RSS

Etiket arşivi: plemya

14. !f İstanbul Film Festivali Değerlendirmesi

Bu sene 12 Şubat – 22 Şubat tarihleri arasında 14.sü düzenlenen !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali yine sinefilleri mutlu edecek bir seçkiyle karşımızdaydı ve salonları doldurduk. Bu seçki içerisinde bulunan Birdman ve Risttuules gibi başyapıtlar, Tokyo Tribe, The Forbidden Room ve Plemya gibi sinema harikaları festivalin film kalitesini oldukça yükselten tercihler oldu. Bu 5 film içinden The Forbidden Room’un yönetmeni, çok sevdiğimiz Guy Maddin ve henüz ilk filmiyle Risttuules gibi bir başyapıta imza atan Martti Helde’yi festivalde görmek güzeldi. Yine harıl harıl filmden filme koştuğumuz, aralarda sinefil arkadaşlarımızla keyifli sinema muhabbetleri döndürdüğümüz bir atmosfer içerisinde !f İstanbul’da izlediğim 21 filmi kısa kısa değerlendirdim. Keyifli okumalar.

ifistanbul5

1) Birdman: Alejandro Gonzalez Inarritu’nun son harikası olan Birdman, Emmanuel Lubezki’nin akıl almaz başarıdaki görüntü yönetimi, enfes tek plan sekansları, bu tek planların harika bir kurgu eşliğinde sanki 120 dakika boyunca tek bir plandan oluşuyormuş gibi bağlanışı, Antonio Sanchez’in adeta trans etkisi yaratıp filme güç katan müzikleri, Inarritu’nun her bir kareye aşırı hakim yönetmenliği, Michael Keaton, Edward Norton ve Emma Stone’un güçlü oyunculukları ve çeşitli filmlere ya da karakterlere sürekli göndermeler yapan yapısıyla hem festivalin hem de 2014’ün en iyi filmi. (5 / 5)

birdman-banner

2) Risttuules: Martti Helde’nin dört yılda çektiği ilk filmi Risttuules, 2. Dünya Savaşını merkezine alarak bir kadının mektupları üzerinden dış ses anlatımıyla ilerliyor, bunu oyuncuların sanki bir müzedeymiş gibi dondurulduğu, uzun tek plan sekanslarla birleştiriyordu. Zaman kavramını dondurarak, yaşanılan tüm acıların her bir anına dahil olmamızı sağlıyor, 2. Dünya savaşını daha önce görmediğimiz bir anlatım diliyle son derece sinemasal ve hafızalardan çıkmayacak biçimde anlatmayı başarıyordu. (5 / 5)

risttuules_banner_693x244

3) Tokyo Tribe: Aykırı yönetmen Sion Sono’nun Tokyo Tribe’i son yılların, belki de sinema tarihinin en aykırı müzikallerinden birine imza atıyor, görsel ve işitsel her türlü aşırılıkları, manga kültürünü, yakuza filmi yapısını, koreografik dövüş sahnelerini ve hip-hop müziğini birleştirerek eşsiz bir deneyime imza atıyordu. Moulin Rouge’dan bu yana çekilmiş en etkili müzikal olabilir. (4.5 / 5)

this-tokyo-tribe-2014_51221423555498

4) The Forbidden Room: Kanada sinemasının en aykırı ve auteur yönetmenlerinden Guy Maddin, yine kendine has büyüleyici, eşsiz, gerçeküstücü sinema dünyasında seyirciyi halüsinatif bir yolculuğa çıkarırken, finale doğru katmanlı kurgusuyla derinleşen tarifsiz bir dışavurumcu sinema örneğine imza atıyor. Mathieu Amalric, Charlotte Rampling, Udo Kier gibi oyuncuları görmek de cabası. (4.5 / 5)

forbidden room

5) Plemya: Myroslav Slaboshpytskiy’in ilk filmi olan Plemya, 130 dakika boyunca tamamen hiçbir diyalogun olmadığı, işitme engelli dilinde olup altyazının olmadığı ve müziğin kullanılmadığı bir anlatım diliyle sinema olarak çok farklı bir etki yaratıyor, bu etkiyi oldukça soğuk, şok edici ve sert yapısıyla birleştirerek unutulmaz bir deneye dönüşüyordu. (4.5 / 5)

