda Deniz Gamze Ergüven’in Mustang’iyle başlayıp Hiner Saleem’in Dar Elbise’siyle devam eden ve ne yazık ki daha çok göreceğimize inandığım “film çektiği ülkeyi tanıyamama” sorunsalı ise elbette Özge’nin filmi için geçerli değil. Aksine Özge’nin bir röportajında söylediği şu cümlelerin “başka bir ülke hakkında film çekmek” isteyen her yönetmene defalarca altı çizilerek okutturulması şart: “Berlin ve İstanbul arasında uzun yıllardır sık gidip geliyorum. Ancak bir ülkede film çekebilmek için o ülkenin iç dinamiklerini, sistemini, kurumlarını, insanlarını iyi tanımak gerekiyor. Özellikle sistemi eleştiriyorsanız ve o toplum adına bir şeyler söylemek istiyorsanız oraya hakim olmak gerekiyor.”

Köprüdekiler (2009)

Köprüdekiler, İstanbul’un varoşlarında oturan ve her gün Boğaziçi Köprüsü’ndeki trafik sıkışıklığı arasında farkında olmadan hayatları kesişen çiçek satıcısı Fikret, dolmuş şoförü Umut ve trafik polisi Murat’ın hayallerine, umutlarına, isteklerine, maddi ve manevi çıkışsızlıklarına dair bir hikaye. Aslı Özge’nin filmin yapımına belgesel olarak başladığı ama daha sonra projeyi kurmacaya çevirdiği film, polis karakteri haricinde (Emniyet Müdürlüğü’nden izin çıkmaması sonucu) diğerlerinin kendi hayatlarını oynaması , Emre Erkmen’in hayatın sıradanlığı içerisinde tüm detaylara hakim el kamerası, Özge’nin hayatında ilk defa oyunculuk yapan kişilerden çıkardığı doğal ve gerçekçi oyuncu yönetimi gibi detaylarla benzerlerinden farklılaşan ve derinleşen bir yapıya sahip. Belgesel tavrıyla çekilen kurmaca bir film olan Köprüdekiler’de üç hikayenin Alejandro Gonzalez Inarritu filmleri gibi birbirine bağlanacak hissiyatı yaratıp bunu yapmaması karakterlerin şehirdeki yalnızlıklarının altını daha net çiziyor. Neticede başka bir yönetmen muhtemelen hikayenin finalini dolmuş şoförünün çiçekçiye çarpması ve trafik polisinin olay yerine gelmesi şeklinde bitiririrdi ama hikaye aynı zaman – mekanı paylaşan karakterlerin hayatın akışı içerisinde sistemin sınırlarına çarpmaları ve kendi sınırlarını tanımaları üzerine. Bu yüzden film bittiğinde çiçekçinin hayatının sonuna kadar çiçekçilik yapacağını ve gezmek istediği her mekanda hırsız damgası yiyeceğini, dolmuş şoförünün karısıyla hiçbir zaman arzu ettiği eve çıkamayacağını, polisin tatilde anca köyüne, özlediği annesinin yanına döneceğini biliyoruz. Çünkü karakterlerin olanakları ve sınırları ötesine imkan tanımayacaktır.

 koprudekiler-asli-ozge

Hayatboyu (2013)

Aslı Özge, ilk filminde ele aldığı maddi sıkıntılar ve eğitimsizlik yüzünden hayatlarında bir çıkışsızlık yaşayan alt sınıftaki insanların hikayesini, Hayatboyu’nda steril ve mükemmeliyetçi hayatları içerisinde çoktan boğulmuş olmalarına rağmen birbirlerini terk etmemek için bahaneler üreten üst sınıftan modern bir çiftin çıkışsızlığına transfer ediyor. Hikaye farklı, sosyal sınıflar arasında uçurumlar var ama insanların içinde bulunduğu tıkanıklık ve ayakta kalma mücadelesi “hayatboyu” devam ediyor. Gri ve mavi tonların yoğunlukta olduğu bir renk skalası eşliğinde metalin ve camların her köşesini kapladığı, minimalist bir tasarımla döşenmiş dar odaları ve merdivenleriyle dolu bir evde yaşayan, 50’li yaşlardaki evli iki karakterin hikayesini anlatan Hayatboyu’nda tasarımı üzerine bu kadar düşünülmüş ve özenilmiş olan ev, bir nevi film içindeki üçüncü ana karakter konumuna yerleşiyor. Çiftin arasındaki klostrofobik ilişkiyi sonuna dek hissettiren evin mimari yapısı, ikilinin birbirinden daha kolay saklanmasına ve sorunlarını görmezden gelmesine olanak sağlıyor. Evin içerisinde yoğun şekilde bulunan camlar ise izleyinin içeriyi röntgenlemesi için tasarlanmış gibi gözüküyor. Zaten Erkmen’in oldukça detaylı ve hesaplı, sanatla doğrudan ilişki kuran sinematografik tercihleri, mimar ve ressam olan çiftimizin sanatsal algılarına, zevklerine, renklerine ve bakış açılarına göre şekilleniyor. Mükemmeliyetçi bir şekilde tasarlanmış evde mükemmel bir hayat süremeyen çiftin yaşadığı sıkışmışlık hissini yaratan dar açılı objektif kullanımı, ana karakterin deprem bölgesi Van’a gitmesiyle birlikte yerini çoğunlukla geniş açılı objektiflere bırakıyor. Kameranın pan ve tilt haricinde herhangi bir hareket yapmaması, her biri özenle seçilmiş sabit ve uzun planlardan oluşması, olayları sadece gözlemci olarak izlememize olanak sağlıyor. Karakterlerin kırılma anını simgeleyen deprem sahnesinde olduğu gibi onların yaşamadığı, görmediği, duymadığı, hissetmediği hiçbir şeyi izleyicinin deneyimlemesine izin vermiyor yönetmen. Köprüdekiler’in tam zıttı. Böylelikle Özge’nin Köprüdekiler’deki “Ömür boyu çiçekçilik mi yapacaksın?”dan  Hayatboyu’nda “Avokado aldın mı?”ya varan yaşamların zıtlığından birbirini tamamlayan bir İstanbul portresi ortaya çıkıyor.

