RSS

Etiket arşivi: değerlendirme

74. Altın Küre Ödülleri Değerlendirmesi

Dün gece gerçekleştirilen 74. Altın Küre ödülleri beklenildiği gibi Damien Chazelle’in müzikali La La Land’ın geceye damga vurmasıyla sonuçlandı. Komedi / müzikal kategorisinde en iyi film, en iyi erkek oyuncu (Ryan Gosling), en iyi kadın oyuncu (Emma Stone) ve genel kategorilerde en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi özgün müzik, en iyi özgün şarkı dahil olmak üzere 7 ödülle ayrılan La La Land, Altın Küre tarihinin rekorunu kırmış oldu. Bu rekor daha önce toplamda 6 ödül kazanan One Flew Over the Cuckoo’s Nest (1975) ve Midnight Express (1978) filmlerine aitti. En iyi drama ödülünü yılın favori filmlerinden Moonlight’ın kazanması zaten beklenilen bir durumdu. Esas sürpriz ise Moonlight’ın en iyi filmi kazanmasına rağmen başka hiçbir ödüle layık görülmemesiydi. Eğer La La Land ve Moonlight en iyi film için aynı dalda yarışmış olsaydı muhtemelen Moonlight geceden sıfır çekmiş olarak ayrılacaktı.

lalalandmovie

Bu yılki Altın Küre töreni özellikle 4,5 dakikalık muazzam açılışıyla hafızalarda yer edindi. Sunucu Jimmy Fallon başta olmak üzere, Nicole Kidman, Amy Adams, Ryan Reynolds, Stranger Things dizisindeki çocuk oyuncular, Evan Rachel Wood ve daha birçok ismin bulunduğu şov adeta La La Land’in geceye damga vuracağını en baştan ilan eder gibiydi. La La Land’in açılışındaki müzikal sahnenin ve filmin içinden birçok akılda kalıcı sahnenin parodisini oldukça eğlenceli ve kaliteli bir şekilde gözler önüne seren tören, sunum konusunda ilerleyen dakikalarda bu açılışı arattı. Fallon, geçtiğimiz yıl töreni sunan Ricky Gervais kadar akılda kalıcı bir sunum hazırlayamadı, zaten sahnede de toplamda 10 dakika bile görünmedi. Hafızalara kazınacak bir başka an ise Meryl Streep’e “Onur Ödülü” takdim edildiği andı. Alkışların ve gözyaşlarının durmadığı anda Streep, yakın zamanda A.B.D başkanı seçilen Donald Trump’ı eleştiren politik bir konuşma yaparak törene damgasını vurdu.

streep1

En iyi erkek oyuncu -drama- kategorisinde Casey Affleck, en iyi kadın oyuncu –komedi/müzikal- kategorisinde Emma Stone favori olarak çıktıkları yarıştan ödülle ayrıldı ve Oscar için iddialarını sürdürdü. Affleck’in en yakın rakibi Denzel Washington’un burada kazanamaması Affleck’in önünü daha da açmaya yaradı. Emma Stone’un şansı ise Oscar’da Affleck kadar kolay olmayacak, zira Küre’de aynı kategoride yarışmadığı Natalie Portman ve Isabelle Huppert ile karşılaşarak çetin bir yarışa girecek. En iyi erkek oyuncu –komedi/müzikal- kategorisinde Ryan Gosling tahmin edildiği gibi yakın rakipleri Ryan Reynolds ve Hugh Grant’i geride bırakarak ödüle uzandı. Bu ödülün normal şartlarda en iyi erkek oyuncu kategorisinde çok iddiası bulunmayan Gosling’in Oscar’da ilk 5’e girmesine yetip yetmeyeceğini bekleyip göreceğiz.

74th Annual Golden Globe Awards - Season 74

En iyi kadın oyuncu –drama- kategorisinde ise kesin bir şekilde Natalie Portman’ın üçüncü Altın Küre’sini kazanması bekleniyordu ama usta Fransız aktris Isabelle Huppert da yarıştan kopmayarak Portman’ın en yakın takipçisiydi. Huppert’ın Elle filmindeki performansıyla ödülü hak ettiği konusunda çoğu kişi hem fikirdi fakat Fransız oyuncu olması, Hollywood projelerinde genel olarak yer almaması, daha önce Altın Küre ya da Oscar’a aday gösterilmemesi gibi sebepler yüzünden ibre Portman’ın kazanacağını gösteriyordu. Nitekim, ödülü Huppert’ın kazanması sevinçle karşılandı ve büyük bir alkış tufanı koptu. Huppert, bu galibiyetle Oscar adaylığını garantiledi fakat Portman ve Stone ile çetin bir yarışa gireceğinden orada ödülü kazanmasının Küre’dekinden daha zorlu olacağı bir gerçek.

huppert

Yardımcı kadın oyuncu kategorisinde tiyatrodan uyarlanan Fences’taki performansıyla Viola Davis açık ara favoriydi ve ödülü kendisini geriden takip eden Michelle Williams’a kaptırmayarak Oscar’ı da garantiledi. Törenin en büyük sürprizlerinden biri ise yardımcı erkek oyuncu kategorisinde oldu. Eleştirmen birliklerinin hemen hemen hepsinde galip gelen Mahershala Ali’nin Moonlight’taki performansıyla ödülü alması en garanti dallardan biri olarak gözüküyordu. Eğer bir takipçisi olacaksa da Hell or High Water’daki performansıyla Jeff Bridges ikinci sıradaydı. Ödülü ise Nocturnal Animals’taki performansıyla Aaron Taylor-Johnson’ın kazanması şok etkisi yarattı. Hollywood’ta yeterince sevilmeyen ve Oscar’a aday olma şansını da gün geçtikçe iyice yitiren Nocturnal Animals’ın hakkını HFPA yönetmen, senaryo ve yardımcı erkek oyuncu dallarında aday yaparak vermişti. Fakat bu dalda bazı eleştirmen birliklerinde de olduğu gibi aynı filmden Michael Shannon’un aday olması beklenirken HFPA, Shannon’u aday yapmayıp Johnson’u seçti. Çoğu birliğe aday edilmeyen, edildiği zaman da muhtemelen 4. ya da 5. sıradan dahil edilen bir isimdi Shannon. Bu yüzden Johnson’ın dala 5. sıradan girdiği ve adaylık kontenjanını doldurduğu düşünülürken ödüle uzanması çok net bir sürprizdi. Johnson’un normalde Oscar’a aday olması için tahminlerde adı bile geçmemesine rağmen Altın Küre ödülüne uzanması onun Akademi’de ilk 5 aday arasına girmesine yetip yetmeyeceği merak konusu.

la-aaron-taylor-johnson-20170108

En iyi yönetmen dalının Damien Chazelle ve Barry Jenkins arasında geçmesi bekleniyordu. Neticede dramada Moonlight’ın, komedi/müzikalde La La Land’in galip geleceği herkes tarafından tahmin ediliyordu. Dolayısıyla yönetmen ödülünün bu ikisinden birine gideceği garantiydi ve Chazelle biçimi öne çıkaran gösterişli yönetmenliğiyle bir adım daha öndeydi. Beklenildiği gibi Chazelle en iyi yönetmen ödülüne ulaşarak Oscar’da da bu önemli kategorinin favorisi olacağını gösterdi. Törenin en büyük sürprizi ise senaryo ödülünde yaşandı. La La Land, yönetimiyle, oyunculuklarıyla, müzikleriyle, şarkılarıyla, sinematografisiyle, kurgusuyla, sanat yönetimiyle, kostüm tasarımıyla her ne kadar herkesin kalbini çalmış olsa da, bunlara kıyasla zayıf bir noktası varsa onun da senaryosu olduğu konusunda da filmin hayranları bile hem fikirdi. Neticede senaryosu kusursuz derecede çarpıcı Manchester by the Sea ve henüz izleyemesek de yılın en etkileyici senaryolarından biri olduğu söylenen Moonlight arasında geçmesi beklenen ödülün La La Land’a gitmesini çoğu kişi beklemiyordu. HFPA, La La Land’i o kadar çok sevmiş olacak ki, senaryo ödülünü de gözü kapalı vermekte bir sorun görmedi ama ödülün açık ara Manchester by the Sea’nin hakkı olduğunu düşünen birçok La La Land hayranı sosyal medyada yorumlarını esirgemedi.

74th Annual Golden Globe Awards, Press Room, Los Angeles, USA - 08 Jan 2017

Özgün müzik ve özgün şarkı dallarında adeta rakipsiz olan Justin Hurwitz, La La Land’teki olağanüstü besteleri ve filmden çıktıktan sonra herkesin defalarca dinlediği “City of Stars” şarkısıyla zorlanmadan zafere ulaştı. Oscar ödüllerinde de müzik ve şarkı dallarında durumun değişmeyeceğini gönül rahatlığıyla söylemek mümkün hale geldi. Animasyonda Zootopia ve Kubo arasındaki çekişme Zootopia lehine sonuçlanınca aylar önce müthiş bir çıkış yapmasına rağmen son zamanlarda popülaritesini kaybeden Zootopia, Oscar için tekrar favori olduğunu hatırlattı. Yabancı dilde en iyi film kategorisinde ise eleştirmenlerin ve izleyicilerin favorisi olan ve ödülü kazanmasına çoğu kişi tarafından kesin gözüyle bakılan Toni Erdmann, Cannes Film Festivali’nden sonra Altın Küre’den de eli boş döndü. Ödülü Paul Verhoeven’in sansasyonel filmi Elle’nin kazanması ve Isabelle Huppert’ın da kadın oyuncu ödülünü alması, Elle’yi La La Land’ten sonra gecenin en çok ödül kazanan ikinci filmi haline getirdi. Oscar’da “yabancı dilde en iyi film” kategorisinde ilk 9’da bulunmayan Elle, dolayısıyla orada Toni Erdmann’ın rakibi olamayacak. Fakat buna rağmen Toni Erdmann’ın aslında geçtiğimiz yıllardaki “Amour”, “A Separation”, “La Grande Bellezza”, “Son of Saul” zaferleri kadar kesin bir favori olmadığı anlaşıldı. Oscar’da Elle olmasa bile The Salesman ya da Land of Mine ile yine bir yarış içine gireceği kesinleşti.