plemya1

6) What We Do in the Shadows: Vampir komedisi şablonunu mockumentary tarzıyla birleştiren bu Yeni Zelanda yapımı film tam bir kahkaha tufanı, garip bir şekilde de hüzünlü. Son derece zekice, eğlenceli ve filmlere bol referans içeren bir yapısı var. Üstelik bir noktadan sonra işin içine kurtadamlar ve zombiler de dahil oluyor. Daha ne olsun? Son yılların belki de en iyi komedisi. (4.5 / 5)

what-we-do-in-the-shadowsPZszIDqOvjL0X6Gy1QK8

7) The Tale of the Princess Kaguya: Animasyon türünün usta yönetmenlerinden Isao Takahata’nın yönettiği Prenses Kaguya Masalı, karakterin ruh haline göre değişen muazzam çizimleri, masal tadındaki büyüme hikayesi, kulağımıza kazınan harika müzikleriyle yılın en iyi animasyonu. Final sekansı adeta sinemasal bir şok, şiirsel ve büyüleyici bir yorum. (4 / 5)

kaguya-620x350

8) Starry Eyes: Kevin Kolsch ve Dennis Widmer ikilisinin yönettiği Starry Eyes, David Cronenberg’in eski dönemindeki body-horror filmlerinin yapısıyla, Maps to the Stars’taki Hollywood eleştirisini birleştiriyor ve üzerine biraz da David Lynch filmlerinin tuhaf sosunu serpiyor. Kesinlikle deneyimlenmesi gereken bir bileşim olarak hafızalara kazınıyor. (3.5 / 5)

starry-eyes-twitter-banner-2014

9) Rosewater: Jon Stewart’ın ilk filmi olan Rosewater, 2009’da Ahmedinejad – Musavi arasında geçen hileli ve tartışmalı seçimi odak noktasına alarak İran asıllı BBC muhabiri Maziar Bahari’nin 188 günlük hapis ve işkence dönemini etkileyici bir biyografik hikaye formatında anlatıyordu. Dikta rejiminin aslında ne kadar korkak olduğunu gözler önüne seren film, hafızalara kazınan diyaloglarıyla, Leonard Cohen parçasının çaldığı hücredeki dans sahnesiyle ve Haluk Bilginer’in başarılı performansıyla hafızalara kazındı. (3.5 / 5)

hero_Rosewater-2014-1

10) The One I Love: Charlie McDowell’ın ilk filmi olan The One I Love, bilimkurgu soslu romantik komedi yapısını bir nevi evlilik terapisi üzerine inşa ederken hızını alamayıp bir de “doppelganger” teması ekliyor. Belirli süprizler üzerine giderken bir noktadan sonra hamleleri belirgenleşen film, tahmin edilebilir bir finalle sonlansa da ilgiye değer bir iş. (3.5 / 5)

The-One-I-love-3

11) Goodnight Mommy: Festivalin sürpriz filmi olan Goodnight Mommy, harika bir gerilim atmosferi tasarlayıp akılda kalıcı sahneler barındırmasına rağmen sanatsal bir korku filmi tavrını Christopher Nolanvari bir finalle sona erdiriyordu. Finaldeki sürprizini filmin başlarında ve ortalarında açıkça belli etmesi ise etkisini biraz yitirmesine sebep oldu. (3 / 5)

goodnight-mommy

12) A Girl Walks Home Alone at Night: Ana Lily Amirpour imzalı, İran’ın ilk vampir filmi olarak lanse edilen Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız, siyah-beyaz sinematografisi, karakterin tipolojisine dayalı James Dean göndermesi, kedi metaforu gibi özellikleriyle öne çıksa da soundtrack parçalarına çok fazla güvenip bel bağlıyor ve buna bağlı olarak akılda kalıcı bir hikaye örgüsü oluşturmakta sıkıntılar yaşıyordu. (3 / 5)

