RSS

Etiket arşivi: scarlett johansson

“Ghost in the Shell” Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler

Ghost-In-The-Shell-Banner-1

Halil İbrahim Sağlam: Ghost in the Shell, orijinal filmin mirasına kare kare saygı duyan, siberpunk mimarisi ve estetik sahneleriyle yükselen bir bilimkurgu. Aksiyon olarak satması gereken yüksek bütçeli Hollywood bilimkurgusu olarak alabileceği tüm riskleri almasıyla da ayrıca değerli. Öyle ki; orijinal filmin mirasına bu kadar saygı duyulmasa ortaya Len Wiseman’ın Total Recall’i gibi salt aksiyon çıkabilirmiş. Orijinal filmden ayrılan küçük farklılıklar doğal olarak Hollywood’a göre düzenlenmiş, filmin yoğun felsefesi biraz törpülenmiş. Buna rağmen filmin vizyonu, görsel yetkinliği, karakter tipolojileri, atmosferi, müzikleri ve aksiyonu takdire şayan. Scarlett Johansson, robotik yürüyüşü ve karizmasıyla şahane. Pilou Asbaek ve Takeshi Kitano da çok yakışmışlar. Ghost in the Shell’i izleyip “klasik Hollywood aksiyonu” diyecek kişiye –illa ki çıkacaktır- acilen Total Recall re-make’ini yeniden izletmek lazım. Böylelikle Rupert Sanders’ın Mamoru Oshii’nin eserini nasıl iyi etüt ederek günümüz dinamiklerine uygun şekilde uyarladığını anlayabilirler. 8/10

Haktan Kaan İçel: Ghost in The Shell animeyi unuttuğunuzda son derece sağlam bir iş. Cyberpunk evreninde tıkır tıkır işleyen bir film noir ortaya çıkıyor. Animeye fanatik bir şekilde bağlı kalmayı doğru bulmuyorum. Zaten kitap, oyun ve anime uyarlamalarında herkesi memnun etmek olanaksız. Ghost in the Shell’in belki de en büyük başarısı uzun zamandır özlediğim kara film atmosferini bilim kurgu ile iyi harmanlaması denilebilir.

Kerem Akça: Rupert Sanders görsellik ve anime estetiği üzerine çok iyi çalışmış. Sahne sahne Ghost in the Shell’in animasyonunu yeniden canlandırmış. Özellikle Amerika – Japonya arasına uyarlanan şehir tasarımı mükemmel. Bunun yanında karakterlerin izdüşümleri çok iyi.  Sanders, aksiyon sahnelerini minimize etmiş ve dengeli bir noktaya götürmüş. Bu sebeple de filmin orta bölümünde temposunun düşmesi anime kaynağından kaynaklanıyor. Belki de Hollywood’da Speed Racer’en beri izlediğimiz en iyi anime yeniden çevrimiyle yüzleşiyoruz. Tabii ki Japonya’da Sion Sono gibi, Takashi Miike gibi veya Hong Kong’ta Stephen Chow gibi anime estetiğini çok iyi uygulayan yönetmenler var ama Dragonball Evolution gibi B-tipi filmlerin devreye girdiği dönemde Amerika’ya bunu uyarlamak, arkasına yüksek bir bütçe alıp bunu görsel efektlerle, iz bırakıcı imgelerle karşımıza çıkarmak önemli.

Numan Serteli: Ghost in the Shell, 1995 tarihli animeden -her anlamda- yararlanırken, özgünlük hususunda hiçbir değer kaybı yaşamadığı gibi, Juliette Binoche’un canlandırdığı karakter ve “anne” motifi gibi muhtelif katkılarla güçlendirilen draması ve mükemmelen kotarılmış aksiyonu ve de müthiş görselliğiyle yılın ilk büyük sürprizi oluyor. Yönetmen Rupert Sanders -elbette senaristlerinin de önemli katkısıyla- kendisinden hiç de beklemediğim, başyapıt düzeyinde bir başarıya imza atarken, Scarlett Johansson ise -her haliyle- bu film ve karakter için yaratılmış gibi..