154a2d-20170109-justin-hurwitz

La La Land, Altın Küre’den 7 ödülle ayrılmasının ardından Oscar’ın da favorisi haline geldi fakat Oscar ve Altın Küre tercihlerinin çoğu zaman farklı olabildiği gerçeğini de göz önünde bulundurmak gerek. Bu yüzden Moonlight’ın hala Oscar’da La La Land’in en güçlü rakibi olduğunu unutmamalı. La La Land’in burada kazandığı en iyi erkek oyuncu ve en iyi senaryo ödüllerini Oscar’da kazanamayacağı çok yüksek ihtimal. En kötü senaryoda en iyi kadın oyuncu ödülünü Portman ya da Huppert’tan biri, en iyi film ödülünü Oscar’da Moonlight kazansa bile garanti ödülü 3’e düşüyor. Fakat Altın Küre’de olmayan sinematografi, kurgu, ses kurgusu, ses miksajı, sanat yönetimi, kostüm tasarımı gibi dallar esasında La La Land’in en güçlü olduğu dallar. Bunların çoğunda favori olduğunu düşünürsek La La Land -en iyi filmi alamasa bile- en az Altın Küre’de aldığı 7 ödüle Oscar ödül töreninde de ulaşarak bu yıl en çok ödül kazanan film olarak ayrılacaktır.

 

 
Yorum yapın

Yazan: Ocak 10, 2017 in Haberler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

53. Uluslararası Antalya Film Festivali Değerlendirmesi

ULUSAL YARIŞMA ÖDÜLLERİ

12 filmin yarıştığı “Ulusal Yarışma Filmleri” bölümünde en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi senaryo ödülleri Ümit Köreken’in yönettiği Mavi Bisiklet filminin oldu. Semih Kaplanoğlu başkanlığındaki jürinin bu kararı hem eleştirmenler hem genel izleyici nezdinde şaşkınlıkla karşılandı. Herkes yarışmanın en güçlü filmleri olan Albüm, Babamın Kanatları, Tereddüt ve Rüzgarda Salınan Nilüfer arasında geçecek bir yarış bekliyordu fakat jüri Albüm ve Rüzgarda Salınan Nilüfer’i tamamen görmezden geldi, Tereddüt’ü ise sadece kadın oyuncu ödülüyle geçiştirdi. Açıkçası kimsenin ödül tahminlerinde Mavi Bisiklet bulunmuyordu ve Köreken’in filminin geceye damga vurması üzerine sosyal medyada tepkiler büyüdü.

ulusal2

Nisan ayında Müjde Ar başkanlığındaki İstanbul Film Festivali jürisinin ve Mayıs ayında George Miller başkanlığındaki Cannes Film Festivali jürisinin hakkaniyetsiz kararları hala tartışılmaya devam edilirken bunlara Kaplanoğlu başkanlığındaki Antalya Film Festivali jürisinin kararları da eklenmiş oldu. Sinemayı ikinci plana atarak verilen politik kararlar “jüri başkanı” seçiminin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Albüm ve Rüzgarda Salınan Nilüfer’in muhafazakarlık ve hükümet eleştirileri, Tereddüt’ün ise cinselliği öne çıkaran feminist bir film oluşu her ne kadar güçlü “sinema” olsalar da muhafazakar bakış açısına sahip jüriyi muhalif tavrı olmayan, iddiasız ve daha güçsüz bir yapıma ödül vermeye itti.

Babamın Kanatlarına’na “en iyi ilk film” ödülü verilirken yine bir “ilk film” olan Mavi Bisiklet’e “en iyi film” ödülünün verilmesi ise nereden baksanız tutarsız.” Babamın Kanatları, Mavi Bisiklet’ten daha iyi bir ilk film ama Mavi Bisiklet, Babamın Kanatları’ndan daha iyi film!” gibi son derece mantıksız bir sonuç çıkıyor ortaya. Adana Film Festivali’nden toplamda 7 ödülle dönen Babamın Kanatları, Antalya’da da 6 ödülün sahibi olarak yarışmanın en çok ödül kazanan filmi oldu. Özellikle Menderes Samancılar ve Kübra Kip hem Adana’da hem Antalya’da aldığı oyunculuk ödüllerini hak ediyordu.

ulusal1

En iyi kadın oyuncu ödülünü açıklayan Mehmet Özgür’ün “Ödülü kazanan Tereddüt ama biz ödülü sadece birine verdik” diyerek Funda Eryiğit ve Ecem Uzun arasında kısa süreliğine bir rekabet yaratmaya çalışması hiç hoş değildi. Buna rağmen Ecem Uzun’un ödül için adı açıklandığında Funda Eryiğit’in elinden tutarak onu beraber sahneye çıkmak için ikna etmesi alkış alan bir hareket oldu. Keşke ödül zaten muazzam oynamış olan ikili arasında paylaştırılsaydı.

ULUSLARARASI YARIŞMA

10 filmin yarıştığı “Uluslararası Yarışma” bölümünde Türkiye’den Tereddüt ve Toz filmleri de yer alıyordu. Hugh Hudson başkanlığındaki jüri adeta Kaplanoğlu başkanlığındaki jüriye bir cevap niteliğinde Yeşim Ustaoğlu’nun Tereddüt’ünü en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi kadın oyuncu (Ecem Uzun) dallarında ödüllendirdi. Gözde Kural’ın Toz filmine bu bölümde bir ödül çıkmadı. Yarışmanın Tereddüt’le beraber diğer favorisi olarak görülen House of Others filmi ise “Jüri Özel Ödülü”ne layık görüldü.

uluslararasi1

ORGANİZASYON

Özellikle son 3 yılda Türkiye’nin Cannes’ı olmayı amaçlayan Antalya Film Festivali giderek daha görkemli ve şaşaalı olmaya başlıyor. Bu konuda ekibin haklarını teslim etmek gerekiyor ki, filmlerden dünyaca ünlü konuklara, Film Forum’dan TMR’ye, festival yolundan festival gazetesine, şenliklerden söyleşilere, atölyelerden etkinliklere, ödül törenlerinden partilere kadar büyük bir emek söz konusu. Festival süresi içerisinde yapılacak o kadar çok şey buluyorsunuz ki, her anı dolu dolu geçiyor. Özellikle Expo Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen ödül töreni sunumundan konserine, tekniğinden süresine son derece profesyoneldi. Festival boyunca sadece akrediteli konukların servis saatleri ve yoğun talep olan filmlere bilet bulabilmesi hakkında bazı sıkıntılar yaşandığı oldu. Bilet konusu genelde görevlilerin yardımıyla bir şekilde çözüldü, servis konusunda da bu kadar kalabalık bir festivalde herkese farklı zaman dilimlerinde tek tek araç kaldırılamayacağını bazı konukların idrak etmesi gerekiyor artık. Beklemeler elbette yaşanacak ya da bazı servisler yer yer tüm otelleri dolaşacak bir güzergah izlemek zorunda kalabilecek.  1 hafta boyunca sayısız kişiyi oradan oraya götürmekle görevli olan servis şoförlerini azarlamaya çalışan bazı konuklara rastlamak sinir bozucu bir durumdu. Festivale konuk olarak gelmek kimseye servis şoförlerini  ve salon görevlilerini azarlama hakkını vermiyor.

organizasyon3

AKREDİTASYON MESELESİ

Antalya Film Festivali, Türkiye’deki tüm festivaller içinde akreditasyon meselesini en çok zorlaştıran ve sinema yazarlarıyla papaz olan festival olmaya bu yıl da devam etti. Her yıl bu konu hakkında birçok sinema yazarı çeşitli eleştirilerini dile getirse de bunlardan ders alınmamış gözüküyor. Maillere, telefonlara, mesajlara cevap vermeyen bir basın sorumlusu ve “7 gün, 3 gün, yol + konaklamanı kendin karşılarsan gel” şeklinde üçe ayrılan hakkaniyetsiz akredite sistemi hala devam etmekte. Festivalde bu yıl SİYAD ödülünün olmaması, festival ve SİYAD arasındaki uçurumu giderek artırmaya başladı. Magazin dünyasından isimlerin varlığı daha da artarken akredite sistemi ve basın sorumlusunun davranışları yüzünden “küstürülen”  sinema yazarlarının sayısı azalıyor. Bu konuda en yakın zamanda kalıcı bir çözüm üretilmesi gerekiyor. Festival gelecek yıl için bunları dikkate alır ya da almaz ama bizler sinema yazarları olarak her sene üzerine basarak bunu söylemeye devam edeceğiz.

MANCHESTER BY THE SEA – NERUDA

2017 Oscar Ödülleri’ne adaylıklarıyla damgasını vurması beklenen Kenneth Lonergan filmi Manchester by the Sea ve Pablo Larrain’in Pablo Neruda biyografisi Neruda festivalde Türkiye prömiyerlerini gerçekleştirdi. Sinemaseverlerin çok merak ettiği filmler olmasına rağmen nedense bu iki filmin tanıtımı çok fazla yapılmadı. Sadece bu iki filmi görmek için başka şehirlerden Antalya’ya gelen sinefiller olmasına rağmen salonların doluluk oranı beklediğimiz gibi değildi. Filmekimi’nde gösterilmiş olsa biletleri hemen tükenerek salonlarda izdiham yaratacak olan bu iki film daha iyi bir tanıtım yapılmasını hak ediyordu. Festivalin son 3 gününde görme şansına eriştiğim Manchester by the Sea ve Neruda hakkındaki kısa görüşlerim şöyle;

neruda-e1477420350541

Neruda

Şili sinemasının en iyi yönetmenlerinden Pablo Larrain’in yine Şili’nin unutulmaz figürlerinden komünist şair, yazar ve senatör Pablo Neruda’nın 1940’ların sonundaki kaçak hayatını ele aldığı film, El Club’da (2015) olduğu gibi Larrain’in usta işi yönetimiyle özel bir politik gerilime, şiir gibi bir biyografiye dönüşüyor. Larrain sinemasına göre daha konvansiyonel bir anlatısı olan Neruda, Larrain’in 2017 Oscar Ödülleri için konuşulmaya başlanan Jackie filmi öncesi Hollywood’a geçişinin habercisi niteliği taşıyor. Larrain, daha ana akım biyografik şablonda bile kendi arthouse sinemasının kodlarından görsel ve kurgusal olarak ödün vermiyor. Dış ses anlatısı, zaman – mekan algısını yok eden bazı sekanslar, El Club’ın kirli ve puslu havasını anımsatan sinematografik tercihler Larrain’in “auteur” kimliğine uygun biçimci tercihleri. Neruda rolünde Luis Gnecco ve dedektif Oscar Peluchonneau rolünde Gael Garcia Bernal unutulmaz performans sergiliyorlar.