Girl-Walks-Home-At-Night-Banner-940x427

13) Norviyia: Yiannis Veslemes’in ilk filmi olan Norviyia, vampir filmi konseptini aykırı Yunan filmleri ekolüne transfer ediyor ama Yunan sinemasının son örnekleri gibi etkileyici ve akılda kalıcı olmaktan uzak bir anlatı tercih ediyor. 70 dakikalık film ilk 50 dakikasında o kadar kendini bilmez, dağınık davranıyor ki son 20 dakikadaki muhteşem Bram Stoker – Adolf Hitler göndermeleri anca birazcık gönül alabiliyor. (2.5 / 5)

norviyia-1354-2

14) Big Eyes: Bir hayal kırıklığı filmden diğerine koşan yönetmen Tim Burton’un son filmi Big Eyes,  aslında oldukça vahşi, utanç verici, acımasız bir hırsızlık hikayesini kendi rengarenk atmosferinde eğlenceli ve fazla soft anlatıyordu. Son zamanların en kötü mahkeme sahnesine sahip oluşu ve Christoph Waltz’ın yeni bir Johnny Depp yaratma çabası güden  aşırı abartı ve itici performansı da cabası. (2.5 / 5)

Big-Eyes-2014-Movie-Poster-HD-Wallpaper

15) God Help the Girl: Müzisyen Stuart Murdoch’un ilk yönetmenliği olan God Help the Girl, tatlı, keyifli dediğimiz müzikallerden fakat işin keyifli kısmı, filmin hafif yapısına fazla gelen 112 dakikalık süresiyle yer yer aksıyor. Birkaç keyifli parça, marjinal tipler, en çok da Emily Browning kalıyor akılda (2.5 / 5)

godhelp

16) Nar Dyrenne Drommer: Jonas Alexander Anrby’nin ilk filmi olan Hayvan Düşü, meselesini tıpkı Cannes’ın “Belirli Bir Bakış” bölümünün adı gibi kurt adam / kadın olmaya dair farklı bir bakış atıp çekilerek sunuyor. Sinematografik olarak yeterli, kurt kadın yorumu bir nebze ilgi çekici fakat derinlikten uzak. (2.5 / 5)

nardyrenne

17) Toz Ruhu: Nesimi Yetik’in ilk filmi olan Toz Ruhu, Tansu Biçer üzerinden güçlü bir karakter yaratabilme başarısını gösterse de bir hikaye yaratabilme konusunda ciddi sıkıntıları olan bir film. Dikkat çekici bir açılış yapmasına rağmen ilerlediği her dakikada ivme kaybediyor, mizahi yönü güldürmüyor, Aytaç Uşun haricinde çoğu yan karakteri işlevsiz kalıyor, rengarenk kostüm – sanat yönetimi çalışması ve arabeskliği fazla “Onur Ünlü” kokuyor. (2 / 5)

toz ruhu

18) Love is Strange: Ira Sachs’ın yönettiği Love is Strange, 70’li yaşlardaki 2 eşcinsel karakteriyle ilgi çekici olmayı başarıyor ama “queer sinema” türdeşlerine göre akılda kalıcı hiçbir done yaratamayacak kadar sönük bir şekilde devam ediyor. Film tam biterken aslında başlamış oluyor, ki çok geç bir hamle. John Litgow ve Alfred Molina’nın performansları da söylenildiği gibi muhteşem değil, en fazla iyi. (2 / 5)

loveisstrange

19) Kumiko, The Treasure Hunter: David Zellner’ın yönettiği Kumiko: Hazine Avcısı için azim, masumiyet, yabancılaşma, hayatı keşfetme bla bla. diyeceklerdir ama inanmayın! Anca ana karakteri 4-5 yaşlarında olsa ciddiye alabileceğimiz bir mantığı (mantıksızlık mı demeliyim?) dramatik yapısı haline getiren film, 29 yaşında ve aklı başında olan “Kumiko” ile belki de sinema tarihinin en aptal karakterini yaratıyor. Coenvari mizahının hiç de komik olmadığını ayrıca dile getirelim (1.5 / 5)

Kumiko-The-Treasure-Hunter-1

20) The Man in the Orange Jacket: Aik Karapetian’ın ilk filmi olan Letonya yapımı korku filmi Turuncu Ceketli Adam, çok iyi olabilecek bir çıkış noktası barındırmasına rağmen henüz daha başlarda sırtını sadece sinematografiye yaslayarak iyi bir hikaye kurmayı reddediyor. 70 dakikalık kısa süresine rağmen ilerdikçe daha da anlamsız hale gelen filme başrol oyuncu seçiminin yanlışlığı da eklenince bittiği gibi unutulması kaçınılmaz oluyor. (1.5 / 5)