Utku Ögetürk: Ghost in the Shell (2017), orijinal yapımın felsefesini görmezden gelerek adeta 2017 model Robocop yaratıyor. Görsel açıdan büyüleyici olması dışında hayal kırıklığı.

Serkan Çellik: Kendi evinde kısa film çekemeyecek adama remake için efsane teslim etmişler. Senaryo zaten berbat ama Rupert Sanders’te de hiç yönetmen kumaşı, sinema duygusu yok. En basit mizansende bile tökezlemiş. Bütün problemler yeşil ekran önünde. Üstüne bindirilen zilyon tane görüntü ve efekt bile saklayamıyor gerçek insanların başarısızlığını. Canınız sadece kafası gözü görünen insanlarla çekilmiş film istiyorsa buyrun Tron (2010) izleyin. 3D şehir istiyorsanız StarWars E2 izleyin.

Tanju Baran: Orijinalinin hayranı olarak “Ghost in the Shell”i beğendim; felsefesi zayıf ve Amerikan soslu ama sadakati ve görsel yetisi işi toparlıyor.

Ekin Limoncu: Anlatmak istediği politik altyapıyı üstünkörü anlatmayı seçen Ghost in the Shell, öteki taraftan görsel efekte ve aksiyona izleyiciyi tam anlamıyla doyuruyor. Oyunculukların ön planda olduğu film, yarattığı atmosferden kıyafetlere her yönüyle tasarım harikası.

Fırat Sayıcı: “Ghost in the Shell”, efsanenin ruhunu korumakla birlikte itiraz edilemeyecek  yenilikler de getirmiş. Sevdim…

 

 
Yorum yapın

Yazan: Mart 30, 2017 in Haberler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

“Captain America: Civil War” Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler

civil war

Halil İbrahim Sağlam: Civil War, tüm Captain America ve The Avengers filmleri içinde en iyisi. Aksiyonu daha keyifli, hikayesi daha girift. Winter Soldier’dan bile iyi. Bol karakterler geçidi adeta süper kahraman orgazmı yaşattı. Chadwick Boseman, Black Panther’e gayet yakışmış. Spider-Man’de Tom Holland ise eğlenceli bir ergen!

Banu Bozdemir: Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı gayet matraktı ve iyi geldi. Uzun ve keyifli film tanımına girer. Kahramanlar bir harika dedirtir.

Tanju Baran: Karakter motivasyonlarının vurduğu darbelere rağmen Captain America: Civil War, hem Captain’in hem Avengers’ın en iyi filmi olmayı başarmış.

Kerem Akça: Captain America Civil War gösteriş yapmadan iş bitirebilen, bol sürprizli bir fantastik aksiyon.

Mert Tanöz: Captain America Civil War post-avengers dönemin bana kalırsa en iyisi.Gerek savaş/dövüş sahneleri gerek senaryosuyla büyük bir adım söz konusu.

Haktan Kaan İçel: Kaptan Amerika filmi diye gidenler yanılgıya düşecektir. Çünkü filmin asıl adı Avengers 3 olmalıymış. Avengers’ta gözüme batan güç eşitsizliği,Thor ve Hulk çıkınca biraz olsun eşitlenmiş gibi. Daha izlenebilir aksiyon sahneleri var. Sıkıcı ilk bir saatine rağmen Spiderman’in  dahil olmasıyla hareket kazanıp eğlenceli bir seyire dönüşüyor. Avengers filmlerinin üstünde, Captain America filmlerinin altında bir yapım olmuş. Spider-Man ise her ne kadar “tıfıl” diye adlandırılsa da, karakterine cuk diye oturan çok komik bir versiyona dönüşmüş. Kendi filmi için umutluyum

Batu Anadolu: Captain America Civil War’un en büyük başarısı; yılların dış mihrak paranoyasını, karakterlerin kendi içlerine layıkıyla döndürmesi olmuş.En azından kötü adam yaratımı konusundaki zayıflık, sorumluluk ve vicdan çatışmasıyla giderilmiş. Hikayenin akıcılığı yer yer inandırıcılıktan uzak gelişmelerle sekteye uğrasa da, safların belirlenmesiyle taşlar yerine oturmuş. Bu arada Örümcek Adam olarak Tom Holland; evrene çok sağlam bir giriş yapmış, hoş gelmiş.