8/10

manchester-by-the-sea

Manchester by the Sea

Kenneth Lonergan’ın Margaret (2011)’ten 5 yıl sonra gelen yeni filmi Manchester by the Sea, dramatik yapısını yas ve suçluluk duygusu üzerine konumlandıran, her biri çok iyi yazılmış karakterlere sahip olan, son yılların en güçlü dram filmlerinden. Lonergan’ın etkileyici kalemi, sade ve dingin planlarla bezeli yönetmenlik anlayışıyla birleşmiş. Özellikle filmde flashback sahnelerinin girdiği kısımlar kurguculara örnek teşkil edecek kadar temiz ve pürüzsüz kotarılmış. İzleyicinin yüreğini dağlamayı başaran, arada sert bıçak darbeleriyle acıtan ama mizahi sahneleriyle de durumu dengelemeye çalışan senaryosunun yanında filmin en büyük gücü kuşkusuz oyunculukları. Casey Affleck başta olmak üzere Michelle Williams, Kyle Chandler ve Lucas Hedges oldukça güçlü performanslara sahipler. Affleck’in Oscar sezonunda en iyi erkek oyuncu adaylığı alabilme ihtimali yüksek.

8,5/10

 
Yorum yapın

Yazan: Ekim 25, 2016 in 2012, Festivaller

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

27. Ankara Film Festivali Değerlendirmesi

28 Nisan – 8 Mayıs 2016 tarihleri arasında düzenlenen 27. Ankara Uluslararası Film Festivali, yılın merakla beklenen filmlerini bir araya getirdiği programıyla her yıl olduğu gibi Ankaralı izleyicilere festival coşkusunu yaşatmaya devam etti.

foto11

 45 ülkeden toplamda 213 filmin gösterildiği festivalde Love 3D’den Auf Einmal’a, Hail Caesar!’dan Chevalier’e, Embrace of the Serpent’tan Arabian Nights’a, Francofonia’dan Fire at Sea’ye, A Dragon Arrives!’tan A Monster with a Thousand Heads’e kadar birçok önemli uluslararası film izleyiciyle buluşurken, bu yıla özel “Hamlet” seçkisinin önemi ise büyüktü. Laurence Olivier, Claude Chabrol, Aki Kaurismaki, Krsto Papic ve Metin Erksan’ın Hamlet uyarlamalarıyla bu büyük filmleri beyazperdede izleyip nostalji yaşama şansını yakalarken, Benedict Cumberbatch’in oldukça ses getiren 200 dakikalık “Hamlet” oyununu sinemada bile olsa izleyebilenler epey şanslıydı.

Ankara’da festival denildiğinde kuşkusuz akla ilk gelen sinema salonu olan Kızılay Büyülü Fener, yine kendine has büyüsüyle birçok sinemasevere ev sahipliği yaptı. Önceki yıllarda Ankara Film Festivali ve Gezici Festival kapsamında gittiğim Büyülü Fener’de bu yıl salonun doluluk oranının azaldığını görmek üzücüydü. Bazı yarışma filmleri haricinde genel olarak salonlarda büyük boşluklar görmek  büyük emeklerle oluşturulan festivale haksızlık gibiydi.

büyülü fener

Festivalin bu yıl organizasyon olarak başarısı kendini belli ediyordu. Özellikle son yıllarda bazı festivallerde sıklıkla karşılaşmaya başladığımız karanlık projeksiyon, altyazı sıkıntısı, basın mensuplarıyla ilgili yer problemi gibi sorunların hiçbiriyle karşılaşılmadı. Güler yüzlü, ufak tefek sorunlara karşı seri çözümler üreten, rahat ve keyifli bir festival geçirmeniz için elinden geleni yapan festival ekibinin tutumu takdire şayandı. Ah bir de o ödül töreninde videoların zaman zaman donması yaşanmasaydı!

Festivalin merakla beklenen “Ulusal Yarışma” bölümüne film, yönetmen, senaryo, görüntü yönetimi ve kurgu ödüllerinin hepsini toplayan Senem Tüzen imzalı Ana Yurdu damga vurdu. Emre Konuk’un ilk filmi Çırak ise umut vadeden kategorisinde aldığı yönetmen, senaryo, erkek oyuncu ödülleri ve  ana yarışmada aldığı yardımcı kadın oyuncu ödülleriyle gecenin ikinci kazananıydı. Kendi adıma ve birçok eleştirmen arkadaşımın düşüncesine göre Tolga Karaçelik’in yönettiği Sarmaşık yarışmanın açık ara en iyi filmi olmasına rağmen jüriden sadece Nadir Sarıbacak ve Kadir Çermik’in aldığı oyunculuk ödülleriyle yetindi. Bunu Sarmaşık’ın 2 yıl önce Sundance Film Festivali’nde gösterilmesi, ödüllere ambargo koyduğu ve vizyona girdiği tarihin geçen yıl olması sebebiyle eskimesine bağlamak mümkün. O yüzden Sarmaşık’ın yeni filmler arasında ana yarışmada yer alması zaten biraz garip kaçıyordu.

ankara111

Kendi adıma festivalin en garip ödülleri ise yardımcı erkek oyuncu , görüntü yönetimi ve sanat yönetimi dallarında yaşandı. Daha önceki festivallerde yardımcı erkek oyuncu ödülünü Sarmaşık ekibinden Özgür Emre Yıldırım kazanmıştı. Yine Yıldırım’ın kazanmasını beklerken bu seferki jüri aynı filmden başka bir ismi, Kadir Çermik’i ödüle layık gördü. Benim bu daldaki favorim daha önceki festivallerde de hep Özgür Emre Yıldırım olmuştu, fakat Ankara’da Saklı’yı izleyince bu sefer Settar Tanrıöğen’in ödülü hak ettiğini düşünmüştüm. Bana göre Sarmaşık’tan sonra yarışmanın en iyi ikinci filmi olan Saklı’ya hiç ödül çıkmayacağı ise jürinin filmi izlerkenki ifadesizliğinden(!) belli olduğundan benim için sürpriz olmadı.

Görüntü yönetimi dalında ise kuşkusuz favori Rüzgarın Hatıraları’nda harika bir iş çıkaran Andreas Sinanos’tu. Daha önce de bu ödülü farklı festivallerde kazanan Sinanos’un en yakın rakibi ise Sarmaşık’la Gökhan Tiryaki gözüküyordu. Fakat Erden Kıral başkanlığındaki jüri belki de başka hiçbir jürinin yapmayacağı bir seçim yaparak Ana Yurdu’ndan Vedat Özdemir’i bu dalda ödüllendirdi. Kanımca festivalin en çok “Nasıl yani?” dedirten ödülü ise Misafir filminin kazandığı sanat yönetimi oldu. Özellikle bu ödülden sonra sosyal medyada bazı sinema yazarları arkadaşlarımdan bir “????” silsilesi yağmaya başladı. Dönem filmi yapısıyla Rüzgarın Hatıraları’nın neredeyse rakipsiz gözüktüğü dalda “sanat yönetimi” konusunda üstün bir başarısını göremediğimiz Misafir bu anlamda gerçek bir sürprizdi.

  1. Ankara Uluslararası Film Festivali 8 Mayıs akşamı düzenlenen ödül töreniyle birlikte son buldu ama yarattığı festival coşkusu hafızalarda yer etmeye devam etti. Gelecek yıl festivalde izleyici katılımının daha çok olması dileklerimle beraber kişisel olarak festivalin bu yılki “en”leri listemi paylaşıyorum.

Festivalin “En”leri

En İyi Film: Love 3D

En İyi Yerli Film: Sarmaşık

En İyi İlk Film: Çırak

En “Keşif” Film: Wir Monster

En “Sansasyonel” Film: Love 3D

En “Tuhaf” Film: A Dragon Arrives!

En İlgi Çekici Fikir: Chevalier

En Filmografisinde Zirve Yapan Yönetmen: Aslı Özge (Auf Einmal)

En İyi Çıkış Yapan Yönetmen: Emre Konuk (Çırak)

En İyi Oyunculuk Performansı: Nadir Sarıbacak (Sarmaşık)

En Güzel Sürpriz: Benedict Cumberbatch’lı Hamlet

En “Sinematografik” Film: Emre Erkmen (Auf Einmal)

En İyi Müzik Kullanımı: Love 3D’deki tüm müzikler

En Büyük Hayal Kırıklığı: Hail, Caesar!

En Zayıf Film: Melekleri Taşıyan Adam

En “Şok” Edici An: Saklı’da Settar Tanrıöğen’in birden üzerinde don – atletle kadraja girerek genç bir kadınla fantezi yaptığı sahne!

En “Rahatsız” Edici An: Love’da 3 boyutun kullanış amaçlarından birinin karakterin direkt olarak izleyicinin suratına boşalması olması!

En İyi Çekilmiş Sahne: Hail, Caesar!’da Scarlett Johansson’un göründüğü ilk koreografi.

En “Sinemasal Sarhoşluk” Yaratan Sahne: Sarmaşık’ın salyangozlu ve sarmaşıklı sahnelerindeki baş döndürücü kurgu

En Anlamlı Final: Saklı’nın İlhan Şeşen ve Settar Tanrıöğen’li son karesi

 

 
Yorum yapın

Yazan: Mayıs 14, 2016 in Festivaller

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

15. !f İstanbul Film Festivali Değerlendirmesi

Bu sene 18 Şubat – 28 Şubat tarihleri arasında 15.si düzenlenen !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali yine sinefilleri mutlu edecek bir seçkiyle karşımızdaydı ve salonları doldurduk. Bu seçki içerisinde bulunan Love 3D ve The Assassin gibi başyapıtlar, Der Nachtmahr, Entertainment, Queen of Earth ve Turbo Kid / Kung Fury gibi harika keşifler festivalin film kalitesini oldukça yükselten tercihler oldu. Yine harıl harıl filmden filme koştuğumuz, aralarda sinefil arkadaşlarımızla keyifli sinema muhabbetleri döndürdüğümüz bir atmosfer içerisinde !f İstanbul’da bu yıl izlediğimiz 35 filmi kısa kısa değerlendirdik. Keyifli okumalar.