 hayatboyu

Auf Einmal (2016)

Üçüncü filmi Ansızın / Auf Einmal’ı Almanya’da, Almanca ve Alman oyuncularla çeken Özge, bir parti sonrasında son misafiri beklenmedik bir şekilde ölen ve polisin gözünde şüpheli şahıs durumuna düşen Karsten’ın giderek yalnız bırakılmasını ve buna bağlı olarak dönüşümünü orta-üst sınıfa dair eleştiriler getirerek anlatıyor. İlk yarısındaki pasifliği ve ikinci yarısındaki aktifliği aynı derecede sinir bozucu olan anti-karakter Karsten’in içsel yolcuğunu bir nevi Hamlet öyküsü olarak okumak mümkün. Tıpkı Hamlet gibi güçlü bir babanın oğlu olarak konformist bir hayat yaşayan Karsten’in başına gelen olaylarla birlikte çevresindeki insanların iki yüzlülüğüne şahit olmasına aktifle pasifin, güçlüyle güçsüzün yer değiştirdiği bir kurgu çerçevesinde tanık oluyoruz. Alman orta-üst sınıf bir aileyle işçi sınıfından gelen Rus bir ailenin karşı karşıya geldiği hikayede statükonun, egonun, sistemin insanları nasıl değiştirdiğini gözlemlerken Erkmen’in kırmızı, sarı ve kahverengi tonları arasında seyreden sinematografik çalışmasının zirvesine şahit oluyoruz. Öyle ki, filmin Berlin’de “yüksek artistik kalitesi” sebebiyle kazandığı “Label Europa Cinemas” ödülünün ne olduğunu bilmesek bile filmi izledikten sonra ödülün veriliş sebebini çok net anlıyoruz. Hayatboyu’nda ana karakterin kırılma anını simgeleyen deprem sahnesi ise burada yerini Karsten’in etrafı dağlarla çevrili alanda Alman bayrağının bulunduğu zirveye çıkması ve ardından kendini ormanlık alana kapatması olarak vuku buluyor. Hikayeyi başta Türkiye’de çekmeyi düşünen ama sonra Almanya’da çekmeye karar kılan Özge, böylelikle gücün, statükonun, baskıların, ötekileştirmenin evrenselliğine de dikkat çekmiş oluyor. Üstelik bunu öyle sinema dili yüksek bir anlatımla gerçekleştiriyor ki, teklif geldiği takdirde birinci sınıf Hollywood prodüksiyonu yönetebilecek kalibrede bir yönetmen olduğunu gözler önüne seriyor.

auf-einmal2

Not: Bu yazı CineDergi’nin 96. sayısında yayınlanmıştır.

 
Yorum yapın

Yazan: Ekim 7, 2016 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Jason Bourne Geri Dönüyor!

Eserleri 210 milyon adetten fazla basılan ve 32’den fazla dile çevrilen casusluk romanları yazarı Robert Ludlum’un en ünlü romanı olan Jason Bourne serisi ilk olarak 1988’de 2 bölümlük bir mini-seri olarak Tv ekranlarına gelmişti ve hafızasını kaybeden ajan Bourne, Richard Chamberlain tarafından canlandırılmıştı.

jasonbourne1

Bourne’un dünya çapında bir fenomen haline gelmesi ise kuşkusuz 2002’de başlayan serinin ilk ayağı The Bourne Identity ile gerçekleşti. 2001’de Robert Ludlum’un hayatını kaybetmesinin ardından Ludlum Vakfı serinin filmleştirilmesi kararını aldı ve Matt Damon’la ölümsüzleşecek  olan seri hayatımıza girmiş oldu. Aksiyon dolu bir casus gerilimi için yönetmenlik koltuğuna Getting In (1994), Swinger (1996) ve Go (1999) gibi düşük bütçeli bağımsız komedi filmlerinin yönetmeni Doug Liman’ın oturması ilginç bir karar olsa da Liman romanın ruhunu anlayan yönetimi ve aksiyon-gerilim sahnelerindeki başarısıyla kendini kanıtladı. Öyle ki, Liman bu filmden sonra “bağımsız yönetmen” hüviyetini tamamen kaybederek Mr. And Mrs. Smith (2005), Jumper (2008), Edge of Tomorrow (2014) gibi blockbuster filmlerinin yönetmeni oldu, çıktı.