İnci Tulpar: Captain America Civil War olmuş bu sefer. Keyifli ama epey uzun bir film. Özellikle gençler sevecek.

Ersin Kılıç: Captain America: Civil War beklediğim ağırlığa sahip olamasa da, neden sonuç işini tam bağlayamasa da Marvel’in en iyi işlerinden biri olmuş.

Batuhan Bozkan: Civil War baya baya güzel olmuş. Eski Marvel filmlerini izlemediyseniz bile gidin acayip zevk alırsınız.

Deniz Funda Özgür: Espri dozu biraz azaltılmış ve hikaye bazında beni kızdıran noktaları olsa da Captain America Civil War hayal kırıklığına uğratmıyor.

Gönül Durmaz: Captain America: Civil War’un en sempatik adamı Spiderman’di kuşkusuz.

Cem Başak: Civil War, Batman v Superman’den sonra ilaç gibi.

Gözde Özen: Arkadaşlar Civil War olmuş, gözümüz aydın.

Berk Gün: Captain America: Civil War harikaydı!

 
Yorum yapın

Yazan: Mayıs 4, 2016 in 2012, Haberler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Hitchcock (2012)

Büyük üstad Alfred Hitchcock hakkında yapılacak bir film hangi sinemaseverin ilgisini çekmez ki? Üstelik sinema tarihine yön veren filmlerden biri olan Psycho (1960)’nun çekildiği dönemi ele alıyorsa. Dolayısıyla proje açıklandığında sinefilleri heyecanlı bir bekleyiş sarmıştı. İlk sarsıntı ise, Anthony Hopkins’in Hitchcock’tan çok, Süleyman Demirel’e benzeyen makyajı ile gelmişti. İkinci sarsıntı ise filmin ta kendisi oluyor ve “tv filmi” kalıbının ötesine geçemeyen bir yapımla karşılaşıyoruz.

hitchcock

“Hitchcock”, 1959 yapımı “North by Northwest”in galasıyla açılıyor. Film oldukça olumlu eleştiriler alıp beğenilince, Hitchcock yeni bir proje arayışına girişiyor. “Psycho” adlı romanı uyarlamaya karar verince çevresinden ve yapımcılardan oldukça olumsuz tepkilerle karşılaşıyor. O dönemde filmin sinemaya getireceği birçok yenilik, yetki mecraları tarafından kabul edilemez görülerek sansür kurulu harekete geçiyor. Hitchcock’un basın toplantısında insanlara dağıttığı fotoğraflar ise “Gerçekten bunun filmini yapmayı mı düşünüyorsunuz?” dedirtecek kadar ters tepiyor. Her şeye rağmen Hitchcock, Anthony Perkins (James D’Arcy), Janet Leigh (Scarlett Johansson) ve Vera Miles (Jessica Biel) ile beraber projeye başlamaya karar veriyor. Ya vezir ya da rezil olacağı bu projenin böylelikle yapım aşamasına tanık oluyoruz.