1) Love 3D: Gaspar Noe’nin “3 boyutlu porno” söylemlerine maruz kalan son aşırılığı Love, sadece aşkın ve seksin sineması değil, aynı zamanda şiiri, müziği, resmi ve dansı da olmayı başarabilen büyüleyici bir güzellik. Noe, önceki filmlerinden I Stand Alone’un dış ses anlatısını, Irreversible’ın sondan başa yapısını, Enter the Void’in atmosferini birleştiriyor, üzerine film afişlerinden oluşan bir tutam sinefillik serpiyor, muazzam soundtrack parçalarıyla sahne üzerinde müzik kullanımı dersi veriyor ve o son kare eşliğinde “3 boyutlu bir porno”da gözümüzden bir damla yaş süzülmesini sağlayacak kadar sarsıcı bir filme imza atıyor. 5/5

love02

2) Der Nachtmahr: İlk film olduğuna inanamayacağımız bir şaheser olan Der Nachtmahr’da görsel ve işitsel açıdan sürekli sinemasal saldırıya uğrarken haz duymak, açılıştaki uyarılarıyla, kırmızı tonlardaki renk skalasıyla ve trans etkili müzikleriyle yeni bir Gaspar Noe’nin gelişini müjdeler gibiydi: AKIZ. Büyüme filmi, yaratık filmi, korku filmi, dostluk filmi, gerilim filmi, her türlü okumaya açık büyük bir cevher Der Nachtmahr.  Saykodelik havasından çıktığınız an kamyon çarpmışa döneceksiniz! 5/5

nachtmahr_still_h_15

3) The Assassin: Hou Hsiao-Hsien’e Cannes’da “En İyi Yönetmen” ödülünü getiren The Assassin, aldığı ödülün hakkını sonuna kadar veren baştan sona bir yönetmenlik şaheseri. Minimalist sinemayla “wuxia” türünü kendine has bir soğukkanlılıkla ve şahane bir sinematografiyle harmanlayan Hsien, izleyicinin sabrını oldukça zorlayan ama kesinlikle sinemasal haz duyulan, geleneksel anlatıyı zerre umursamayan, çok kişisel, oldukça ağır,  görsellik ve yönetmenlikte tavan yapan bir anti-sinema örneğine imza atıyor. 4,5/5

the-assassin (1)

4)Listen to Me Marlon: Belgeselin anlatıcısının bizzat Marlon Brando’nun kendi ses kayıtları olması başlı başına bir harika. Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi oyuncularından Brando’nun kişisel yaşamının derinliklerine indiğimiz bu yolculukta kendisi hakkında bilmediğimiz ya da daha önce fark etmediğimiz o kadar çok şey var ki. Brando’nun Hollywood sektörünün kuralları içindeki politik duruşuna, oyunculuğunun inceliklerine, filmografi seçimlerine, kariyerinin nasıl inşa edildiğine, içsel çalkantılarına, pişmanlıklarına, aile sorunlarına, şöhretinin getirdikleri ve götürdükleri üzerine bitmesini hiç istemeyeceğiniz bir portre. 2015’in en iyi belgeseli. 4,5/5

marlon

5) Entertainment: Gregg Turkington’un akıllardan çıkmayacak performansıyla ve tuhaf bir melankoliyle sarılı çok başarılı bir anti karakter çalışması.  İnsanları güldüremeyen bir komedyenin psikolojik katmanlarına anti-yol filmi şablonu üzerinden inerken bu kadar sahici bir “sinema duygusu” çıkarabilmek her yönetmenin harcı olmasa gerek. Sinir olmanın da aşık olmanın da mümkün olduğu filmlerden. 4/5

entertainment_0

6) Queen of Earth: Roman Polanski’nin Repulsion’u ve Ingmar Bergman’ın Persona’sını hatırlatan histerik bir iç dünya portresi. Elisabeth Moss’un olağanüstü performansıyla (bu yıl Oscar’a aday olan kadın oyuncuların hepsinden iyi!), görüntü yönetmeni Sean Pryce Williams’ın klostrofobik ve depresif atmosfer yaratma konusundaki başarasıyla hafızalara kazınan etkileyici bir psikolojik gerilim. 4/5

earth

7) Mon Roi: Maiwenn’in yeni filmi Mon Roi, arızalı ilişki filmlerinin en güzellerinden. Duygusal, komik, kalp kırıcı, sinir bozucu, tam bir duygu karmaşası. Cannes’da “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü alan Emmanuelle Bercot’un performansı ve enerjisi oldukça çılgın. Vincent Cassell’le birlikte tutan kimyaları gözünüzü kırpmadan izlemenizi sağlıyor. 4/5

mon roi1

8) Green Room: Jeremy Saulnier’in Blue Ruin’den sonra yine tekinsizliği ve gerilimi muazzam işleyen bir film. Dört kişilik bir punk rock grubunun müzik yapma serüvenini anlatır gibi başlayıp korku filmi görünümü altında esaslı bir Punk/Rock – Neo-Nazi arasında savaş filmine dönen çılgın bir tecrübe. Patrick Stewart’ın büyük bir soğukkanlılıkla canlandırdığı karakteri unutulmaz! 4/5

green room

9) Cobain: Montage of Heck: Bugüne kadar ailesinden onay alarak yapılan ilk Kurt Cobain belgeseli olan Montage of Heck, 2015’in en iyi belgesellerinden. Cobain’in yaşantısına dair daha önce görmediğimiz ses kayıtlarını, video görüntülerini, günlüğündeki notları, ailesinin, arkadaşlarının ve Courtney Love’ın röportajlarını son derece çarpıcı ve dinamik bir kurguyla kolajlayan, sadece animasyon sahneleriyle bile başlı başına bir film olabilecek potansiyele sahip kıymetli bir belge. 4/5

Kurt-Cobain-Montage-of-Heck (1)

10) Kung Fury: Turbo Kid’in öncesinde gösterilen Kung Fury, izlemeye doyum olmayacak 30 dakikalık bir kısa harikası. Atari bağımlıları ve trash film severler için adeta hazine. Ucuzluğundan bu kadar sinemasal zevk alacağımız yapımlara her daim aşığız! 4/5

kung fury

11) Just Jim: Submarine filminin başrolü olarak tanıdığımız genç oyuncu Craig Roberts’ın hem yönetip hem oynadığı Just Jim, örneklerini sıkça gördüğümüz ezik bir kaybedenin hikayesini öyle güzel, sinemasal, mizahi ve acımasız şekilde anlatıyor ki. Hikayesiyle Pier Paolo Pasolini’nin başyapıtı Teorema’nın bir Amerikan bağımsızı minyatürünü andırdığını bile söyleyebiliriz! 3,5/5

just jim film still

12) James White: Josh Mond’un yönetmenliğiyle benzerlerinden farkını hissettiren etkileyici bir karakter draması. Açılışından itibaren James White’ın yüzünden ayrılmayan kamera sıkışmışlık ve duygular konusunda etkileyici nüanslar yakalarken tatile çıktığında verilen genel plan ve deniz görüntüsüyle izleyiciye de bir “rahatlatma” yaşatması hafızalara kazındı.  Christopher Abbott ve Cynthia Nixon’un oyunculukları duyguyu izleyiciye geçirmede çok başarılı. 3,5/5

james white

13) Turbo Kid: 80’ler B filmi nostaljisine, kitsch estetiğe, elektronik müziklere, bol kana, şiddete ve kahkahaya doyuran Turbo Kid, içindeki çocuğu her zaman yaşatanlar için tuhaf duygular hissettiren, bitmesini hiç istemediğiniz bir geceyarısı eğlencesi. 3,5/5

turbo-kid

14) Men & Chicken: Anders Thomas Jensen’in 10 yıl aradan sonra gelen şok edici hikayesinin Kuzey’e özgü aykırı ve soğuk mizahla tuhaf kombini. Mads Mikkelsen mükemmel! 3,5/5

men-chicken

15) Tangerine: Sean Baker’ın sadece 3 İphone 5s ile bu kadar sinematografik, hareketli, akıcı, duygusal, kalp kırıcı ve kahkahaya boğan bir film çekmesi, hiç tanınmamış trans oyuncularından (Kitana Kiki Rodriguez ve Mya Taylor muazzam) maksimum performans alması takdire şayan. Birileri örnek almalı. Mesela Oscar ödüllü Spotlight’ın yönetmeni Tom McCarthy olabilir! 3,5/5

tangerine

16) Aaaaaah!: İnsanların konuşmayıp tuhaf sesler çıkararak maymunlar gibi yaşadığı bir dünya fikrini John Waters filmleri çılgınlığıyla buluşturan, aykırılığıyla Yorgos Lanthimos ve arkadaşlarının başlattığı Yeni Yunan Dalgası akımının izinden giden, oldukça tuhaf, sinir bozucu, cesur ve aşırı uçlarda gezinen deneysel bir çaba. 3/5

aaaah

17) Lisa, The Fox Fairy: Amelie ve The Brand New Testament gibi türdeşleri kadar iyi olmasa da en az onlar kadar sürükleyici, keyifli, rengarenk ve yer yer hüzünlü bir peri masalı. Macar filmi olması ve epizotlar arasına Japon bir pop şarkıcısının girip şarkılar söylemesi ilgi çekici. 3/5

lisa

18) The End of the Tour: Rolling Stone muhabiri David Lipsky ile 2008’de intihar eden yazar David Foster Wallace arasında 5 gün süren röportajın ve ilişkinin bol diyaloglu ve samimi öyküsü. Jesse Eisenberg her zamanki Eisenberg ama Jason Segel’in kariyerinin en iyi performansı. Me and Earl and the Dying Girl’in sonunda çalan Brian Eno parçası “The Big Ship” burada da ne güzel yakışmış öyle! 3/5

end of the tour

19) Der Bunker: Eğer Ulrich Seidl veya Yorgos Lanthimos gibi bu tarz konseptin gerçekten hakkını verebilecek yönetmenler tarafından çekilseydi Dogtooth ya da Im Keller gücünde bir film olabilme ihtimali çok yakın olabilirdi. Bu haliyle en fazla orta halli bir “ilginçlik” olabilmeyi başarıyor. 3/5

der bunker1

20) Tekerleme: Nereden baksak 30 yıl önce çekilen ama çoğu sinefilin hayatında ilk defa duyduğu Tekerleme’nin izini süren Burak Çevik’e ve filmi gösteren !f İstanbul’a hakiki bir “Keşif” getirdikleri için teşekkürler. 30 yıl öncesinin İstanbul’unu görüyor olmak nostaljik, başlarındaki 10 dakikadan fazla süren vapur sahnesi pek bir gereksiz ve filmle uyumsuz ama tekerlemeleriyle bol kahkaha attıran deneysel yapısı günümüz için kuşkusuz daha değerli. 3/5