man-in-the-orange-jacket-the-001

21) Tusk: Kevin Smith’in yeni filmi Tusk, “keşke hiç görmeseydim” dedirtecek, bir nevi istismar filmi Human Centipede’nin korku/komedi ayağı olmaya çalışan bir deneme. Anlamsız ve saçma mizahının mide bulandırıcı olması bir yana, filmin sonunda jenerik akarken Kevin Smith’in fonda ergence konuşup, saçma sapan bir mizah anlayışıyla kahkahalar atması sinirleri iyice bozuyor. Buna Justin Long ve Haley Joel Osment ikilisinin iticiliği ve Johhny Depp’in güldürmeyen karakteri de eklenince son yılların en hafızalardan silinmesi gereken filmine dönüşüyor. (1 / 5)

tusk-banner

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

14. !f İstanbul Film Festivali’nde Görülmesi Gereken 15 Film

12 Şubat – 22 Şubat tarihleri arasında İstanbul’da “Cinemaximum Fitaş”, “Cinemaximum Budak” ve “Cinemaximum Kanyon” sinemalarında bu yıl 14.sü gerçekleşecek olan !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 2015 yılındaki seçkisine çok güçlü filmler getirerek festival severlerin iştahını kabartmaya devam ediyor. Ayrıca Kanadalı yönetmen Guy Maddin festival kapsamında İstanbul’a gelecek ve Melis Behlil’in moderatörlüğünde yapılacak olan “Geçmişin Büyüsü: Sessiz Sinema, Sürrealizm ve Yasaklanmış Odalardan Hikâyeler” başlıkla sohbete katılacak. Bu sohbet, 14 Şubat Cumartesi günü SALT Beyoğlu’nda gerçekleşecek. Bu yıl 42 ülkeden 115 filmin gösterileceği !f İstanbul’da “Keş!f”, “Digitürk Galaları”, “!f music”, “Aşk & Başka Bi’ Dünya”, “Gökkuşağı”, “Sanat Hayat İçindir!”, “Ev”, “Karanlık ve Köşeli”, “!f Kült”, “Özel Gösterimler”, “Aziz(e)ler, Şairler ve Meczuplar” ve “!f Kısalar” bölümleri bulunmakta.

fotoblok_poster_genel_pers

!f İstanbul’a gitmek isteyenler için yol gösterecek bir rehber olmasını amaçlayarak program içerisinde “kesinlikle görülmesi gerektiğine inandığım 15 film” listesi oluşturdum. İyi okumalar ve festivalde iyi seyirler!

1) Birdman (2014) – Alejandro Gonzalez Inarritu (119 dk)

“Oyun kendimin deforme olmuş, meczup bir haline dönüşmeye başladı.” (Filmden)

Alejandro Gonzalez Inarritu’nun son harikası olan Birdman, Emmanuel Lubezki’nin akıl almaz başarıdaki görüntü yönetimi, enfes tek plan sekansları, bu tek planların harika bir kurgu eşliğinde sanki 120 dakika boyunca tek bir plandan oluşuyormuş gibi bağlanışı, Antonio Sanchez’in adeta trans etkisi yaratıp filme güç katan müzikleri, Inarritu’nun her bir kareye aşırı hakim yönetmenliği, Michael Keaton, Edward Norton ve Emma Stone’un güçlü oyunculukları ve çeşitli filmlere ya da karakterlere sürekli göndermeler yapan yapısıyla 2014’ün en iyi filmi olan sinefil bir şaheser olduğu için kaçırılmamalı.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=0PdLmZG_6ZE

Gösterim Tarihleri: 13 Şubat “22.00” (Cinemaximum Fitaş), 16 Şubat “19.30” (Cinemaximum Budak), 19 Şubat “22.00” (Cinemaximum Kanyon), 22 Şubat “19.30” (Cinemaximum Kanyon)

birdman1

2) Plemya (2014) – Myroslav Slaboshpytskiy (130 dk)

“Bu, çok genç insanlar hakkında bir film. Gençler bütün duygularını saf ve şiddetli bir şekilde yaşarlar; aşkı, nefreti, öfkeyi, kızgınlığı da, çaresizliği de. Ve bu duyguları anlatmak için kelimelere gerek yoktur.” Myroslav Slaboshpytskiy