Marsilya yakınlarında bir balıkçı teknesi tarafından denizde bulunan, hafızasını kaybetmiş ajan Bourne ile izleyiciyi tanıştıran Geçmişi Olmayan Adam, Bourne’un belleği üzerine kurulu bir bulmacaya ve tanıştığı Marie ile gelişen aşk hikayesine odaklanıyordu. Ülke ülke dolaşarak geçmişini arayan, peşine taktığı CIA’dan kaçarken onlara tek başına kafa tutan, dövüş konusunda oldukça yetenekli, zekasıyla hayranlık uyandıran Bourne’u şüphesiz bir süper-kahramandan ziyade üst güçler tarafından gözden çıkarılmış, kimliği iyice belirsizleştirilmiş, gidecek bir evi olmayan, sürekli kaçmak zorunda kalan, mağdur bir ajan olması farklı kıldı. 60 milyon dolar bütçeli film gişede 214 milyon dolar hasılat elde etti.

jasonbourne2

Liman’ın iyi bir giriş filmine imza atmasından ziyade Bourne serisi esas kimliğini ve dünyasını ise Paul Greengrass yönetimindeki devam filmlerinde buldu. İngiliz yönetmen Greengrass, 2002’de Bloody Sunday filmiyle yakaladığı başarının ardından The Bourne Supremacy’i yöneterek Hollywood’a geçişini yaptı. Greengrass’ın Bourne serisinde aksiyon türünde çıtayı en yükseğe koymasının ve Bourne’un sonraki ajan filmlerinde bir model olarak alınmasının önemi çok büyük, zira İngiltere’den gelen yönetmen neredeyse baştan sona hareketli kamera ve soluksuz aksiyona dayanan yönetmenlik anlayışını Hollywood’un stüdyo sistemine sızdırarak cesur bir girişimde bulundu. Öyle ki, bol bol kesmelere dayanan bir kurgu anlayışı ve sürekli sağdan sola savrulan bir kameranın yarattığı grenli görüntüler eşliğinde aksiyon oldukça gerçekçi bir stil olmasına rağmen önceleri hem izleyici hem eleştirmenler nezdinde takip edilmesi zor, baş döndürücü ve yer yer mide bulandırıcı olduğu gerekçesiyle eleştirilmişti. Lakin, bu yönetmenlik stili Bourne’nun dokusuyla özdeşleşip güçlü bir gerçeklik hissiyatı yaratınca sonraki çoğu ajan filmlerinde ya da politik gerilimlerde model olarak alınmaya başlandı.

CLH1.CA.0e.0709.bourne1.O.1

Matt Damon ve Paul Greengrass, The Bourne Supremacy’nin setinde.

İkinci film Medusa Darbesi ile birlikte Bourne’un kimlik arayışı flashback sahneleri eşliğinde devam ederken seriye yeni katılan Joan Allen ve Julia Stiles’ın katkılarıyla karakterler arası ilişkilerin daha çetrefilleştiği bir senaryoya tanık olduk. Greengrass, aksiyonu ve gerilimi üst seviyede yakalarken Putin Rusya’sına dair güncel politik göndermeler filmin “politik gerilim” tabanını güçlendiriyordu. İlk filmde Bourne’u öldürmesi için Clive Owen tarafından canlandırılan tetikçi karakter güçlü bir gerilim yaratsa da aksiyon sekansı açısından fazla bir şey vaat etmiyordu. İkinci filmde ise Karl Urban tarafından canlandırılan tetikçi karakteri özellikle giriş – sonuç bağlantılı bir intikam hikayesi tabanı içermesi açısından kuvvetli bir düşmandı. Bourne’un sevgilisi Marie’nin ölmesine neden olan karakterin oldukça etkili bir arabayla kovalamaca sekansının ardından nalları dikmesi ise kuşkusuz hepimizde güçlü bir katharsis hissiyatı yarattı. 75 milyon dolar bütçeli filmin gişe hasılatı da 288 milyon dolara çıktı.

Üçlemenin son filmi olan The Bourne Ultimatum (2007) ise filmin teknik anlamda zirveye çıktığı bir ustalık gösterisi olarak ölümsüzleşti. Bourne serisinin olmazsa olmazlarından kuşbakışı çekilen şehir görüntüleri üç filmin de görüntü yönetmeni olan Oliver Wood’un kamerasıyla her zamankinden daha mükemmeldi, Christopher Rouse’un bir saniye olsun sarkmayan hızlı ve oldukça zor kurgu çalışması zirve yaptı, Paul Greengrass filmin her alanına hakim yönetmenliğiyle kariyer zirvesi yaptı, üç filmin de usta bestecisi John Powell yaylı çalgıların ağırlıkta olduğu orkestra çalışmasıyla filmin tansiyonunu adeta üçe katladı. Son Ültimatom’un bu teknik anlamdaki kusursuzluğu Oscar ve BAFTA Ödülleri’nde “En İyi Kurgu” ve “En iyi Ses Kurgusu – Miksajı” dallarında ödüllendirildi.

jasonbourne4

Son Ültimatom’da yan rollerde ikinci filmde olduğu gibi Joan Allen ve Julia Stiles yine filmin kadın oyuncu kontenjanını başarıyla doldururken, Noah Vosen rolünde usta oyuncu David Strathairn bölümün en çok öne çıkan ismiydi.  Damon’u öldürmesi için görevlendirilen tetikçi kontenjanında ise bu sefer Joey Ansah vardı. Damon ve Ansah arasında Fas’ta geçen sert dövüş sekansı ise adeta parmak ısıttırdı. Bourne’un oldukça sert, gerçekçi, dayak atmasına rağmen bir sürü de dayak yiyen, ağzı yüzü kan revan içinde dövüş sahneleri kuşkusuz Daniel Craig’le yeni bir döneme başlayan James Bond serisini de etkilemişti ve 2006’daki Casino Royale ile beraber aksiyon sekanslarında bu stil model alındı. Bütçenin 110 milyon dolara kadar çıktığı son film gişede 442 milyon dolar hasılat yaparak gişede de seri içinde zirveye yerleşti.