tekerleme

21) Anomalisa: Charlie Kaufman’dan sade, dingin ve dokunaklı bir zihin egzersizi. Fakat Kaufman o çok sevdiğimiz eski tarzından uzaklaşmış. Daha çok animasyon usulü seks sahnesiyle dikkat çekiyor ya da kimilerine göre şok etkisi yaratıyor. Elbette tüm zamanların en iyi animasyonlarından Inside Out ile kıyaslanacak bir yapım değil. Kaufman filmografisinde gerilerde, orta karar bir film. 3/5

anomalisamovie

22) The Boy and the Beast: Festivalin geçen yılki Isao Takahata imzalı Japon animasyonu The Tale of the Princess Kaguya gücünde olmadığı için (zaten tarzları çok farklı) 2 saatlik süresini kaldırmakta zorlansa da, Japonların anime dünyası yaratımında zirve olduğunun bir başka kanıtı. Çok güçlü ya da önemli bir animasyon değil ama kalitesini ve emeğini her anında hissettirmede sıkıntısı yok. 3/5

the-boy-and-the-beast

23) Theory of Obscurity:  Herkesin görünür olmak istediği bir çağda anonim olmayı tercih eden, kim oldukları hakkında pek bilgi bulunmayan, sahneye Otomatik Portakal’ı hatırlatan maskelerle çıkan gizemli ve kült müzik grubu The Residents hakkında ilginç ve tuhaf şeyler öğreneceğimiz deneysel bir müzik biyografisi. 3/5

obscurity

24) Kill Your Friends: Kill Your Friends, esasında plak sektörüne dair baştan sona keyifle izlenen dinamik bir film. Fakat dördüncü duvarı yıktığı anlardaki kendinden emin “ben oldum” tavırları olmamışlıklarını daha çok açığa vuruyor. En büyük sorunu ise başroldeki Nicholas Hoult’un yanlış seçim olmasından dolayı çeşitli yerlerde karakterle ilgili inandırıcılık sorunları yaşaması. Müzik sektörünün American Psycho’su diye pazarlandı ama ne yazık ki değil. 2,5/5

killyour

25) Into the Forest: Filmin kurduğu apokaliptik dünya tasviri kısıtlı, hatta onlarca iyi örneğini gördüğümüz için bu düşük bütçeli tasvirinin yer yer komik kaçtığı bile söylenebilir ama iki kız kardeşin hayatta kalma mücadelesi kısmı dokunaklı. Ellen Page ve Evan Rachel Wood ikilisi filmi bir şekilde izlenir kılmayı başarıyor. 2,5/5

into the forest

26) I Smile Back: Sarah Silverman’ın güçlü performansı haricinde sıradan bir sorunlu, alkolik, uyuşturucu bağımlısı, kocasını aldatan, depresif, mutsuz ama iyi bir anne olmak için çaba sarf eden kadın portresi! 2,5/5

i smile back

27) He Named Me Malala: Nobel ödüllü 18 yaşındaki genç aktivist Malala Yusufzay’ın önemli hayat hikayesi hakkında ortalama bir belgesel. Ya da sevgili sinema yazarı dostum Tanju Baran’ın dediği gibi “Bir çocuktan aktivizmin David Beckham’ı nasıl yaratılır belgeseli olmuş, her pr çalışması gibi Victoria’sını gizliyor!” 2,5/5

malala

28) A Bigger Splash: Luca Guadagnino, kuşkusuz filmini çok güzel görüntülerle doldurmuş ama amaçsız sahne sayısı da bir o kadar fazla olmuş. Ralph Fiennes ve Tilda Swinton’un performansları tamam, Dakota Johnson da poz olarak gayet güzel kullanılmış ama Matthias Schoenaerts gibi yetenekli bir oyuncu resmen filmle ton uyuşmazlığı yaşamış.  Afişte gözümüze gözümüze sokulan yılanın ise arada birileri tarafından elle tutulup fırlatılmasından başka bir işlevi yok! 2/5

a bigger splash1

29) El Apostata: Din eleştirisi görünümünde yetişkin bir adamın bunalımlı, komik, duygusal, salaş ve çıplak yaşamından naif kesitler bütünü. Filmle ilgili “Bunuel” benzetmeli yorum gördüğünüz zaman kaçın. Bunuel bu değil! 🙂 2/5

El-apostata

30)Yakuza Apocalypse: Festivalin geçen yıl Sion Sono’nun Tokyo Tribe’i ile üst seviyede yaşattığı geceyarısı çılgınlığından sonra epey hayal kırıklığı. Aşırılıkları ve çılgınlıkları her zaman severiz, hele ki geceyarısı kafasıysa ama Takashi Miike’nin bir yerden sonra adeta zıvanadan çıkardığı bu yakuza vampir filmi kırmasının pek fazla kaale alınacak bir yanı yok. Dövüşen uzaylı dev kurbağa ne Takashi! 2/5

yakuzaaaa

31) The Diary of a Teenage Girl: Atanamamış Todd Solondz filmi. Adı “Bir Genç Kızın Seks Günlüğü” de olabilirmiş! 2/5

teenage girl1

32) Nasty Baby: Ton uyuşmazlığı diyip geçelim. İkinci yarıdaki malum olaydan sonra olanları suratımızı ekşitip “Coenler misiniz siz mübarek? Ama gülmedim!” diyerek izledik. 2/5

Nasty-Baby-trailer

33) Black Horse Memories:  “Türkçe konuş” diye bağıran komutan klişesini daha kaç Kürt filminde göreceğiz? Bir de sinema salonunda izlememize rağmen görüntü niye 360p izler gibi piksel pikseldi? Berrak Tüzünataç ve Vildan Atasever’e rağmen 1,5/5

black-horse-memories1-kopya-1024x577

34) Wakhan Front: Film için “deliliğin sınırlarında gezinen” demişler. Biz bir delilik göremedik. “Savaşa halüsanitif bir bakış” demişler. Bir halüsinatif bakış göremedik. “Bildiğiniz savaş filmlerinden değil” demişler. Yaaani, belki ama bu haliyle de pek bir şeye benzediği söylenemez! 1,5/5

wakhan front

35) Mustang: 2015’in en büyük illüzyonu. En akıl almaz lobi faaliyeti. Dünyanın İran Sineması’na “Vah vah, tüh tüh, yazık” bakış açısının Türkiye’ye uyarlanmış versiyonu. Yalnız ortada ciddi bir sorun var. O da ülkesine bu kadar “Fransız!” bir yönetmen. Ve bir başka gerçek Fransız senarist! Türkiye’de gerçekten yaşanan sıkıntılı meseleleri ne şekilde yaşandığını bilmeden, ülkenin kültürüne hakim olmadan, “ben bir masal anlatıyorum, dilediğim gibi at koşturabilirim” kafasında Mahsun Kırmızıgül filmleri gibi bir potaya doldurup “İşte Türkiye gerçekleri!” diye tüm dünyaya sunarak buna Türkiye insanı haricinde herkesi inandırmak! Üstelik bu yıl Son of Saul gibi bir şaheser olmasa neredeyse Oscar ödülünü kazanacak olmak! Ne diyelim, şeytanın aklına gelmez. Belki de alkışlamak lazım. Ya da dolabın içine “DirenGezi” etiketi iliştirmek en iyisi. 1/5

mustangmovie

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

14. !f İstanbul Film Festivali Değerlendirmesi

Bu sene 12 Şubat – 22 Şubat tarihleri arasında 14.sü düzenlenen !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali yine sinefilleri mutlu edecek bir seçkiyle karşımızdaydı ve salonları doldurduk. Bu seçki içerisinde bulunan Birdman ve Risttuules gibi başyapıtlar, Tokyo Tribe, The Forbidden Room ve Plemya gibi sinema harikaları festivalin film kalitesini oldukça yükselten tercihler oldu. Bu 5 film içinden The Forbidden Room’un yönetmeni, çok sevdiğimiz Guy Maddin ve henüz ilk filmiyle Risttuules gibi bir başyapıta imza atan Martti Helde’yi festivalde görmek güzeldi. Yine harıl harıl filmden filme koştuğumuz, aralarda sinefil arkadaşlarımızla keyifli sinema muhabbetleri döndürdüğümüz bir atmosfer içerisinde !f İstanbul’da izlediğim 21 filmi kısa kısa değerlendirdim. Keyifli okumalar.

ifistanbul5

1) Birdman: Alejandro Gonzalez Inarritu’nun son harikası olan Birdman, Emmanuel Lubezki’nin akıl almaz başarıdaki görüntü yönetimi, enfes tek plan sekansları, bu tek planların harika bir kurgu eşliğinde sanki 120 dakika boyunca tek bir plandan oluşuyormuş gibi bağlanışı, Antonio Sanchez’in adeta trans etkisi yaratıp filme güç katan müzikleri, Inarritu’nun her bir kareye aşırı hakim yönetmenliği, Michael Keaton, Edward Norton ve Emma Stone’un güçlü oyunculukları ve çeşitli filmlere ya da karakterlere sürekli göndermeler yapan yapısıyla hem festivalin hem de 2014’ün en iyi filmi. (5 / 5)

birdman-banner

2) Risttuules: Martti Helde’nin dört yılda çektiği ilk filmi Risttuules, 2. Dünya Savaşını merkezine alarak bir kadının mektupları üzerinden dış ses anlatımıyla ilerliyor, bunu oyuncuların sanki bir müzedeymiş gibi dondurulduğu, uzun tek plan sekanslarla birleştiriyordu. Zaman kavramını dondurarak, yaşanılan tüm acıların her bir anına dahil olmamızı sağlıyor, 2. Dünya savaşını daha önce görmediğimiz bir anlatım diliyle son derece sinemasal ve hafızalardan çıkmayacak biçimde anlatmayı başarıyordu. (5 / 5)

risttuules_banner_693x244

3) Tokyo Tribe: Aykırı yönetmen Sion Sono’nun Tokyo Tribe’i son yılların, belki de sinema tarihinin en aykırı müzikallerinden birine imza atıyor, görsel ve işitsel her türlü aşırılıkları, manga kültürünü, yakuza filmi yapısını, koreografik dövüş sahnelerini ve hip-hop müziğini birleştirerek eşsiz bir deneyime imza atıyordu. Moulin Rouge’dan bu yana çekilmiş en etkili müzikal olabilir. (4.5 / 5)

this-tokyo-tribe-2014_51221423555498

4) The Forbidden Room: Kanada sinemasının en aykırı ve auteur yönetmenlerinden Guy Maddin, yine kendine has büyüleyici, eşsiz, gerçeküstücü sinema dünyasında seyirciyi halüsinatif bir yolculuğa çıkarırken, finale doğru katmanlı kurgusuyla derinleşen tarifsiz bir dışavurumcu sinema örneğine imza atıyor. Mathieu Amalric, Charlotte Rampling, Udo Kier gibi oyuncuları görmek de cabası. (4.5 / 5)

forbidden room

5) Plemya: Myroslav Slaboshpytskiy’in ilk filmi olan Plemya, 130 dakika boyunca tamamen hiçbir diyalogun olmadığı, işitme engelli dilinde olup altyazının olmadığı ve müziğin kullanılmadığı bir anlatım diliyle sinema olarak çok farklı bir etki yaratıyor, bu etkiyi oldukça soğuk, şok edici ve sert yapısıyla birleştirerek unutulmaz bir deneye dönüşüyordu. (4.5 / 5)

plemya1

6) What We Do in the Shadows: Vampir komedisi şablonunu mockumentary tarzıyla birleştiren bu Yeni Zelanda yapımı film tam bir kahkaha tufanı, garip bir şekilde de hüzünlü. Son derece zekice, eğlenceli ve filmlere bol referans içeren bir yapısı var. Üstelik bir noktadan sonra işin içine kurtadamlar ve zombiler de dahil oluyor. Daha ne olsun? Son yılların belki de en iyi komedisi. (4.5 / 5)

what-we-do-in-the-shadowsPZszIDqOvjL0X6Gy1QK8

7) The Tale of the Princess Kaguya: Animasyon türünün usta yönetmenlerinden Isao Takahata’nın yönettiği Prenses Kaguya Masalı, karakterin ruh haline göre değişen muazzam çizimleri, masal tadındaki büyüme hikayesi, kulağımıza kazınan harika müzikleriyle yılın en iyi animasyonu. Final sekansı adeta sinemasal bir şok, şiirsel ve büyüleyici bir yorum. (4 / 5)

kaguya-620x350

8) Starry Eyes: Kevin Kolsch ve Dennis Widmer ikilisinin yönettiği Starry Eyes, David Cronenberg’in eski dönemindeki body-horror filmlerinin yapısıyla, Maps to the Stars’taki Hollywood eleştirisini birleştiriyor ve üzerine biraz da David Lynch filmlerinin tuhaf sosunu serpiyor. Kesinlikle deneyimlenmesi gereken bir bileşim olarak hafızalara kazınıyor. (3.5 / 5)

starry-eyes-twitter-banner-2014

9) Rosewater: Jon Stewart’ın ilk filmi olan Rosewater, 2009’da Ahmedinejad – Musavi arasında geçen hileli ve tartışmalı seçimi odak noktasına alarak İran asıllı BBC muhabiri Maziar Bahari’nin 188 günlük hapis ve işkence dönemini etkileyici bir biyografik hikaye formatında anlatıyordu. Dikta rejiminin aslında ne kadar korkak olduğunu gözler önüne seren film, hafızalara kazınan diyaloglarıyla, Leonard Cohen parçasının çaldığı hücredeki dans sahnesiyle ve Haluk Bilginer’in başarılı performansıyla hafızalara kazındı. (3.5 / 5)

hero_Rosewater-2014-1

10) The One I Love: Charlie McDowell’ın ilk filmi olan The One I Love, bilimkurgu soslu romantik komedi yapısını bir nevi evlilik terapisi üzerine inşa ederken hızını alamayıp bir de “doppelganger” teması ekliyor. Belirli süprizler üzerine giderken bir noktadan sonra hamleleri belirgenleşen film, tahmin edilebilir bir finalle sonlansa da ilgiye değer bir iş. (3.5 / 5)

The-One-I-love-3

11) Goodnight Mommy: Festivalin sürpriz filmi olan Goodnight Mommy, harika bir gerilim atmosferi tasarlayıp akılda kalıcı sahneler barındırmasına rağmen sanatsal bir korku filmi tavrını Christopher Nolanvari bir finalle sona erdiriyordu. Finaldeki sürprizini filmin başlarında ve ortalarında açıkça belli etmesi ise etkisini biraz yitirmesine sebep oldu. (3 / 5)

goodnight-mommy

12) A Girl Walks Home Alone at Night: Ana Lily Amirpour imzalı, İran’ın ilk vampir filmi olarak lanse edilen Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız, siyah-beyaz sinematografisi, karakterin tipolojisine dayalı James Dean göndermesi, kedi metaforu gibi özellikleriyle öne çıksa da soundtrack parçalarına çok fazla güvenip bel bağlıyor ve buna bağlı olarak akılda kalıcı bir hikaye örgüsü oluşturmakta sıkıntılar yaşıyordu. (3 / 5)

Girl-Walks-Home-At-Night-Banner-940x427

13) Norviyia: Yiannis Veslemes’in ilk filmi olan Norviyia, vampir filmi konseptini aykırı Yunan filmleri ekolüne transfer ediyor ama Yunan sinemasının son örnekleri gibi etkileyici ve akılda kalıcı olmaktan uzak bir anlatı tercih ediyor. 70 dakikalık film ilk 50 dakikasında o kadar kendini bilmez, dağınık davranıyor ki son 20 dakikadaki muhteşem Bram Stoker – Adolf Hitler göndermeleri anca birazcık gönül alabiliyor. (2.5 / 5)

norviyia-1354-2

14) Big Eyes: Bir hayal kırıklığı filmden diğerine koşan yönetmen Tim Burton’un son filmi Big Eyes,  aslında oldukça vahşi, utanç verici, acımasız bir hırsızlık hikayesini kendi rengarenk atmosferinde eğlenceli ve fazla soft anlatıyordu. Son zamanların en kötü mahkeme sahnesine sahip oluşu ve Christoph Waltz’ın yeni bir Johnny Depp yaratma çabası güden  aşırı abartı ve itici performansı da cabası. (2.5 / 5)

Big-Eyes-2014-Movie-Poster-HD-Wallpaper

15) God Help the Girl: Müzisyen Stuart Murdoch’un ilk yönetmenliği olan God Help the Girl, tatlı, keyifli dediğimiz müzikallerden fakat işin keyifli kısmı, filmin hafif yapısına fazla gelen 112 dakikalık süresiyle yer yer aksıyor. Birkaç keyifli parça, marjinal tipler, en çok da Emily Browning kalıyor akılda (2.5 / 5)

godhelp

16) Nar Dyrenne Drommer: Jonas Alexander Anrby’nin ilk filmi olan Hayvan Düşü, meselesini tıpkı Cannes’ın “Belirli Bir Bakış” bölümünün adı gibi kurt adam / kadın olmaya dair farklı bir bakış atıp çekilerek sunuyor. Sinematografik olarak yeterli, kurt kadın yorumu bir nebze ilgi çekici fakat derinlikten uzak. (2.5 / 5)

nardyrenne

17) Toz Ruhu: Nesimi Yetik’in ilk filmi olan Toz Ruhu, Tansu Biçer üzerinden güçlü bir karakter yaratabilme başarısını gösterse de bir hikaye yaratabilme konusunda ciddi sıkıntıları olan bir film. Dikkat çekici bir açılış yapmasına rağmen ilerlediği her dakikada ivme kaybediyor, mizahi yönü güldürmüyor, Aytaç Uşun haricinde çoğu yan karakteri işlevsiz kalıyor, rengarenk kostüm – sanat yönetimi çalışması ve arabeskliği fazla “Onur Ünlü” kokuyor. (2 / 5)

toz ruhu

18) Love is Strange: Ira Sachs’ın yönettiği Love is Strange, 70’li yaşlardaki 2 eşcinsel karakteriyle ilgi çekici olmayı başarıyor ama “queer sinema” türdeşlerine göre akılda kalıcı hiçbir done yaratamayacak kadar sönük bir şekilde devam ediyor. Film tam biterken aslında başlamış oluyor, ki çok geç bir hamle. John Litgow ve Alfred Molina’nın performansları da söylenildiği gibi muhteşem değil, en fazla iyi. (2 / 5)

loveisstrange

19) Kumiko, The Treasure Hunter: David Zellner’ın yönettiği Kumiko: Hazine Avcısı için azim, masumiyet, yabancılaşma, hayatı keşfetme bla bla. diyeceklerdir ama inanmayın! Anca ana karakteri 4-5 yaşlarında olsa ciddiye alabileceğimiz bir mantığı (mantıksızlık mı demeliyim?) dramatik yapısı haline getiren film, 29 yaşında ve aklı başında olan “Kumiko” ile belki de sinema tarihinin en aptal karakterini yaratıyor. Coenvari mizahının hiç de komik olmadığını ayrıca dile getirelim (1.5 / 5)