Cannes Film Festivali’nden üç ödülle dönen Plemya, 130 dakika boyunca tamamen diyalogsuz, herhangi bir anlatıcının olmadığı, müzik kullanımının olmadığı, her biri işitme engelli insanlardan oluşan oyuncu kadrosu eşliğinde dilinin sadece “işitme dili”nde olduğu, buna rağmen hiçbir şekilde herhangi bir altyazının olmadığı, kelimelerin değil, sessizliğin ve beden dilinin ön plana çıktığı ilginç bir tecrübeye benziyor. “Keş!f” bölümünün bu yılki yıldızı olabilir.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=pXN7hS-Evao

Gösterim Tarihleri: 15 Şubat “19.30” (Cinemaximum Budak), 20 Şubat “19.30” (Cinemaximum Fitaş), 22 Şubat “13.30” (Cinemaximum Kanyon)

plemya

3) Starry Eyes (2014) – Kevin Kolsch, Dennis Widmyer (98 dk)

“Kesinlikle erken dönem Cronenberg ve tabii ki Zulawaski’nin Saplantı’sından etkilenmiştik.” Dennis Widmyer

Her biri birbirinden harika afiş çalışmalarıyla aylardır merakımızı cezbeden korku filmi Starry Eyes, David Cronenberg’in eski dönemindeki body-horror filmlerinin yapısıyla, Maps to the Stars’taki Hollywood eleştirisini birleştiriyor ve üzerine biraz da David Lynch filmlerinin tuhaf sosunu serpiyor. Kesinlikle deneyimlenmesi gereken bir bileşim. 2014’ün en iyi korku-gerilimlerinden.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=2JbO0eIc3jM

Gösterim Tarihleri: 17 Şubat “19.30” (Cinemaximum Budak), 21 Şubat “00.00” (Cinemaximum Fitaş)

starry eyes2

4) Tokyo Tribe (2014) – Sion Sono (116 dk)

“Hip-hop, Punk ve Rock’ın aksine benim geldiğim yer değil. Ama bu müziğe karşı müthiş bir sempati duyuyorum.” Sion Sono

Hemen hemen her filmiyle izleyiciye farklı sinemasal şoklar yaşatan yönetmenlerden Sion Sono’nun yönettiği Tokyo Tribe, distopik bir Tokyo tasviri içerisinde her türlü aşırılığın, absürdlüğün cirit attığı hem bir müzikal, hem bir yakuza filmi, hem bir manga uyarlaması, hem de koreografik bir şölen. Festivalin bu yılki deneyimlenmesi en zor, en eğlenceli ve en çılgın filmi olabilir.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=zYy7__R3sQ8

Gösterim Tarihleri: 12 Şubat “22.00” (Cinemaximum Budak), 15 Şubat “13.00” (Cinemaximum Fitaş)

tokyo tribe

5) Norviyia (2014) – Yiannis Veslemes (74 dk)

“Kahrolası bir vampir misin, yoksa şair misin?” (Filmden)

!f İstanbul’da her yıl en ilgincinden, en akılda kalıcısından bir Yunan filmi izlemek artık bir gelenek oldu. Bu yılın Yunan filmi bombası ise kuşkusuz vampir filmlerinin mitleriyle oynayan Norviyia olacak gibi gözüküyor. Fragmanından Yunan usulü bir Only Lovers Left Alive olabileceği izlenimini veren film, kuşkusuz çok tuhaf aynı zamanda çok keyif verici bir tecrübe olacak gibi.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=GtXFc9L8sLI

Gösterim Tarihleri: 17 Şubat “17.30” (Cinemaximum Fitaş), 21 Şubat “17.00” (Cinemaximum Fitaş)

norviyia

6) In the Crosswind (2014) – Martti Helde (87 dk)

“Zaman durmuş gibi hissediyorum. Zihnim Sibirya’da geziniyor, ama aklım evde” (Filmden)

2. Dünya savaşına ve zorunlu göçe odaklanan bu Estonya yapımı siyah beyaz film, fragmanındaki şiirselliğiyle oldukça merak ettiriyor. Estonya yapımı çok fazla film izleme şansımız olmadığını düşünürsek ve In the Crosswind’in belki de bu yılın Tabu (2012)’su olabileceği ihtimalini katarsak kaçırılmaması gerekiyor.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=G6q1OWCxxpQ

Gösterim Tarihleri: 14 Şubat “15.30” (Cinemaximum Budak), 20 Şubat “15.30” (Cinemaximum Fitaş), 22 Şubat “13.00” (Cinemaximum Fitaş)

crosswind

7) A Girl Walks Home Alone At Night (2014) – Ana Lily Amirpour (99 dk)