Bourne üçlemesi 2007’de Son Ültimatom ile sona ermesine rağmen 2012’de The Bourne Legacy adıyla yeni bir seriye başlandı. Ludlum’un romanları Son Ültimatom ile beraber sona ermişti fakat ölümünden sonra yazar arkadaşı Eric Van Lustbader tarafından tam 10 roman “Bourne Legacy (2004), Bourne Betrayal (2007), Bourne Sanction (2008), Bourne Deception (2009), Bourne Objective (2010),  Bourne Dominion (2011), Bourne Imperative (2012), Bourne Retribution (2013), Bourne Ascendancy (2014), Bourne Enigma (2016)” yazıldı.

jasonbourne7

Damon ve Greengrass’ın serinin devamına sıcak bakmaması üzerine önceki üç Bourne filminin senaristi Tony Gilroy ile The Bourne Legacy’i hem yazıp hem yönetmesi konusunda anlaşıldı. Jason Bourne’un isim olarak varlığının devam ettiği ama ana karakterin Alex Cross olduğu farklı bir Bourne filmi olan Legacy’de Cross’u Jeremy Renner canlandırdı. Karışık eleştiriler alan ama genelde izleyicinin pek tatmin olmadığı filmde Matt Damon – Paul Greengrass ikilisinin, kurgucu Christopher Rouse ve görüntü yönetmeni Oliver Wood’un yokluğu her yönden hissediliyordu. Renner’ı yeni bir Bourne olarak kabul etmek zordu ve Tony Gilroy her ne kadar 2000 sonrasının en iyi filmlerinden Michael Clayton (2007)’ın yönetmeni olsa da aksiyon konusunda Greengrass kadar yetenekli değildi. İlk yarım saatinde dağ sahnelerinde çok uzun vakit geçiren film, esas olaya da anca ilk 1 saatten sonra giriş yapınca tempo konusunda sorunlar yaşıyordu. Buna rağmen filmin finaline doğru olan motorsikletli aksiyon sekansı genel olarak Bourne serisinin en iyi çekilmiş sahnelerinden biriydi. 125 milyon dolar bütçeyle serinin en pahalı filmi olan Legacy gişede Son Ültimatom’dan epey, Medusa Darbesi’nden ise biraz az hasılat (276 milyon dolar) elde ederek beklentilerin altında kaldı.

Film Title: The Bourne Legacy

3 yıl sonra Damon ve Greengrass’ın seriye geri dönmeye sıcak bakması üzerine yeni “Jason Bourne” filminin hazırlıklarına başlandı. Önceki 4 filmin senaristi ve son filmin yönetmeni Gilroy seriden ayrıldı, Greengrass yönetmenliğin yanı sıra senaryoyu da serinin kurgucusu Rouse ile beraber kaleme aldı. John Powell yine filmin müziklerini yaparken, görüntü yönetimine Greengrass’ın United 93, Green Zone ve Captain Phillips filmlerinde beraber çalıştığı hareketli kamera virtözü Barry Ackroyd geldi. 120 milyon dolar bütçeyle çekilen filmde Damon’ın haricinde önceki serilerinden sadece Julia Stiles yer alırken, yeni kadroya son zamanların popüler oyuncusu Alicia Vikander, usta aktör Tommy Lee Jones ve Fransız oyuncu Vincent Cassell eklendi. 29 Temmuz 2016’da vizyona girecek olan bu yeni filmle beraber her zamankinden güçlü bir şekilde Bourne efsanesinin yeniden doğuşuna tanık olmak en büyük dileğimiz.

bourne8

Not: Bu yazı Cinedergi’nin 94. sayısında yayınlanmıştır.

 
1 Yorum

Yazan: Temmuz 4, 2016 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Korkunun Yeni Efendisi: James Wan

20 Şubat 1977 doğumlu, Malezya asıllı Avustralyalı yönetmen James Wan, 2003’te sadece 1 milyon dolar bütçeye sahip Saw ile adeta milenyum sonrası korku sinemasının gidişatına yön vererek dünya tarafından tanınmaya başladı. Saw, şimdilik 7 filmlik bir seriye dönüşse de Wan bu seride yürütücü yapımcı olarak yer alıp yönetmenlik kariyerine kendi özgün tarzını oluşturacak farklı filmlerle devam etti.

Director-James-Wan

Saw, Insidious ve The Conjuring filmleriyle “korku sinemasının yeni efendisi”ne dönüşen Wan, özellikle türe kendi imzasını atan yönetimiyle, akılda kalıcı kamera hareketleriyle, müzik seçimleriyle, atmosfer yaratımıyla, sürpriz finalleriyle öne çıktı. Bazen Insidious gibi korkunun alt türlerini harmanlayarak türe postmodern açılımlar getirdi, bazen de The Conjuring gibi daha geleneksel  bir anlatının izini sürdü ama her daim izleyiciyi korkutmayı başardı.

Geçtiğimiz yıl Hızlı ve Öfkeli serisinin son filmi olan Furious 7’yi yöneterek şaşırtan ama aksiyon türündeki zanaatkarlığını da kanıtlayan Wan, korku türünde bugüne kadar en çok gişe yapan filmi olan The Conjuring’in devam filmiyle tekrar türe dönüş yapıyor. Furious 7’nin dünya çapında 1,5 milyar dolar hasılat elde etmesinden sonra blockbuster arenasında da film yönetmesi istenen Wan, 2018’de vizyona girmesi planlanan DC filmi Aquaman’i de yönetecek.

JamesWan1

10 Haziran 2016’da vizyona girecek olan The Conjuring 2’nin ilk film kadar başarılı olup olmayacağını beklerken Wan’ın tüm filmografisine bir göz atalım.

Saw (2004)

James Wan’ın adını tüm dünyaya duyuran meşhur “Testere” serisinin ilk adımı olan Saw,  2000 sonrasında korku türünde iyice yaygınlaşacak olan bulmacalı filmler, istismar filmleri ve sürpriz finalli filmlere bir nevi yön verdi. “Jigsaw” ile sinema tarihine en psikopat karakterlerden birini armağan ederken, “I want to play a game” repliğini unutulmaz kılmayı başardı. 1 milyon dolara kotarılan filmde kurguladığı oyunun yapısına, atmosferine ve özellikle seyirciyi şok edici sürprizine özen gösteren Wan, filmin dünya çapında 104 milyon dolar hasılat elde etmesiyle birlikte korku türünde seri film furyasının iyice patlamasını sağladı. Testere’ye tam 6 devam filmi daha çekildi fakat Wan sadece ilkini yönetti, diğerlerinin hepsinde ise yürütücü yapımcı olarak görev aldı.

saw1

Dead Silence (2007)

Saw ile bulmaca usulü ilerleyen istismar filmleri furyasını başlatan Wan, ikinci filmi Dead Silence’da bu alandan uzaklaşarak “oyuncak bebek” üzerine kurulan korkular ve hayalet filmleri yapısı üzerine yoğunlaştı. Saw ile çıtayı oldukça yüksekten başlatan Wan, Dead Silence’la birçok korku hayranını tatmin edemese de tedirgin edici atmosfer kurmaktaki başarısını, hikaye kurgusu üzerindeki oyunbaz yapısını, etkili müzik kullanımını ve çok sevdiği “sürpriz final” fikrini yine devam ettirdi. Dead Silence, örneğin “Chucky” kadar devrimci bir model oluşturamadı, hatta Wan’ın filmografisinin en “fazla bilinmeyen” filmine dönüştü. Saw’ın 20 katı fazla bütçeyle çekilmesine rağmen (20 milyon dolar) dünya çapında anca 22 milyon dolar hasılat elde edebildi.

DeadSilence_Billy_1200_637_s

Death Sentence (2007)

Wan, Dead Silence ile beraber aynı yıl vizyona soktuğu üçüncü filmi Death Sentence ile suç-aksiyon türüne geçiş yapıyor ve 90’ların “intikam filmi” şablonundaki klişe bir hikayeyi kendi stiliyle güncelliyordu. Yer yer oldukça karanlık, kanlı ve sert sahneler barındıran, kimi zaman ise kahkaha atmaya sebebiyet verecek tercihleriyle tuhaf bir senteze sahip olan film, özellikle takip sahnesindeki kamera kullanımıyla, kulaklarımıza kazınan müzikleriyle ve Kevin Bacon’ın adeta bir Max Payne edasındaki karizmasıyla akıllarda kalan, türün eli yüzü düzgün örneklerinden. Dead Silence gibi yine 20 milyon dolara kotarılan film, dünya çapında anca 17 milyon dolar hasılat elde ederek Wan’ın gişedeki beklenmedik düşüşünü sürdürdü.

sentence1

Insidious (2010)

Dead Silence ve Death Sentence ile gişedeki başarısızlığının ardından Saw’daki formüle geri dönen Wan, sadece 1,5 milyon dolar bütçeli Insidious ile tekrar korku sinemasının günümüzdeki en önemli yönetmenleri arasında anılacağını kanıtlıyordu. Malzemesi bol bir konu olsa da sinemada pek işlenmeyen “astral seyahat”i odağına alarak tür içinde parapsikolojik açılımlar yaratan Wan, perili ev filmleri şablonuyla  paralel evren mevzusunu birleştiriyor ve Entity, Poltergeist, Paranormal Activity, The Haunting gibi filmlere göndermeler içeren yapısıyla türe postmodern bir açılım getiriyordu. Dünya çapında 97 milyon dolara hasılata ulaşan film hem Wan’ın geri dönüşü hem de yeni bir serinin doğuşu niteliği taşıyordu.

insidious

The Conjuring (2013)

Insidious’un başarısının ardından korku türündeki atılımlarına devam etmeye karar veren Wan, paranormal olaylar ve şeytan çıkarma gibi konular üzerinde uzman evli bir çift olan Ed Warren (Patrick Wilson) ve Lorraine Warren (Vera Farmiga)’ın hikayesine odaklanıyor ve artık ağızlara sakız olan “Gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır” cümlesini mümkün olduğunca verilerle destekleyerek filmin lehine kullanıyordu. Wan, bu sefer Insidious gibi korku türüne postmodern bir açılım yapmaktan ziyade geleneksel bir anlatımın izini sürüyor, 70’ler dönemini yansıtmaktaki başarılı atmosferi, dönemin ruhuna uygun müzik kullanımı ve nitelikli yönetimiyle 2000 sonrasına damga vuran en popüler korku filmlerinden birine imza atıyordu. 20 milyon dolar bütçeli film dünya çapında 318 milyon dolar hasılat elde ederek Wan’ın korku filmleri gişesi içinde zirveyi oluşturdu.

the-conjuring-1024

Insidious Chapter 2 (2014)

Insidious ve The Conjuring’in hem eleştirmenler hem gişe nezdinde başarısının ardından Wan, sürekli farklı ve özgün filmler çektiği filmografisine ilk defa “devam filmi” eklemeye karar verdi. Insidious’un devam filminde bütçeyi 5 milyon dolara çıkaran Wan, ilk filmde ailenin arkasında saklı kalan sırları açığa çıkarmaya devam etti. Özellikle ikinci yarısıyla beraber gri tonlardaki renk skalası ve Inception katmanlılığındaki paralel evren kurgusuyla öne çıkan film, gerilimi, müzikleri ve yönetimiyle yine Wan’ın yetkinliğini konuşturuyordu. Dünya çapında 161 milyon dolar hasılatla ilk filmi geçmeyi başaran Wan, Insidious’un da Saw gibi bir seriye dönüşmesini sağladı. 2015’te çekilen Insidious 3’ü yönetmeyip yapımcı koltuğunda oturmaya karar veren Wan, 2017’de vizyona girecek olan Insidious 4’te de bu kararını devam ettirecek.

insidious 2

Furious 7 (2015)

Milenyum sonrası korku filmlerinin efendisi olarak bilinen Wan’ın Hızlı ve Öfkeli serisinin 7. filmini yöneteceği söylendiğinde kuşkusuz herkes şaşırmıştı. Kariyerinde sadece Death Sentence ile suç-aksiyon türünde film çeken ve 20 milyon dolarlık bütçenin üzerine hiç çıkmayan Wan, zaten oturmuş ve büyük hayran kitlesi bulunan bir serinin 190 milyon dolar gibi dev bütçesinin cazibesine dayanamayarak zanaatkarlığını konuşturmaya karar verdi. Ortaya çıkan sonuç ise oldukça şaşırtıcı oldu. Fast Five’dan sonra belki de serinin en iyi filmine imza atan Wan, aksiyon sahnelerindeki yetkinliğiyle korkudaki başarısını aksiyon türüne de taşıdı. Seri içerisinde en fazla gişe hasılatı elde eden film 788 milyon dolarla “Fast & Furious 6” iken Wan yönetimindeki Furious 7 onu resmen ikiye katladı ve 1,5 milyar dolar hasılatla büyük bir başarı elde etti.

furious-7

The Conjuring 2 (2016)

Wan’ın korku türünde en çok gişe yapan filmi olan The Conjuring’in bu yeni devam filmi ilkini aratmayacak kadar başarılı, korkunç ve korku sinemasının medar-i iftiharları arasına adını yazdıracak derecede sinemasal. Demonoloji uzmanı Ed ve Lorraine Warren çiftimiz bu sefer İngiltere’de bilinen en meşhur paranormal olaylardan “Enfield Poltergeist” vakasını çözmeye çalışıyor. Wan, ilk filmde olduğu gibi açılış jeneriğine “Gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır” sözüyle başlayarak kapanış jeneriğini olaydaki tüm karakterlerin gerçek halini, olayın fotoğraflarını, ses kayıtlarını, haber metinlerini göstererek belgeliyor. Özellikle sinematografi, sanat yönetimi ve ses tasarımı açısından birinci sınıf kaliteye sahip filmde Wan yine doğaüstü varlıkları karanlık ya da aydınlık atmosfer demeden gün yüzüne çıkarıyor. Varlıkların ana karakter haricinde kimseye gözükmemesi ve kimsenin duruma inanmaması klişesini de hunharca yıkmayı ihmal etmiyor. İlk filmin odağını ve atmosferini Insidious serisinin kurgusal yapısıyla birleştiren Wan, yine belleklerimizde bizi rahatsız etmeye devam edecek birçok imge bırakmayı başarıyor.

conjuring21

Not: Bu yazı Cinedergi’nin 93. sayısında yayımlanmıştır.

 
Yorum yapın

Yazan: Haziran 9, 2016 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

Son 10 Yılın Altın Palmiye Ödüllü Filmleri

69. Cannes Film Festivali bu yıl 11 – 22 Mayıs 2016 tarihleri arasında düzenlenecek. Altın Palmiye ödülünü George Miller’ın başkanlığında Mads Mikkelsen, Kirsten Dunst, Arnaud Desplechin, Valeria Golino, Laszlo Nemes, Vanessa Paradis, Katayoon Shahabi ve Donald Sutherland’dan oluşan jüri belirleyecek.

Festivalin ana yarışmasında ya da “Belirli Bir Bakış” bölümünde bu sene herhangi bir Türk filmi yer almıyor. 2 yıl önce Kış Uykusu ile Altın Palmiye ödülünü kazanmasının ardından ülke sinemasını gururlandıran Nuri Bilge Ceylan’ın ardından bir başka yerli yönetmen bu atılımı ileride yapabilecek mi, bekleyip göreceğiz.

cannesjury

Ana yarışmada Asghar Farhadi, Jim Jarmusch, Ken Loach, Xavier Dolan, Pedro Almodovar, Andrea Arnold, Cristian Mungiu, Jeff Nichols, Sean Penn, Brillante Mendoza, Nicolas Winding Refn, Chan wook-Park, Dardenne Kardeşler, Paul Verhoeven, Kleber Mendonça Filho, Nicole Garcia, Olivier Assayas, Cristi Puiu, Alain Guiraudie, Bruno Dumont ve Maren Ade’nin yeni filmleri yer alıyor.

Cannes Film Festivali’nde hangi filmlerin ödülle ayrılacağını hangilerinin eli boş döneceğini merakla beklerken son 10 yılda “Altın Palmiye” ödülünü kazanan filmlere bir göz atalım.

The Wind That Shakes the Barley (2006)

İngiliz usta yönetmen Ken Loach’un 1919 – 1921 arasındaki İrlanda Bağımsızlık Savaşı ‘nı ve 1922 – 1923 arasındaki İrlanda İç Savaşı’nı IRA’nın kurucusu iki kardeş üzerinden işleyen Özgürlük Rüzgarı, Loach’ın sosyalist kimliğinin en çok göze çarptığı filmlerinden. Özgürlük, bağımsızlık ve mücadele gibi kavramlar üzerinden ilerleyen film, İrlanda Parlamentosu ve İngiltere arasında yapılan anlaşmadan sonra oluşan fikir ayrılıklarının nasıl “kardeş kavgası” haline getirildiğini yalın ve çarpıcı anlatımıyla gözler önüne sererken Cillian Murphy’nin performansından güç alıyordu. Film, Wong Kar Wai’nin başkanlığındaki jüriden Altın  Palmiye ödülünü kazandı.

The Wind that Shakes the Barley

4 Months, 3 Weeks and 2 Days (2007)

İkinci filmi 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün ile Romanya sinemasının en önemli filmlerinden birini çeken, 2012’de ise Dupa Dealuri’yle ustalık kumaşını kanıtlayan yönetmen Cristian Mungiu, 1987’nin Çavuşesku rejimi altındaki Romanya’sında Otilia ve Gabriela’nın hayatlarına odaklanarak  akıllardan çıkmayacak sarsıcılıkta bir kürtaj hikayesine imza atıyor. Açılıştaki japon balığı metaforu, finalde yumru gibi oturan yemek sahnesi ve sinema tarihinin belki de en şok edici kürtaj sahnesini içinde barındıran film, belgesel gerçekçiliğindeki atmosferi ve izleyiciyi diken üzerinde tutan gerilimiyle adeta koltuğa çiviliyor. Film, Stephen Frears’ın başkanlığındaki jüriden Altın Palmiye’yi kazandı.

4months

Entre les murs (2008)

Laurent Cantet’in yönettiği Entre les Murs, filmin başrolünde yer alan ve aynı zamanda gerçek hayatta öğretmen olan  Francois Begaudeau’nun 2006 tarihli kitabından uyarlanan ve göçmen ailelerin çocuklarının gönderildiği okuldaki bir sınıfı mercek altına alan bir yapım. Cantet, Fransız eğitim sistemine eleştiri oklarını yöneltirken aktüel kamera geleneğiyle “reality şov” kıvamında bir gerçekçilik hissiyatı yaratmayı başarıyor. Bir sınıfın içerisinde tamamı amatör oyunculardan (öğretmen gerçek hayatta da öğretmen, öğrenciler gerçek hayatta da lise öğrencisi) oluşan kadro ve daha önce öğretmen-öğrenci filmlerinde hiç rastlamadığımız bir doğallıktaki çatışma jüri başkanı Sean Penn’i de etkisi altına aldı ve Altın Palmiye ödülü geldi. Aynı yıl Nuri Bilge Ceylan ise Üç Maymun ile “En İyi Yönetmen” ödülü kazandı.

entre les murs

Das Weisse Band (2009)

Michael Haneke’nin 1. Dünya Savaşı öncesinde küçük bir Alman köyünü mesken tutarak, iktidar, baskı, din, itaat ve şiddet gibi kavramlar ekseninde insanın doğasından gelen kötücüllüğünü sert bir şekilde gözler önüne serdiği Das Weisse Band, aynı zamanda bir toplumun yıllar sonra Nazi Almanyası gibi bir felaketin iktidara gelişine nasıl zemin hazırladığı konusunda çarpıcı bir alegori niteliği taşıyor. Haneke’nin kötülüğün köklerine indiği bu katmanlı şiddet hikayesiyle görüntü yönetmeni Christian Berger’in siyah-beyaz pelikülde harikalar yarattığı sinematografi çalışması kusursuz bir uyum sağladı ve Haneke’nin birlikte çalışmayı çok sevdiği oyuncu Isabelle Huppert’ın başkanı olduğu jüriden Altın Palmiye ödülüne uzandı.

ribbon4

Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives (2010)

Taylandlı sıra dışı yönetmen Apichatpong Weerasethakul’un fantastik-minimalist sinemasının zirvesindeki “Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor”da böbrek yetmezliğinden ötürü son günlerini tarla evinde ailesiyle geçiren Boonmee’nin hikayesine neler girmiyor ki? Ülke tarihi, siyaset, yaşam, ölüm ve inançlar monologlarla irdelenirken, mistik olaylar, hayaletler, maymunumsu insanlar, Budizm, sicim teorisi, reenkarnasyon gibi öğeler hikayede sembolik olarak yer alıyor. Apichatpong’un 6 farklı parçaya ayırdığını ve her parçasını farklı bir dönemi temsil eden pelikül, ışık ve oyunculuk tekniği ile tasarladığını söylediği ve jüri başkanı Tim Burton’un “güzel, tuhaf bir rüya gibi” olarak nitelendirdiği film kuşkusuz Altın Palmiye tarihinin en özgün seçimlerinden biri olarak hatırlanmaya devam edecek.

uncle boonmee

The Tree of Life (2011)

Usta yönetmen Terrence Malick’in 2010 sonrasında farklı bir yola girdiği sinemasının başlangıcı olan The Tree of Life, 1950’lerin Teksas’ında yaşayan muhafazakar bir ailenin hayatını eksenine alarak dünyanın meydana gelişi, dinazorlar çağı ve kıyamet gününü de içerisine alan oldukça geniş kapsamlı bir varoluş hikayesi tasarlıyor, görüntü sihirbazı Emmanuel Lubezki’nin ölümsüz kadrajlarının etkisiyle unutulmaz bir sinema meditasyonuna dönüşüyor. İnsanoğlunun doğduğu günden bugüne sorduğu sorulara yanıt arayan bir evren ve doğa güzellemesi olan ve insanlığın Tanrı’yla arasındaki katedemediği o büyük yolu ve çözümsüz varoluş sorununu irdeleyen film, Robert De Niro’nun başkan olduğu jüriden Altın Palmiye’ye ulaştı. Nuri Bilge Ceylan’ın başyapıtı Bir Zamanlar Anadolu’da ise The Tree of Life’ın ardından ikinci büyük ödül alan “Grand Prix”i kazandı.

tree of life

Amour (2012)