Kumiko-The-Treasure-Hunter-1

20) The Man in the Orange Jacket: Aik Karapetian’ın ilk filmi olan Letonya yapımı korku filmi Turuncu Ceketli Adam, çok iyi olabilecek bir çıkış noktası barındırmasına rağmen henüz daha başlarda sırtını sadece sinematografiye yaslayarak iyi bir hikaye kurmayı reddediyor. 70 dakikalık kısa süresine rağmen ilerdikçe daha da anlamsız hale gelen filme başrol oyuncu seçiminin yanlışlığı da eklenince bittiği gibi unutulması kaçınılmaz oluyor. (1.5 / 5)

man-in-the-orange-jacket-the-001

21) Tusk: Kevin Smith’in yeni filmi Tusk, “keşke hiç görmeseydim” dedirtecek, bir nevi istismar filmi Human Centipede’nin korku/komedi ayağı olmaya çalışan bir deneme. Anlamsız ve saçma mizahının mide bulandırıcı olması bir yana, filmin sonunda jenerik akarken Kevin Smith’in fonda ergence konuşup, saçma sapan bir mizah anlayışıyla kahkahalar atması sinirleri iyice bozuyor. Buna Justin Long ve Haley Joel Osment ikilisinin iticiliği ve Johhny Depp’in güldürmeyen karakteri de eklenince son yılların en hafızalardan silinmesi gereken filmine dönüşüyor. (1 / 5)

tusk-banner

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

21. Altın Koza Ulusal Yarışma Filmleri Değerlendirmesi

Bu yıl 15-21 Eylül tarihleri arasında 21.si düzenlenen Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali tartışmalı kararlarla dolu bir ödül töreninin ardından son buldu. Geçen yıl Yozgat Blues, Hayatboyu, Köksüz, Gözümün Nuru, Jin, Daire ve Eve Dönüş Sarıkamış 1915 gibi iyi yapımların çokluğuyla sevindiren festivaldeki bu yıl yarışma filmlerinin kalitesinde ciddi bir düşüş yaşandığını söyleyebiliriz. Birkaç istisna haricinde izleyiciyi ve eleştirmenleri tatmin edemeyen yapımlar özellikle son yıllarda üzerine çok konuştuğumuz “ilk film” sorunsalını da tekrar gündeme getirmiş oldu. Bir başka önemli sorun ise bariz şekilde çok kötü olan bazı filmlerin nasıl Kültür Bakanlığı desteği aldığını ve festivallerde ön jüriden nasıl geçip yarışmaya seçilmeye hak kazandığı konusu. Bu yüzden artık festivallerin ön jüride kimler olduğuna dair bir açıklama getirmesi gerekiyor. Genelde “başvuruda bulunan filmler o kadar kötüydü ki içlerinde yarışmaya alınacak en iyileri bunlardı” gibi açıklamalar yapılıyor bu konuyla ilgili. Benim naçizane önerim ise şu olacak, yarışma filmlerine “kötünün iyisi” seçilmesin, ön jüri gerçekten iyi film olduğunu düşünmüyorsa gerekirse yarışan film sayısını azaltsın. 10 olmasın, 12 olmasın da 6 olsun mesela ama izlediğimiz filmler gerçekten sinema duygusuyla donatılmış olsun, sinema gramerini bilen yönetmenler tarafından çekilmiş olsun, elime kamerayı alırım ne bulduysam çekerim tarzında filmler lütfen artık yarışmada olmasın.

altın koza en iyi film

67. Cannes Film Festivali’nde yarışan filmlerin ülkemizde Filmekimi’nde gösterilmeden önce Türkiye prömiyerini yapması ise Altın Koza Film Festivali açısından büyük bir kazanç. Leviathan, Mr. Turner, Jimmy’s Hall, Maps to the Stars, Adieu Au Langage, Incompresa, Deux Jours Une Nuit ve Timbuktu gibi merakla beklenen filmlere ilginin çok yoğun olduğunu ve izleyicinin hayal kırıklığı yaratan bazı ulusal yarışma filmleri yerine bu filmleri izlemeyi tercih ettiği göze çarptı. Gösterilen tüm filmlerin ücretsiz olması da bu yoğun ilgiyi artıran önemli etkenler ve Adana halkını sinemada film izlemeye teşvik ettirmek, festival bilinci aşılamak konusunda güzel bir yaklaşım.

12 ulusal filmin yarıştığı festivalde bu yıl “En İyi Film” ödülü,  Nesimi Yetik’in ilk filmi “Toz Ruhu”nun oldu. SİYAD Jürisi “En İyi Film” ödülü ise Onur Aydın’ın “Yağmur – Kıyamet Çiçeği” filmine verildi. Esra Saydam ve Nisan Dağ’ın yönettiği “Deniz Seviyesi” yönetmen, kurgu, sinematografi, müzik, erkek oyuncu ve kadın oyuncu dallarında olmak üzere toplam 6 ödülle gecenin esas kazananı oldu. Derviş Zaim’in yarışmanın favorisi gözüken “Balık” filminin ise sadece senaryo ödülüyle dönmesi beklenmedik bir sonuçtu. En nihayetinden bu yıl 21.’si düzenlenen Adana Altın Koza Film Festivali, Çukurova Üniversitesi Kongre Merkezi’nde düzenlenen ödül töreniyle son buldu.

altın koza deniz seviyesi

Festivalde Ulusal Yarışma kapsamında izlediğim 10 filmin kısa analizleri ve puanları şöyle. (Değerlendirmeye izleyemediğim Nergis Hanım ve İçimdeki Balık filmleri dahil edilmedi)

Yağmur – Kıyamet Çiçeği (Onur Aydın)

Onur Aydın’ın yönettiği ilk uzun metrajlı film olan “Yağmur – Kıyamet Çiçeği” festivalin en çok tartışılan filmi oldu. Filmin tartışılmasının sebebi Kazım Koyuncu’nun hayatını bir fon olarak kullanıp isminden faydalanmaya çalışması üzerineydi, zira film beklenildiği gibi bir Kazım Koyuncu biyografisi değil. Kazım Koyuncu’yu da içinde bulunduran üç karakterin Trabzon’da geçen “kesişen hayatlar” öyküsü.

Her biri ünlü oyuncularla dolu zengin kadrosuyla öne çıkan film, Türkiye’de gişe sinemasında, üstelik bir ilk filmde görülmemiş bir prodüksiyon kalitesine sahip. Kazım Koyuncu’nun hayatı, Çernobil faciası ve Trabzonspor üçgeninde geçen film, Türk sinemasında genelde sınıfta kalınan “kesişen hayatlar” filmlerinin en güzel örneklerinden birini sergileyerek bol karakterler ve bol planlarla dolu dinamik bir kurgu yaratıyor.  Filmdeki üç hikaye içerisinde en az dikkat çekeninin Kazım Koyuncu’nun hikayesi olması çoğu kişide hayal kırıklığı yaratabilir fakat “Kazım Koyuncu biyografisi izleyeceğim” diye şartlanmadan gidildiğinde birbirini tamamlayan hikayelerden keyif almak daha kolay olacaktır. Özellikle futbol sevmeyenleri bile heyecanlandıracak taraftar sahneleri mevcut. Erkan Kolçak Köstendil’in adeta parladığı filmde, Settar Tanrıöğen ve Devrim Saltoğlu’nun gayet iyi olduğunu, Engin Hepileri’nin ise yeterli bir performans sergilediğini söyleyebiliriz.

yağmur kıyamet çiçeği1

Festivalde Elde Ettiği Ödül: SİYAD En İyi Film, Adana İzleyici Ödülü

Yazarın Puanı: 7.4 / 10

Balık (Derviş Zaim)

Usta yönetmen Derviş Zaim’in merakla beklenen filmi Balık, beklenildiği gibi festivalin en ne yaptığını bilen ve derdi olan filmlerinden biri. 84 dakikalık süresiyle yarışmanın en kısa süreli filmi olmasına rağmen hikayesini uzatmadan net şekilde anlatan Zaim, insan – doğa ilişkisi üzerine kurulu senaryosunu duyarlı bir şekilde işleyerek sinematografik olarak cezbedici, kurgusal açıdan algıyı diri tutan bir yapıma imza atıyor. İnsanın doğayı günden güne mahvetmesi yönetmenin çok sevdiği kurgusal karşıtlıklar eşliğinde vicdani bir dramatik yapıyı beraberinde getirirken Bülent İnal ve Sanem Çelik de iyi yazılan karakterlerini sade ama tutarlı bir şekilde canlandırıyorlar.

balık2

Festivalde Elde Ettiği Ödül: En İyi Senaryo

Yazarın Puanı: 7.2 /10

Silsile (Ozan Açıktan)

Silsile, daha açılış sahnesiyle Avrupai bir sinemasal doku yakalayarak işe başlıyor. Fonda Dead Man Bones’un “Lose Your Soul” şarkısıyla açılan dört dakikalık sahnede Ozan Açıktan, reklam-klip estetiğini başarıyla yansıtarak mizansenler içerisinde verdiği ayrıntılı nüanslarla karakterlerin ruh hâlini ve aralarındaki ilişkiyi görsel-işitsel açıdan güçlü bir şekilde sinemasallaştırıyor. Bol karakterler geçidi eksenindeki çıkmaz odaklı hikâyesiyle ve kara komediyi temel alan yapısıyla Silsile’nin zaman zaman bir Coen Kardeşler ya da Guy Ritchie filmini andırdığını söylemek mümkün. Fakat filmin içerisindeki romans duygusuyla özündeki kara komedi etiketinin pek uyumlu olmadığını söylemek gerekiyor. Buna rağmen artıları eksilerine göre daha ağır basan yenilikçi bir film olarak Türk Sineması’nda eli yüzü düzgün gişe filmleri arasında örnek verebileceğimiz bir film Silsile.

silsile

Festivalde Elde Ettiği Ödül: En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, Umut Veren Erkek Oyuncu

Yazarın Puanı: 6.8 / 10

Deniz Seviyesi (Nisan Dağ – Esra Saydam)

Esra Saydam ve Nisan Dağ’ın yönettiği Deniz Seviyesi, festival filmleri arasında popüler sinemaya yakın olan ama iyi çekilmiş bir aşk filminin yer almasıyla övgüyü hak ediyor. Türk sinemasının yakın tarihinde birbirine tamamen benzeyen aşk filmlerinin yanında doğal ve iddiasız bir geçmişle hesaplaşma filmi aynı zamanda. Damla Sönmez’in oyunculuğuyla ön plana çıkan film, kadın yönetmenlerinin dokunuşunu özellikle futbol maçı sahnesinde farklı bir şekilde hissettiriyor. Müzik kullanımı, ahtapot sahnesi ve hikayesini ele alış tarzı ise Uzakdoğu aşk filmlerinin naif yapısını hatırlatıyor.

deniz seviyesi

Festivalde Elde Ettiği Ödül: En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kadın Oyuncu , En İyi Sinematografi,  En İyi Kurgu, En İyi Müzik

Yazarın Puanı: 6.7 / 10

Neden Tarkovski Olamıyorum? (Murat Düzgünoğlu)

Festivalin en merakla beklenen yapımlarından olan Murat Düzgünoğlu imzalı film, özellikle sinema yazarlarının ve sinema okuyan üniversite öğrencilerinin ilgisini çekecek bir yapım. Türkiye’de istediğimiz filmi yapmanın zorluğunu, bulunamayan fonları, reddedilen senaryoları, para kazanmak için “önce ticaret, sonra sanat” anlayışını eleştiriyor. Ana karakterinin içsel yolculuğunu mizahi dokunuşlarla ve sinematografik kalitesi yüksek rüya sekanslarında başarıyla gerçekleştirse de filmin drama boyutunda aynı devamlılığı tutturamıyor ve yer yer sarkma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Sinema okuyan her üniversite öğrencisinin aklına gelecek fikirlere sahip olan filmin, hikayesini daha da derinleştirmek yerine döngüsel bir kavrama hapsetmesi  ve yer yer öğrenci diyalogları klişesine kaçması eksik kalan yanı oluyor. Derdini başarıyla anlatıyor fakat çok daha iyi bir film olabilme fırsatını kaçırıyor.