“Eğer bir vampir görsem, “Hadi ısır beni: Sonsuza kadar yaşamak istiyorum.” gibi bir tepki verebilirdim. Vampirler hakkındaki hislerim böyle.” Ana Lily Amirpour

Aylardır İran’in ilk vampir filmi olarak adını duyduğumuz A Girl Walks Home Alone At Night, siyah-beyaz atmosferi, etkileyici müzikleri ve vampir westerni yapısıyla merak ettiriyor. İran ilk vampir filmini çektiyse, Türkiye kim bilir ne zaman çekecek diye daha çok hayıflanana kadar şimdilik bu filmi izlemek en iyisi.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=_YGmTdo3vuY

Gösterim Tarihleri: 17 Şubat “22.00” (Cinemaximum Fitaş), 20 Şubat “22.00” (Cinemaximum Budak), 22 Şubat “17.30” (Cinemaximum Fitaş)

a girl walks home

8) The Forbidden Room (2014) – Guy Maddin (130 dk)

“Film, stüdyoda, daha doğrusu birçok küçük stüdyoda çekildi ama beklenmedik bir şekilde insanların, halkın canlı stüdyolarda -önce üç hafta boyunca Georges Pompidou’da Paris’te sonra da üç hafta boyunca Montreal’deki Centre PHI’da- gelip çekimlere dahil olabildiği, oyuncuları yakından izleyebildiği bir şekilde ortaya çıktı.” Guy Maddin

Kanada sinemasının en aykırı ve auteur yönetmenlerinden Guy Maddin, yine kendine has büyüleyici, eşsiz, gerçeküstücü sinema dünyasında seyirciyi tuhaf bir yolculuğa çıkarırken, Mathieu Amalric, Charlotte Rampling, Udo Kier gibi oyuncuların da yer almasıyla merakımızı iyice cezbediyor. Ve Guy Maddin bu yıl !f İstanbul kapsamında Türkiye’ye geliyor. Kaçırılmamalı!

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=1mdcW4JswDU

Gösterim Tarihleri: 13 Şubat “19.00” (Cinemaximum Fitaş), 21 Şubat “16.00” (Cinemaximum Kanyon)

the forbidden room

9) Life Itself (2014) – Steve James (118 dk)

“Pek çoğumuz blog yazmayı tercih etti, ben gerek duydum.” Roger Ebert

Sinema yazarı denildiğinde dünyada akla gelen ilk isim olan büyük üstad Roger Ebert’a adanan ve her ne kadar Oscar’a aday yapılmasa da yılın en başarılı belgeselleri arasında görülen Life Itself’i izlemememiz için tek bir sebep var mı?

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=j9ud1HUHgug

Gösterim Tarihleri: 14 Şubat “19.00” (Cinemaximum Fitaş), 15 Şubat “22.00” (Cinemaximum Kanyon)

life itself1

10) Sayat Nova (2014) – Sergei Parajanov (77 dk)

“Ben, hayatı ve ruhu acılar içinde olan bir adamım” Sayat Nova

Usta yönetmen Sergei Parajanov’un başyapıtı olan “Narın Rengi”, dijital olarak yenilenmiş kopyasıyla bu yıl festivalin “!f Kült” bölümündeki tek film olma özelliğini taşıyor. Zamanının çok çok ötesinde olan bu deneysel, gerçeküstücü ve avant-garde yapımı mutlaka her sinefilin beyaz perdede bir kez deneyimlemesi gerekiyor.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=P4nkm4xCnfg#t=43

Gösterim Tarihleri: 21 Şubat “19.30” (Cinemaximum Fitaş)

sayat nova1

11) The Man in the Orange Jacket (2014) – Aik Karapetian (71 dk)

Turuncu Ceketli Adam Kubrick’in Cinnet’inden von Trier’in Deccal’i veya Alexandre Aja’nın Yüksek Tansiyon’una sinema tarihinin bazı fevkalade klasiklerinden etkileniyor. (Hollywood Reporter)

Örneklerini çok az gördüğümüzü Letonya sinemasından çıkan bir korku filmi olan Turuncu Ceketli Adam, fragmanındaki tekinsizliğiyle, atmosfer kurma başarısıyla ve intikam temasını getirdiği farklı yorumla merak ettiriyor. Sadece yukarıda Hollywood Reporter’ın yayınladığı cümle bile filmi görmek için bir sebep olsa gerek. Festivalin sürpriz filmlerinden olması olası.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=N9RrKbOAC2I

