RSS

Aylık arşivler: Nisan 2015

21. Yüzyılın Kubrick’i Olabilir Mi?: Paul Thomas Anderson

26 Haziran 1970 doğumlu olan Amerikalı yönetmen Paul Thomas Anderson, kuşkusuz 21. yüzyılın en önemli yönetmenlerinden biri. Stanley Kubrick, Andrei Tarkovsky, Alfred Hitchcock, Ingmar Bergman, Akira Kurosawa, Charlie Chaplin gibi her dönemde “deha” olarak kabul edilen üstün yönetmenler mutlaka çıkmıştır. Paul Thomas Anderson henüz 45 yaşında olmasına rağmen birçok başyapıt sığdırdığı filmografisiyle “deha” sıfatına en yakın günümüz yönetmenlerinin başında geliyor.

Paul Thomas Anderson’ın daha henüz 27 yaşındayken Boogie Nights, 29 yaşındayken ise Magnolia gibi iki efsane filme imza attığını söylemek onun ne kadar yetenekli ve zeki bir yönetmen olduğunu gözler önüne seriyor aslında. Anderson için “Günümüzün Stanley Kubrick’i” ya da “Günümüzün Robert Altman’ı” ifadelerini sıkça duymak mümkün. Anderson’ın filmlerindeki her karesi mükemmeliyetçilik kokan yönetmenliğini, ilk filminde yapımcıyla yaşadığı sorunlar neticesinde ortaya istediği gibi bir film koyamamış oluşunu (Kubrick de ilk filmi Fear and Desire’nin tüm kopyalarını toplatıp yakmıştır), Akademi Ödülleri nezdinde hiçbir zaman hakkının verilmemesini (Kubrick gibi bir deha bile hiç Oscar kazanamamıştır) Kubrick’le benzeştirmek mümkün. Ya da Magnolia’nın kesişen karakterle örülü yapısıyla Robert Altman’ın Short Cuts (1993)’ıyla çok benzeştiğini (ki iki filmin süreleri bile aynıdır – 187 dk), yine Altman’ın The Player (1992)’ının muazzam plan sekanslı açılış sahnesinin tadının Anderson’ın Boogie Nights’ının açılışında da hissedildiğini söylemek doğrudur.

52nd New York Film Festival - Centerpiece Gala Presentation And World Premiere Of "Inherent Vice"

Paul Thomas Anderson’ın merakla beklenen son filmi Inherent Vice, geçtiğimiz Şubat ayında Oscar için yarışıyordu fakat Anderson filmlerini pek sevmeyen Akademi üyeleri filmi sadece uyarlama senaryo ve kostüm tasarımı dallarında aday yaptı. Inherent Vice ülkemizde önce Nisan ayında İstanbul Film Festivali kapsamında izleyiciyle buluşacak, daha sonra ise 8 Mayıs tarihinde vizyona girecek. Anderson’un ilk filmi Sydney (1996)’den son filmi Inherent Vice’a kadar olan tüm filmografisine hep birlikte bir göz atalım.

Sydney (Hard Eight) (1996)

Paul Thomas Anderson’ın ilk filmi olan Sydney’i yönetmen – yapımcı savaşına kurban giden, fakat yine de iyi bir ilk film olmayı başaran bir film olarak tanımlayabiliriz. Anderson’un “Sydney” olarak tanımladığı film, kendisi karşı çıkmasına rağmen yapımcılar tarafından “Hard Eight” adıyla yayınlandı. Uzun filmleri seven Anderson filmi 2,5 saat olarak tasarlasa da, yapımcılar “ilk film” dolayısıyla kendisine güvenmeyip süreyi 1,5 saate indirdi. Anderson, yine yapımcılar yüzünden sevmediği bir kamerayla çekim yapmak zorunda kaldı. Buna rağmen PTA filmlerinin ileride göreceğimiz çok karakterli öykülerinin eli yüzü düzgün, minimal bir örneği, iyi oyunculuklu ve akıcı kurgulu bir şekilde karşımıza çıktı.