“Çocukken bir gün herkesin öleceğini duyduğumda dehşete düşmüştüm” diyen Haneke’nin bu hissi, yaşlılık dönemi olarak adlandıracağımız sinemasında yüksek dozda bir duygusal drama vadediyor. Yaşlı bir çift olan George ve Anne’i aşk, sevgi, ölüm ve yaşlılık temaları üzerinden merkeze alan ve ağırlıklı olarak bir evin içerisinde geçen film, sıkışmışlık, hapsolmuşluk, çaresizlik hissini ölümü andıran tekinsiz ve depresif atmosferiyle yoğun bir şekilde hissettiriyor.  Genel izleyicinin Haneke sinemasıyla duygusal açıdan en rahat bağ kurabileceği film olan Beyaz Bant, doğaçlama geliştiği bilinen güvercin sahnesiyle hafızalara kazınırken Jean Louis-Trintignant ve Emmanuelle Riva’nın üst düzey performanslarından güç alıyor ve finalinde yumruk yemiş hissiyatı yaratıyor. Dramatik ve duygusal filmlerin İtalyan yönetmeni Nanni Moretti’nin başkanlığındaki jüriden ödüle uzanması ise en doğal şey olsa gerek.

amour

La vie d’Adele (2013)

Abdellatif Kechiche’in lise öğrencisi  Adele’nin cinsel yönelimini keşfedişini ve kendisinden yaşça büyük mavi saçlı Emma ile yaşadığı tutkulu aşkı anlattığı filmi Mavi En Sıcak Renktir, eşcinsel bir ilişkinin evrelerinin heteroseksüel bir ilişkiden çok da farklı olmadığını gözler önüne seriyor. 180 dakikalık epik hikaye formatını bir nevi ilişki filmine uygulayan Kechiche, sahnelerin duygusal boyutuna güç katan biçimsel tercihleri ve filmin doğallığına büyük katkı sağlayan gözlemci yeteneğiyle, ne istediğini bilen bir yönetmen olduğunu fazlasıyla hissettiriyor. Filmin, pornografi suçlamalarıyla karşı karşıya kalan seks sahnelerinin fazlasıyla “hardcore” olduğu ve oyuncuları oldukça zorlayıcı nüanslar barındırdığı aşikar, fakat bu sahnelerin duygusal, tutkusal, sansasyonel boyutuyla birlikte filme bir araç değil amaç olarak hizmet etmesi, Kechiche’nin mükemmeliyetçiliğiyle örtüşüyor ve ortaya dramatik, estetik, kışkırtıcı, seksi ve fazlasıyla cesur bir LGBTİ başyapıtı çıkarıyor. Film, Steven Spielberg’in başkanlığındaki jüriyi etkileyerek ödüle uzandı.

la-vie-dadele-1

Kış Uykusu (2014)

Nuri Bilge Ceylan’ın Türk sinemasına Yol (1982)’dan tam 32 yıl sonra Altın Palmiye ödülünü tekrar ve bu sefer tek başına getiren 196 dakikalık başyapıtı Kış Uykusu, kuşkusuz yıllar boyu övünmeye devam edeceğimiz bir gurur kaynağı. Geçmişinde 25 yıl  tiyatro oyunculuğu yapmış olan Aydın’ın Kapadokya’da sahibi olduğu “Othello Otel”deki yaşantısına tanık olduğumuz Kış Uykusu, izleyiciyi kışın gelmesiyle beraber aydın bir karakterin ruhunun derinliklerine inerek genç karısı Nihal, kardeşi Necla ve kasaba insanlarıyla olan yüzleşmesine tanıklık ettiriyor. Çehov esintilerine bolca yer veren Ceylan, ahlâk, namus, gurur, kibir, kader, vicdan, adalet, fedakârlık gibi kavramlar ekseninde derin bir insan analizi yapıyor ve sınıfsal farklılık başta olmak üzere birçok meseleye eleştiri oklarını yöneltiyor. Kapadokya’yı mesken edinen sinematografi çalışması Gökhan Tiryaki’nin romanesk yoğunluğa sahip görsel tasvirleriyle hem sinemasal doygunluk hem de edebi bir lezzet taşıyor. İnsan ruhunun katmanları ve çeşitliliği üzerine farklı okumalara kapı açan yapısı klasikleşmiş bir romanın oldukça başarılı uyarlaması hissiyatı yaratan film Jane Campion’ın başkanlığını yaptığı jüriden zafere ulaştı.

winter-sleep-haluk-bilginer-melisa-sozen-demet-akb71

Dheepan (2015)

Sri Lanka’da bir Tamil savaşçısı olan Dheepan’ın savaştan kaçmak için tanımadığı bir kadın ve kız çocuğuyla düzmece bir aile kurarak sahte kimlikle Fransa’ya iltica etmesini ve Paris’in kenar mahallelerinde  yeni bir yaşam kurmaya çalışmasını anlatan Dheepan, Fransız yönetmen Jacques Audiard’ın önceki filmlerinin yaratıcılığından ve gücünden uzak, göçmen sorununun adeta bir krize dönüştüğü günümüzde Batılıların “politik duyarlılık”ına oynayan, dramatik yapısı fazlasıyla formüle dayalı bir yapım. Coen kardeşlerin başkan olduğu jüriden ödüle uzanan film için Cannes tarihinde Altın Palmiye kazanan en vasat filmlerden biri olduğunu söylemek mümkün. Yıllar sonra The Lobster, The Assassin, Son of Saul ve Carol gibi sinema tarihine belirli açılardan damga vuran yapımların arasından nasıl ödüle uzandığı hayretler uyandırmaya devam edecektir.

Dheepan-4

 Not: Bu yazı Cinedergi’nin 92. sayısında yayımlanmıştır.

 
Yorum yapın

Yazan: Mayıs 1, 2016 in 2012, Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,