tarkovski2

Festivalde Elde Ettiği Ödül: Film-Yön En İyi Yönetmen, Yılmaz Güney Ödülü

Yazarın Puanı: 6.7 / 10

Toz Ruhu (Nesimi Yetik)

“Annem Sinema Öğreniyor” adlı kısa filmiyle bilinen yönetmen Nesimi Yetik’in ilk uzun metrajlı filmi olan Toz Ruhu, Onur Ünlü filmlerinin yapısını temel alan absürtlükte bir film. Açılış jeneriğinde Onur Ünlü’nün de filme destek veren olarak adını görmemiz bu yüzden şaşırtıcı değil. Güçlü oyunculuğuyla oynadığı her filme ayrı bir renk katan Tansu Biçer, akıllarda yer edecek bir karakteri yine başarıyla canlandırıyor. Fakat karakter her ne kadar iyi yazılmış olsa da filmin bir hikaye yaratma konusunda ciddi sıkıntıları olduğu ortada. Dikkat çekici bir açılış yapmasına rağmen ilerlediği her dakikada ivme kaybediyor, mizahi yönü güldürmüyor, çoğu yan karakteri işlevsiz kalıyor, renkli kostümler ve sanat yönetimi karikatürize ve özenti kalıyor. Nesimi Yetik’in yeni bir Onur Ünlü olup olamayacağını elbette ki sonraki filmleri ve zaman gösterecek fakat ilk filmiyle yetersiz bir işe imza attığını söylemek gerekiyor.

toz ruhu

Festivalde Elde Ettiği Ödül: En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Sanat Yönetimi

Yazarın Puanı: 4 / 10

Gittiler: Sair ve Meçhul (Kenan Korkmaz)

Kenan Korkmaz’ın “Lüks Otel”den sonra çektiği ikinci film olan “Gittiler: Sair ve Mechul”, İstanbul Film Festivali’nde 122 dakika olarak gösterilmiş ve seyri hayli zor bulunmuştu. Filmin süresi Altın Koza festivalinde ise 96 dakikaya indirilmiş yeni kurgusuyla gösterildi. Buna rağmen filmin senaryosunun ve kurgusunun hala işlemediğini söylemek gerekiyor. Film içerisinde tam olarak iki ayrı bir film var. Bu iki hikaye iç içe geçmiş şekilde değil, iki ayrı bölüm halinde anlatılınca akla Yazı Tura (2005)’yi getiriyor ama onun senaryosunun ve kurgusunun onda birini bile başaramıyor. Mardin’de yaşayıp Stockholm’e gitme hayalleri kuran ve Stockholm’de mutlu olamayıp Mardin hasreti çeken iki Süryani kardeşin hikayesini gitmek, kalmak ve dönememek çerçevesinde işleyen film aslında iyi bir çıkış noktası yakalamasına rağmen bunu sinemasal anlamda bir başarıya dönüştürmekte oldukça zorlanıyor.

gittiler sair ve meçhul

Festivalde Elde Ettiği Ödül:

Yazarın Puanı: 3.2 / 10

Beni Sen Anlat (Mahur Özmen)

Mahur Özmen’in ikinci filmi olan Beni Sen Anlat, festivaldeki yarışma filmleri içerisinde en zayıf halka. Kısıtlı bir bütçesi olduğu her halinden belli olan yapım buna rağmen 1980 darbesini ele alan bir dönem filmi olmaya çalışıyor. Sıradan bir televizyon filminden farklı olmayan sinematografisini pastel tonlardaki color-correction düzenlemesiyle kapatmaya çalıştığı gibi sanat yönetimini de kısıtlı mekanlara hapsederek öğrenci filmi düzeyinde kalıyor. Son derece klişe ve yapay diyalog yazımları filmin ciddiye alınmamasındaki en büyük etkenlerden biri, zira Aytaç Arman “Ne olacak bu ülkenin hali?” dediğinde salondaki çoğu kişinin kahkaha atması durumu gözler önüne seriyor. Zaten kötü yazılmış karton karakterlere inandırıcılıktan uzak oyunculuklar da eklenince 120 dakikalık süre handikabı iyice gözümüzde büyümeye başlıyor. Niteliksizliği ve uzunluğu bakımından akıllara Nihat Seven’in Uzun Yol’unu getiriyor. İki film de 120 dakikanın üzerinde ve bunca acemiliğe rağmen yönetmenlerin ilk filmi değil!

beni sen anlat 1

Festivalde Elde Ettiği Ödül:

Yazarın Puanı: 2 / 10

Firak (Halil Özer)

Halil Özer’in ilk filmi olan Firak, festivalin en çok eleştirilen filmi oldu. Öyle ki, filmin ön jüriyi nasıl geçip yarışmaya kalabildiğini sorgulayanların sayısı oldukça fazla. Başlangıcında yönetmenin yenilikçi bir şey yapıp ağabey ile kardeşin aynı kadına aşık olması klişesiyle ve gelenek göreneklerle apaçık dalga geçtiği düşünülebilir. Çünkü filmin bazı replikleri ve tercihleri kahkaha attıracak derecede komik. Fakat film ilerledikçe bitmek bilmeyen yemek yeme, ayran içme, ağaç kesme ve yatak sahnelerinin defalarca tekrar edilmesi artık güldürmemeye ve izleyiciyi çileden çıkarmaya başlıyor. Film sonrası söyleşide ise yönetmenin aslında hiç de dalga geçmediğini, son derece ciddi bir üslupla filmini semboller üzerinden yürüttüğünü ve senaryoyu 3 yılda yazdığını söylemesi şok etkisi yarattı. Ayrıca ne olduğunu neredeyse salondaki kimsenin anlamadığı bir “bıyık” mevzusu var ki dillere destan! Yönetmenin bunu söyleşide “Hikayeyi flashback ve flashforwardlar üzerine kurdum” diye açıklaması ise ayrı bir vahimliği ortaya çıkardı, zira birçok kişi bunca şeyden sonra o sahnenin bir “kurgu hatası” olduğunu düşünmeye başlamıştı!

firak

Festivalde Elde Ettiği Ödül:

Yazarın Puanı: 1.6 / 10

Yola Çıkmak (Evren Erdem)

Evren Erdem’in ilk filmi olan “Yola Çıkmak” tabir-i caizse “saç baş yolduran” filmler arasına adını yazdırarak Halil Özer’in Firak’ından sonra izleyicinin yine bol bol salon boşalttığı bir film oldu. Türk sinemasında başarılı örnekleri iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olan bir kesişen hayatlar temasını anlatmaya çalışan film, oldukça sorunlu görüntü yönetimiyle, renk düzenlemesinin yapılmamasıyla, hikaye anlatabilme konusundaki beceriksizliğiyle, manasız diyaloglarıyla, inandırıcılıktan uzak karakterleriyle ve uzadıkça uzayan gereksiz sahneleriyle hatırlanacak.

yola çıkmak

Festivalde Elde Ettiği Ödül:

Yazarın Puanı: 0.7 / 10

 

 
Yorum yapın

Yazan: Eylül 22, 2014 in Festivaller

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

12. Filmekimi Değerlendirmesi ve Puan Listesi

Bu sene 12.si düzenlenen Filmekimi, programıyla bu sene festival severleri mükemmel bir seçkiyle heyecanlandırdı. Dünya sinemasından bu sene çok konuşulan “La vie d’Adele” ve “Moebius”un yanı sıra, “Only Lovers Left Alive”, “Heli”, “Le Passe”, “Fruitvale Station”, “A Field in England” gibi önemli ve merak edilen filmleri izleyiciyle buluşturdu. Türkiye’de bilinçli olarak vizyona sokulmayan “Sen Aydınlatırsın Geceyi” ise Filmekimi için toplam 3 seansta %100 doluluk oranıyla izleyiciyle buluştu. Salonlar yine %99 doluluk oranına ulaştı ve sürpriz film olarak getirilen, daha önce kimsenin duymadığı “Locke”, çoğu kişi için festivalin güzel sürpriz filmlerinden biri oldu. Festival atmosferi yine tıklım tıklım dolu olan Atlas, Beyoğlu ve Nişantaşı City’s sinemalarında her yıl olduğu gibi doruktaydı. Bu atmosfer eşliğinde bu yıl Filmekimi’nde gösterilen filmlerden izlediklerime dair hem kendi kişisel beğeni listemi hem de bu filmlerin “En”lerini baz alarak bir liste oluşturdum.

12. filmekimi

12. Filmekimi Puan Listesi:

1) La vie d’Adele (Abdellatif Kechiche): 10 / 10

2) Locke (Steven Knight): 8.9 / 10

3) Only Lovers Left Alive (Jim Jarmusch): 8.5 / 10

4) Sen Aydınlatırsın Geceyi (Onur Ünlü): 8.3 / 10

5) The Congress (Ari Folman): 7.9 / 10

6) When Evening Falls on Bucharest or Metabolism: (Corneliu Porumboiu): 7.8 / 10

7) Moebius (Kim Ki-Duk): 7.5 / 10

8) The Lunchbox (Ritesh Batra): 7.5 / 10

9) Ain’t Them Bodies Saints (David Lowery): 7.3 / 10

10) Le Passe (Asghar Farhadi): 7.2 / 10

11) Omar (Hany-Abu Assad): 6.7 / 10

12) Heli (Amat Escalante): 6.7 / 10

13) Like Father, Like Son (Hirokazu Kore-Eda): 6.2 / 10

14) Fruitvale Station (Ryan Coogler): 6 / 10

15) The Look of Love (Michael Winterbottom): 5.4 / 10

16) Gloria (Sebastian Lelio): 4.6 / 10

17) Les Salauds (Claire Denis): 3.9 / 10

18) The Canyons (Paul Schrader): 2.7 / 10

En İyi Film: La vie d’Adele

En İyi İlk Film: The Lunchbox

En İyi Keşif/Sürpriz Film: Locke

En “Arıza” Film: Moebius

En “Cesur” Film: La vie d’Adele

En “Underrated” Film: The Congress

En “Overrated” Film: Gloria

En Kötü Film: The Canyons

 

 

 

 

 

 

 
 

Etiketler: , ,