Gösterim Tarihleri: 17 Şubat “15.30” (Cinemaximum Fitaş), 20 Şubat “00.00” (Cinemaximum Fitaş)

orange jacket

12) The Tale of the Princess Kaguya (2014) – Isao Takahata (137 dk)

“Hikayenin kahramanı olan Prenses Kaguya’nın kalbinde ne olup bittiğini tam olarak anlamakta güçlük çekiyorduk. Bu yüzden, çok iyi bilindiği için çok az kişi bu hikayeyi ilginç bulmuştu.” Isao Takahata

Japon yönetmen Isao Takahata’nın uzun bir aradan sonraki yeni filmi olan Princess Kaguya Masalı, o kadar çok beğenildi ki, birçok eleştirmen yılın en iyi animasyonu olarak ilk sırada değerlendirdi. Anime hayranlarının mutlaka kaçırmaması gereken film, dokunaklı ve melankolik yapısıyla, usta işi çizimleriyle öne çıkıyor ve bu yıl “en iyi animasyon” kategorisinde Oscar adayı olan 5 filmden biri.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=GRTqgv8QVe4

Gösterim Tarihleri: 13 Şubat “22.00” (Cinemaximum Budak), 16 Şubat “22.00” (Cinemaximum Fitaş), 19 Şubat “19.30” (Cinemaximum Kanyon)

kaguya

13) What We Do In The Shadows (2014) – Taika Waititi & Jemaine Clement (84 dk)

“İnsanların, ‘vampirler insanları öldürüyor ama onları çok seviyoruz,’ olmaları epey ilginç tabi.” Jemaine Clement

Amerika ve Yeni Zelanda ortak yapımı olan bu vampir komedisi, birçok farklı kişi ve mecra tarafından yılın en komik filmlerinden olarak nitelendirildi. Fragmanında mockumentary tarzını vampir komedisiyle birleştirdiği görülen yapım, festivalin ilginç ve bol kahkahalı seyirliklerinden olacak gibi gözüküyor.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=2X9n5lSVfzw#t=100

Gösterim Tarihleri: 13 Şubat “22.00” (Cinemaximum Kanyon), 15 Şubat “19.00” (Cinemaximum Fitaş), 19 Şubat “22.00” (Cinemaximum Budak)

what we do shadows

14) Çekmeceler (2014) – M. Caner Alper & Mehmet Binay (120 dk)

“Geçmiş asla sona ermez ve hatta geçmez bile.” William Faulkner

İlk filmleri “Zenne” ile LGBT sineması içerisinde farklı ve cesur bir tarz yakalayan yönetmenler Caner Alper ve Mehmet Binay, ikinci filmleri Çekmeceler’in galasını !f İstanbul’da yapıyor. Sinematografi, sanat yönetimi ve kostüm tasarımı açısından gene rengarenk bir filmle karşılaşacağımız afişlerinden ve fragmanından belli. Ece Dizdar, Taner Birsel, Tilbe Saran ve Nilüfer Açıkalın’lı oyuncu kadrosu da iddialı.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=5vvBtSu4eao

Gösterim Tarihleri: 15 Şubat “22.00” (Cinemaximum Fitaş)

çekmeceler

15) Fassbinder: At Elske Uden at Kraeve (2015) – Christian Braad Thomsen (102 dk)

“Toplumdaki herkesi memnun edemezsiniz. Sadece yanlış yapmanız yeterlidir.” (Filmden )

Usta yönetmen Rainer Werner Fassbinder’ın yakın arkadaşı olan Danimarkalı sinemacı Christian Braad Thomsen tarafından çekilen bu yepyeni belgesel, Fassbinder’in pek bilmediğimiz, hayatının değişik dönemlerine odaklanan kişisel ve samimi bir portresini çıkarıyor. Sinemadan aşka, psikanalizden deliliğe kadar Fassbinder’in hayatının derinliklerine arşiv görüntüler eşliğinde dalmak elbette sadece Fassbinder hayranlarına ve sinefillere önerebileceğimiz bir deneyim olur.

Fragmanı: –

Gösterim Tarihleri: 21 Şubat “15.30” (Cinemaximum Fitaş)

fasbinder

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,