sydney_hardeight

Boogie Nights (1997)

70’lerin porno endüstrisinin 80’lerin sonuna doğru nasıl yıkıldığını, popüler oyuncu Dirk Diggler ekseninde genel bir panorama sunarak anlatan Boogie Nights, 3 dakikalık tek plan açılış sahnesiyle, Scorsese filmlerine benzer akıcılıkta seyreden eğlenceli kurgusuyla, 80’ler ruhu ile donatılmış enfes soundtrack parçalarıyla, porno – sanat, makaralı filmler – video kasetler arasındaki ilişki üzerine incelemeleriyle, Mark Wahlberg, Julianne Moore, Burt Reynolds, Philip Seymour Hoffman, John C. Reilly, Don Cheadle, William H. Macy, Heather Graham, Luis Guzman gibi yıldızlarla dolu renkli oyuncu kadrosuyla adeta ışıldayan, dört başı mamur bir Anderson başyapıtı. 3 dalda Oscar’a aday olan film toplamda 32 ödüle layık görüldü.

boogienights1

Magnolia (1999)

Birbirinden bağımsız 10 karakterin trajik hayat öyküsünün muazzam bir kurguda birleştirilerek 188 dakikalık unutulmaz bir şahesere dönüştüğü Magnolia, akıl almaz plan-sekans kullanımlarıyla, adeta matematiksel bir formülle donatılıp nefes aldırmayan senaryosu ve kurgusuyla, sinemasal şok yaşatan gökten kurbağaların yağdığı sahnesiyle sinema tarihine adını yazdırdı. Tom Cruise başta olmak üzere oyuncularından yine maksimum düzeyde performanslar almayı başaran Anderson, rastlantılar, kaybedenler, şans, tercihler, televizyon yarışmaları, duygular, ilahi müdahaleler üzerine efsane bir kolaj yaratarak henüz 29 yaşındayken adını usta yönetmenler arasına yazdırmaya başladı. Magnolia, 3 dalda Oscar’a aday olup toplamda 27 ödüle layık görüldü.

magnolia_1999_8

Punch-Drunk Love (2002)

95 dakikalık süresiyle uzun Paul Thomas Anderson filmleri içerisinde bir hayli kısa oluşuyla öne çıkan ve daha da önemlisi görüp görebileceğimiz en ilginç romantik komedilerden biri olan Punch Drunk Love elbette genel izleyicinin “Bu nasıl aşk filmi?” diyerek burun kıvıracağı ama sinefillerin maksimum keyif alacağı filmlerden. Romantik komedi içerisinde yer yer öne çıkan gerilim motifleri, Robert Elswit’in bir aşk filmi için son derece ilginç ve akılda kalıcı kareleri, Adam Sandler gibi sulu komedilerde öne çıkan yeteneksiz bir oyuncuyu bile “izlenebilir” hale getiren oyuncu yönetimi, PTA filmlerinin vazgeçilmezi olan arıza, sorunlu, depresif karakter yaratımının yine tıkır tıkır işlemesi Punch- Drunk Love’ı oldukça farklı bir film haline getirdi. Cannes Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ödülüne layık görülen film toplamda 16 ödül kazandı.

punchdrunklove

There Will be Blood (2007)

Kapitalizmi eleştiren kitaplarıyla nam salan sosyalist kalem Upton Sinclair’in “Oil!” adlı romanından uyarlanan Kan Dökülecek, Paul Thomas Anderson’ın kuşkusuz en güçlü başyapıtı. Karanlık bir dünya ile trajik bir karakterin doğuşunu anlatan ve mitsel bir tabloyu andıran on dört dakikalık diyalogsuz açılış sekansında Plainwiev’in adeta kanıyla, canıyla, elleriyle kazarak petrol çıkartışını hala unutmamız mümkün değil. Din ile paranın dünyanın en büyük sömürü araçları haline gelmesini hırs, kibir, güç, iktidar sarhoşluğu, inanç ve kapitalizm gibi ortak temalar üzerinden anlatan film, Daniel Day-Lewis’in sinema tarihine geçen insanüstü performansı ve görüntü yönetmeni Robert Elswit’in hayranlık uyandıracak mükemmellikteki sinematografisiyle 2 Oscar kazandı ve toplamda 113 ödüle layık görüldü.

therewillbeblood

The Master (2012)

The Master, psikolojik ve fiziksel olarak sorunlu, su gibi alkol tüketen, hiçbir işte tutunamayan, çıldırmanın eşiğinde, kavgacı, çaresiz, yaralı bir figür olan savaş gazisi Freddie Quell ile “The Cause” adında yeni bir dinsel örgütlenme kuran yazar, doktor, filozof ve “efendi” Lancaster Dodd arasındaki usta-çırak, baba-oğul, efendi-köle ilişkisinin filmi. Sinema tarihine yine taş gibi yazılmış anti-kahramanlar hediye eden Anderson, çıplaklığın hakim olduğu “The Cause töreni” ve özellikle göz kırpmadan yapılan sorgu-terapi sahnesiyle fark yaratmayı başarıyordu. Joaquin Phoenix, adeta Daniel Day-Lewis gücünde oynayıp döktürürken, Philip Seymour Hoffman da en unutulmaz rollerinden birine imza attı. Görüntü yönetmeni Mihai Malaimare Jr.’ın 70 mm ile çektiği her karesi sinema kokan karelere Johnny Greenwood’un tekinsiz müzikleri de eklenince yine büyüleyici bir sinema deneyimi ortaya çıktı. 3 dalda Oscar’a aday gösterilen film toplamda 88 ödüle layık görüldü.

The-Master-2012

Inherent Vice (2014)

Kara mizahla düş dünyasını birleştiren romanlarıyla tanınan yazar Thomas Pynchon’un romanından uyarlanan, Paul Thomas Anderson’un son filmi Inherent Vice, PTA hayranlarını net şekilde ikiye bölen bir film oldu. Kimileri Anderson’un filmografisine yeni bir başyapıt eklediğini iddia ederken, kimileri ise Anderson’un ilk defa hayal kırıklığı yarattığını düşündü. Inherent Vice’ta Anderson filmlerinin dinamik kurgusunun bulunduğunu, renkli karakterler yaratılabildiğini ya da Robert Elswit’in her zamanki aşmış görüntü yönetiminin yine olağanüstü kareler yakaladığını söylemek pek mümkün değil. Mizah anlayışının yer yer Coenvari sularda gezdiği, entelektüel mastürbasyon yaparken izleyiciyi tamamen kaybeden, ilk defa uzun süresini gerçek anlamıyla hissettiren bir PTA filmi var karşımızda. Üstelik oyunculukların da bu sefer diğer PTA filmlerindeki gibi unutulmaz olduğunu söyleyemeyiz ne yazık ki. 2 dalda Oscar’a aday olan film toplamda 20 ödüle layık görüldü. Her yönetmenin kariyerinde bu tarz düşüşler olabilir diyerekten moral bozmuyor ve bir sonraki Anderson filmini elbette merakla ve heyecanla bekliyoruz.

inherent-vice-movie-image

 
Yorum yapın

Yazan: Nisan 7, 2015 in Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , ,

The Theory of Everything

Man on Wire (2008) ve Project Nim (2011) gibi ödüllü belgeselleriyle bilinen, 2012’de ise pek de konuşulmayan Shadow Dancer filmine imza atan İngiliz yönetmen James Marsh’ın yönettiği The Theory of Everything, geçen ay 87. Oscar ödüllerinden “En İyi Erkek Oyuncu” ödülüyle ayrılmıştı. İngiliz fizikçi, evrenbilimci ve teorisyen Stephen Hawking’in hayatını anlatacak bir biyografi filmi mutlaka ödül sezonlarında karşılığını bulacaktı, nitekim düşünüldüğü gibi de oldu. Peki, film Hawking’in yaşamını ne derece ve nasıl ele alıyor?

The Theory of Everything’in senaryosu  Jane Hawking’in “Travelling to Infinity: My Life with Stephen” adlı kitabından uyarlama. Dolayısıyla odak noktası Stephen Hawking olan bir filmle değil, Jane Hawking’in bakış açısı ve anılarıyla ilerleyen bir filmle karşı karşıyayız. Filmin en çok eleştirilen yönlerinden biri Hawking gibi bir dehanın buluşlarını, fikirlerini kısa süreli sahnelerle geçiştirip, Jane Hawking ile olan aşk ve evlilik ilişkisine daha çok odaklandığı yönündeydi. Jane Hawking’in kitabından uyarlanan bir senaryo olduğu için bu konuda en fazla “Keşke tamamen Stephen Hawking’in dehası, buluşları, fikirleri, genel olarak hayatı üzerine bir film olsaydı” diye sitem edebiliriz fakat elimizdeki malzemenin bu kadar olduğunu uyarlanan kitaptan dolayı kabul etmek gerekiyor. Buna rağmen fiziksel engellilik, koltuğa bağlı kalma, yüz kaslarının etkisiz hale gelmesi gibi durumlarıyla The Diving Bell and the Butterfly (2007) ile akrabalık kuran film, bir dehanın biyografik hikayesi ekseninde akıllara elbet A Beautiful Mind (2001)’ı getiriyor.

stephenhawkingbio

Fransız görüntü yönetmeni Benoit Delhomme’nin filme kattığı görsel estetik aslında birçok biyografik filme kıyasla oldukça doyurucu. Misal, bu yılki rakipleri The Imitation Game’e ya da Selma’ya göre sinematografik olarak daha çekici bir film olduğunu söyleyebiliriz. Finale doğru gerçekleşen Johann Johansson müzikleri etkili “başa sarma” sekansının da hafızalarda rahatça yer edeceği aşikar. Özellikle İzlandalı besteci Johann Johansson’un Altın Küre’yi kazanan duygusal notaları oldukça akılda kalıcı ve etkileyici. Lakin, The Theory of Everything her şeyden çok “Hawking’in hayatını başarılı bir şekilde gözler önüne seren bir film” olarak değil “Eddie Redmayne’nin Oscar projesi” olarak anılacaktır. Redmayne’nin adeta Hawking’in ta kendisi olup fiziksel açıdan girdiği dönüşüm ve bunu vücut diline uygulamaktaki başarısı filmin başarısının çok çok üstünde.

marry photo

Stephen Hawking, 2004 yapımı “Hawking” adlı bir Tv filminde Benedict Cumberbatch tarafından canlandırılmıştı. Bundan çoğu kişinin haberi dahi olmamasının sebebi Tv filmi olması gibi gözükse de aslında Cumberbatch’ın “budur” denilecek performansı sergileyememesi olarak da düşünülebilir, zira bu tarz önemli kişiliklerin hakkıyla canlandırıldığı performanslar her zaman “unutulmaz” olarak bir köşeye yazılır. Eddie Redmayne ise tam da böyle en üst seviyede bir performansa imza atarak, bundan sonra çekilecek herhangi bir Hawking filminde “aşılması güç bir doruk noktası” olarak gösterilecektir. Hala hayatta olan gerçek Stephen Hawking’in ise Eddie Redmayne’in performansını çok beğendiğini ve aynı kendisine benzediğini söylemesi de bunu doğrular nitelikte. Felicity Jones’un performansı ise elbet Redmayne’e kıyasla çok daha standart ve düz kalıyor. Pek de Oscar adaylığı gerektirecek güçte bir performans sergilediğini söyleyemeyiz, çoğu başarılı oyuncunun rahatlıkla üstesinden kalkabileceği, hatta daha fazla şeyler katabileceği bir rol neticede.

3 / 5

 
Yorum yapın

Yazan: Nisan 2, 2015 in Film Kritikleri

 

Etiketler: , , , , , ,