Hitchcock’u baştan aşağı sorunlu bir film olarak tanımlamak mümkün. Zira “Alfred Hitchcock” hakkında yapılacak bir filmin “Film, Yönetmen, Erkek Oyuncu, Kadın Oyuncu, Senaryo, Kurgu, Sinematografi” gibi dallarda ödül törenlerinde adaylık alması elbette her sinefilin bekleyeceği bir şey. Fakat filmin sadece “Makyaj” dalında adaylık alması ve çok beklenen “Erkek Oyuncu” adaylığını neredeyse hiçbir mecrada alamaması bir hayal kırıklığı olarak nitelendirilebilir. Anthony Hopkins, daha çok Demirel’e benzeyen makyajıyla Hitchcock’u anca karikatürize edebiliyor. Kendisini sonuna kadar izlettiriyor izlettirmesine fakat bu dünyanın en nev-i şahsına münhasır insanlarından Hitchcock’un bir yansıması olduğundan gerçekleşiyor, Hopkins’in oyunculuğundan değil. O yüzden ilerleyen zamanlarda çekilecek muhtemel bir Hitchcock biyografisinde her yerde adaylık ve ödül alacak bir oyunculuk geldiğinde Hopkins ve Jones’un performansları hatırlanmak istenmeyecek kötü bir tecrübeye dönüşecektir.

anthony hopkins hitchcock

Filmin senaryo kısmı ise hayli sorunlu bir hal alıyor. Hitchcock’un Psycho’yu çekme süreci, eşi Alma Reville (Helen Mirren)’in başka bir erkekle vakit geçirmeye başlamasıyla paralel bir şekilde ilerliyor. Bu sırada Hitchcock’un kişisel buhranlarının anlatıldığı sahneler de Alma’nın kendisini aldatıp aldatmadığıyla ilişkili olarak perdeye yansıyor. Hatta film, Psycho’nun ünlü duş sahnesinin çekiminin başarısının bu “aldatma” yanılsamasının yansıttığı buhrandan geldiğini öne sürecek kadar ileri gidiyor. Bu bağlamda aynı tarihli tv yapımı “The Girls” (2012)’ün de The Birds (1963)’ün çekim sürecini anlatırken Hitchcock’u kötü niyetli bir sapık gibi göstermesindeki özgüvene değinmek gerekiyor.

hitchcock scarlett johansson

Hitchcock’un elbette takıntılı bir yönetmen olduğunu biliyoruz. Fakat nereden çıkıyor bütün bunlar? Nasıl oluyor da Alfred Hitchcock gibi bir yönetmen oyuncusuna cinsel saldırıda bulunacak, onu taciz edecek, psikolojik ve fiziksel işkence uygulayacak bir adam olarak resmedilebiliyor? Bu özgüven nereden geliyor? Hitchcock filminde Alfred Hitchcock, filminin başarısı için uğraşan, istediği sonucu alabilmek için defalarca çekim yapan biri olarak resmedilirken, The Girl’de ise filmini umursamayıp sadece oyuncusuna işkence çektirmek için çekimleri tekrarlatan biri olarak gösteriliyor. Dolayısıyla The Girl’i sansasyonel kalmaya çalışan başarısız bir tv filmi girişimi olarak adlandırmak mümkün. Üstelik tipi Hitchcock olmaya müsait en son kişi olan Toby Jones’un varlığı gerçekten şaka gibiyken. Mavi gözlü Hitchcock mu olur?

toby jones hitchcock

Hitchcock filminin de “tv filmi” standartlarını aşamamasındaki en büyük etkenlerden biri atmosfer. Capcanlı renklerle örülü, şıkır şıkır bir Hitchcock biyografisi ne derece önem arz edebilir ki? Üstelik sorunlu bir senaryoya ve karikatürize bir oyunculuğa sahipken. Ayrıca Psycho’nun en çok önem arz eden ve 7 gün sürüp 70 kamera kullanıldığı söylenen duş sahnesinin o zorlu çekim süreci basit bir sahneyle geçiştirilicekse “bir filmin çekim süreci” üzerine film yapmanın mantığı nedir diye sorguluyor insan. Film, bir sonraki Hitchcock filmi The Birds’i müjdeleyen son karesiyle hoş ve zeki bir sahne yaratsa da film çoktan bitmiş oluyor.

2 / 5

 
Yorum yapın

Yazan: Mart 28, 2013 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , ,