RSS

Aylık arşivler: Şubat 2016

88. Oscar Ödülleri Tahminleri

88 . Oscar Ödülleri yarın gece açıklanacak. Geleneksel ödül tahminlerimi önce kim alır şeklinde, yüzdeleriyle ve yorumlarıyla beraber sıraladım. Daha sonra ise kim almalı şeklinde kendi kişisel favorilerimi listeledim. Keyifli okumalar.

En İyi Film:

The Revenant: Inarritu, Lubezki, DiCaprio, Hardy ve ayı (!) birer birer döktürerek yönetmenlik ve sinematografinin zirveye çıktığı has bir “sinema”ya imza atmış. Elbette ödülü hak ediyor. Spotlight’la çok kapıştılar. Çoğunu Spotlight kazandı fakat son düzlükte Revenant hem Altın Küre hem BAFTA, hem de DGA ödülünü aldı. Geçen yıl Boyhood – Birdman çekişmesinin gittiği yolu neredeyse birebir izliyor. Sean Penn’in geçen yıl Oscar’ı verirken dediği gibi “Bu o… çocuğuna yeşil kartı kim verdi?” sorusu kendini tekrar edebilir. (Şansı %60)

Spotlight: Senaryosu haricinde sinemasal hiçbir faktörü bulunmayan, konuşan kafalar filmi ya da radyo tiyatrosu olarak adlandırmakta hiç sakınca görmeyeceğimiz Spotlight, tıpkı geçen yılkı “Ama 12 yılda çektik biz, valla 12 yıl” olayıyla sinir krizleri geçirtiren Boyhood’un bu yılki farklı bir varyasyonu. “Kilisenin tacizini gözler önüne serdik, verin Oscar’ı” diyorsunuz, birçok meslek birliğini de bu üçüncü sınıf Tv filmi havanıza rağmen ele geçirmeyi başardınız ama sanırım buraya kadar. Olur da Akademi “sinema” değil de Müslüm Gürses’in “Meselemmmm” şarkısı gibi tutturup da en iyi filmi alırsanız, diğer ödüllerden sadece senaryoyu kazanabileceğiniz için 2 dalda Oscar kazanan “En İyi Film” gibi bir saçmalığa 64 yıl aradan sonra tekrar imza atacaksınız! (Şansı %40)

The Big Short: PGA (Yapımcılar Birliği) ödülünü almasıyla Revenant ve Spotlight arasındaki yarışa dahil olduğu söylendi. Hatta bir ara üçü içinde Oscar’ın favorisi konumunda olduğu bile yazıldı. Bir türlü inanmadım. Evet, The Big Short bence muhteşem bir film fakat Akademi’nin anlama kapasitesini zorlar. Pek düşünmeyi sevdiklerini zannetmiyorum.

Mad Max: Fury Road: Herkesin gönlünün birincisi olduğunu elbet biliyoruz ama hala Mad Max’in Oscar kazanmak için bir şansı olduğunu düşünüyorsanız size hayaller aleminizde mutluluklar.

Bridge of Spies: Amerika’nın MHP filmi olan Bridge of Spies’ın Akademi’den alacağı oy oranı da anca %10’un üzerine çıkıp barajı geçmek olacaktır!

The Martian: Altın Küre’de en iyi müzikal film (!) ödülünü kazandığında orijinal NASA hesabı twitter’dan “Yesssssss!” dercesine bir tweet atmıştı. Başka bir söylemek istemiyorum.

Room: Öyle odanın içine hapsedilmeyle, iki ağlayıp bağırmayla olmuyor bu işler sevgili Abrahamson ve Larson. Ne güzel bak ikinizin de adının sonu “son” . Yani esas kazanan not siz, Jacob Tremblay veledi. 😉

Brooklyn: Carol, Steve Jobs ve The Hateful Eight gibi filmler adaylar arasına girememişken senin burada işinin ne olduğunu hiçbir sinefil çözemedi, çözemeyecek. Rottentomatoes’dan %98 almış bir de. Amerika’nın Mustang’imisin arkadaş!

En İyi Yönetmen:

Alejandro Gonzalez Inarritu (The Revenant): Birdman’den sonra bir başka yönetmenlik şaheseri daha ortaya koyan “yeşil kartlı Meksikalı!” dâhimiz Inarritu, Altın Küre, BAFTA VE DGA’yı da arkasına alarak üst üste ikinci defa Oscar’ı alma konusunda favori. Oscar almadan önce Inarritu aşığı olup da, Oscar aldıktan sonra “Inarritu da çok bozdu be” diye saçmalayanlara umarız ikinci kapak da gelir. (Şansı %75)

George Miller (Mad Max: Fury Road): Bu ödülü Inarritu kadar hatta Inarritu’dan daha fazla hak eden birisi varsa elbet o da herkesin aşık olduğu Mad Max’le çığır açan George Miller. Başlarda favoriydi, sonra Inarritu’yla eşitleşti, daha sonra ise gerisine düştü. Artık kazanamayacağı bariz gibi fakat içimizdeki “Akademi 2 yıl üst üste yeşil kart olayına girmeyip, hayatında muhtemelen bir daha Oscar’a aday olamayacak olan Miller’ı ödüllendirir” düşüncesi de içten içe dürtüklüyor. (Şansı %25)

Adam McKay (The Big Short): Kariyerinin tek ciddi projesinde olağanüstü bir anlatı/kurgu gerçekleştirse de “Anchorman’ın yönetmeni Oscar aldı” gibi şok edici bir söylemin oluşabilmesi için daha çoooook erken.

Tom McCarthy (Spotlight): İçinde zerre yönetmenlik dokunuşu olmadan en iyi yönetmen adayı olmak yeterince saçmayken bir de ödülü kazanacağını mı düşündünüz? Size tüyo vereyim, McCarthy Netflix’in Selena Gomez’li yeni dizisinin ilk iki bölümünü yönetecekmiş. Yani kendisine fazla gelen “sinema”yı rahat bırakıp bir süreliğine ait olduğu yere “televizyona” dönüyor. Mutluluk.

Lenny Abrahamson (Room): Bu nasıl bir torpildir? Hadi ilk yarıyı bir nebze yedik diyelim. Yemedik ama hadi yedik. İkinci yarıdaki Samanyolu Tv özensizliğini ne yapacağız? Aday olamayan Ridley Scott, Steven Spielberg, Quentin Tarantino, Todd Haynes ve Danny Boyle gibi yönetmenlere net hakaret! Aynı şey üstteki Tv McCarthy için de geçerli elbet!

En İyi Erkek Oyuncu:

Leonardo DiCaprio (The Revenant): Yıllardır bir dünya meselesine dönen “Oscar alamayan DiCaprio” olayı nihayet artık mutlu sona ulaşıyor. Çağının en yetenekli aktörlerinin başında gelen DiCaprio, vahşi bir ayı tarafından paramparça edildi, kötürüm oldu, ağzından köpükler çıktı, göz bebekleri büyüdükçe büyüdü, uçurumdan aşağı düştü, bir atın içerisinde uyudu, vegan olmasına rağmen çiğ et yedi, topallaya topallaya intikam aldı ve ödülü fersah fersah hak etti. Oscar gecesi “And the Oscar goes to Leonardo DiCaprio” cümlesini duyduğumuzda tüm salon ayağa kalkıp alkışlarken biz de elbet İstiklal Marşı moduna geçip saygı duruşumuzu ihmal etmeyeceğiz. (Şansı %100)

Eddie Redmayne (The Danish Girl): Siz bakmayın Redmayne gibi müthiş bir yeteneği sırf Oscar projeleri kasıyor diye “Abi çok itici yea, çok kötü oynamış yea” diye saçmalayanlara. The Theory of Everything’de Daniel Day-Lewis’in There Will be Blood’daki insanüstü performansını 2-3 boy farkla geriden de olsa takip eden kusursuz bir performansa imza atan Redmayne, elbette Danish Girl’de de döktürüyor. Geçen yıl hak ederek Oscar’ı kazandığı için bu yıl kazanamayacağına üzülmeyeceğiz elbet. Daha önünde uzun yıllar var. DiCaprio’nun kazanacağına sen de sevin Redmayne, dost olalım!

Michael Fassbender (Steve Jobs): DiCaprio’nun en yakın rakibi olduğunu zannedenler oldu. En başından beri alakası yok demekten dilimizde tüy bitti ama sonunda herkes geç de olsa anladı. Fassbender yetenekli oyuncu elbet fakat en büyük kusuru Steve Jobs’a benzememek olsa gerek! O rezalet 2013 yapımı Jobs filminde Ashton Kutcher bile daha çok benziyordu Jobs’a. İkinci büyük handikabı da Oscar’ın bayıldığı ağlamalı, bağırmalı oyundan (biraz bağırıyor hakkını yemeyelim) eser yok. Adaylığını alır, oturur, törende DiCaprio’yu bir güzel alkışlar ve gelecek seneleri bekler.

Bryan Cranston (Trumbo): Aday olması bile mutluluk verici. Ey gidi Heisenberg! Bugüne kadar dizilerde ne kadar döktürse de sinemada bir o kadar kötü filmlerde oynayan Cranston reisimiz sonunda yeteneklerini sergileyeceği rolü Dalton Trumbo’da buldu. İyi oynuyor, güzel oynuyor ama şöyle bir handikabın var be reis. Ne zaman ağzını açsan Walter White konuşuyor. Trumbo da olsan Walter White, Amerikan başkanını da oynasan Walter White gibisin.

Matt Damon (The Martian): Tüm dünya bu gereksiz ve bir o kadar saçma adaylığından dolayı sana uyuz oluyor biliyorsun değil mi? Ödül töreni gecesi sessiz sedasız otur koltuğunda, niye geldim niye gidiyorum, beni kimse niye sevmiyor diye düşünüp ertesi gün kalktığında en iyi başardığın iş olan 5. Bourne filmi hazırlıklarına devam et.

En İyi Kadın Oyuncu:

Brie Larson (Room): Oscar’ın kalbine giden yolun bol ağlama ve bağırmadan geçtiğini keşfeden ve “ben yeni Jennifer Lawrence’ım ulen” diye kastıkça antipatikleşen Larson, maalesef ödülün sahibi olacak. Başka ihtimal dahi yok, acaba’ların da lüzümu yok. DiCaprio’da nasıl alkış, kıyamet sevineceksek bu olayda da bir o kadar sinirlerimiz hoplayacak. (Şansı %100)

Cate Blanchett (Carol): Herhangi bir film için Cate Blanchett kötü oynuyor gibi bir şey söz konusu dahi olamaz. Eğer bu cümleyi kuruyorsanız bilin ki Blanchett kötü değildir, sizin gözleriniz bozulmuştur! Carol’da adeta döktüren Blanchett’imiz (her ne kadar Truth’ta daha da çok döktürse de) Larson’u alkışlamak zorunda kalacak ya, işte o kareyi görmemek için televizyona ayakkabı fırlatılır!

Charlotte Rampling (45 Years): Bu yılın Emmanuelle Riva’sı (Amour) olan Charlotte Rampling, çoğu kişi için gönüllerin Oscar’ını aldı elbet ama Riva nasıl Lawrence’a kaybettiyse Rampling de aynı şekilde Larson’a karşı kaybedecek. Hayatın acı gerçekleri.

Jennifer Lawrence (Joy): Akademi’nin Jennifer Lawrence sevgisi film çook kötü de olsa, performans o kadar iyi olmasa da “Gel kalbimin sultanı” demeye devam ediyor işte. Biraz da Lawrence köşesinde oturup kendisinin tahtına göz diken Larson’u alkışlasın bakalım.

Saoirse Ronan (Brooklyn): Adaylığının tek esprisinin “Bir zamanların çocuk oyuncusu Saoirse Ronan da artık sevişecek yaşa geldi” olduğuna inanıyorum!

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:

Sylvester Stallone (Creed): Şu bir gerçek ki, nostalji düşkünlüğümüz olmasa, Rocky’i bu kadar çok sevmesek, 20 kere Razzie adayı olan Stallone’nin Rocky’dan bu yana tek eli yüzü düzgün performansı olmasa 5 aday içinde anca 4. sıraya yazılacak bir performans. Gel gelelim ki, bu yıl nostalji sevgisi yılı gibi bir şey. Stallone ödülün favorisi fakat Rylance’la epey çekişmeli. Akademi de nostalji olsun” diyecek gibi geliyor sanki. (Şansı %60)

Mark Rylance (Bridge of Spies): Bridge of Spies ilk ortaya çıktığında Mark Rylance bu yılın net favorisi olarak görülüyordu. Fakat sonradan Stallone nostaljisi bazı kişilerde ağır basınca bu netlik yerini çekişmeye bıraktı. Rylance’ta aslında Akademi’nin sevdiği yoğun mimikle döktürme yok. Aksine mimiksizlikle tüm filmi bitiriyor ama unutulmayacak bir karakter yaratıyor. Yalnız gerçek şu ki, Stallone de pek mimik kasmıyor, yıllar geçti bakın ne kadar yıprandı suratım, yapın bir güzellik abinize diyor. Akademi “Ben bunu yemedim abisi” derse ödül Rylance’ın olur. (Şansı %40)

Tom Hardy (The Revenant): Hardy abimiz de döktürüyor elbet hatta gönlünün Oscar’ını verenler var, birkaç yerden ödülü de aldı fakat bu yıl DiCaprio’nun yılı, Hardy gelecek yılları bekleyecek artık.

Christian Bale (The Big Short): Bale, sen iyi taktın bu 70 kilo verme 139 kilo alma olaylarına ama çöktün be abicim. O filmdeki tipin neydi öyle! Tamam yine Fighter tarzı çılgın çılgın saldırmışsın ama yeni bir Oscar için daha zamanın var.

Mark Ruffalo (Spotlight): Öyle ağzını yüzünü yamultmayla, sapsade oyunculuklarla örülü bir takım çalışmasının tabir-i caizse içine etmeyle Oscar adaylığı değil, Oscar’dan aforoz edilmen lazımdı ya neyse. Geçen yıl adaylığının tek sebebi 12 yıl boyunca ölmemesi olan Ethan Hawke’ın gereksizliği bu yıl sana ait!

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:

Alicia Vikander (The Danish Girl): Ödülü çok net alacağını hala göremeyenlere daha ne diyelim bilmiyoruz. İçlerinde ekran süresi açık ara en fazla oyuncu. Zaten yardımcı değil net başrol ama kategori çakallığı yaparak ödülü garantilediler. Çakallık, makallık artık, Vikander şimdiden Oscar ödüllü bir oyuncu. (Şansı %100)

Rooney Mara (Carol): Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülünü alması ne güzel yanılttı sizi yahu. Bakın o Cannes, bu Oscar. Mara’nın buzdolabı gibi soğuk ve mimiksiz oyunculuğunun Oscar’la alakası yok. Anlatabildik mi? Ha, ama soyundu sevişti diyorsanız onu Ejderha Dövmeli Kız’da da yapmıştı. Alabildiği tek şey adaylık olur.

Kate Winslet (Steve Jobs): Altın Küre ve BAFTA’yı kazanması sizi güzel yanıltıyor. Sorun şu ki, ikisinde de Alicia Vikander’le yarışmadı. Vikander başrol oalrak yarışmıştı lakin burada yardımcı kategorisinde rakipler. Winslet çok iyi oyuncu ama Steve Jobs’ta oradan oraya aynı yüz ifadesiyle dolanıyor. Oscar verilmesi için ayırt edici bir özelliği yok.

Jennifer Jason Leigh (The Hateful Eight): Gönlümüzün Oscar’ı. Kadın resmen döktürdü The Hateful Eight’te. Kaç kişi bu kadar muazzam oynayabilirdi o karakteri cidden? Akademi’nin Hateful Eight’i sevmemesi başlarda favori gözüken Leigh’in şansını da etkiledi maalesef.

Rachel McAdams (Spotlight): Yıllardır romantik komedilerde harcadığı oyunculuğunun De Palma’nın Passion’daki femme fatale karakteri ve True Detective Sezon 2’deki kariyer zirvesi oyunuyla aslında ne kadar yetenekli olduğunu gözler önüne serdi. Ama ama ama. Üzülerek söylüyoruz ki Spotlight’taki rolü yerine herhangi bir sokaktan geçen insanı oynatsanız aynı şekilde oynardı. Adaylığının bir esprisi bile yok!

En İyi Özgün Senaryo:

Spotlight: Filmin zaten tek olayı senaryosu. Kilise tacizi olayı. Ooooo çok önemli ve müthiş. Bas bas ödülü bas. Meselemmmmmmm! (Şansı %100)

Inside Out: Son yılların değil tüm zamanların en harikulade animasyonlarından biri olan Inside Out’un hakkı elbet bu dal. Ama maalesef Inside Out’ta birbirini yiyen duygularımız taciz kadar önemli bir konu değil. Gerçi en iyi özgün konu değil özgün senaryoydu dalın adı? Neyse.

Ex Machina: Güzel senaryo şimdi. Hakkını yemeyelim güzel senaryo. Evet, güzel senaryo.

Bridge of Spies: Coen’ler de yazsa durum değişmez. Yıl Spielberg yılı değil!

Straight Outta Compton: Siyahi bir yönetmenin yönettiği, siyahi oyuncuların oynadığı film senaryo adaylığı almış ama Spike Lee diyor ki senaristler beyaz! Senarist siyahi olsaydı kabul ederdik beyaz olduğu için protesto ediyoruz. Seni gidi ırkçı Spike seni!

En İyi Uyarlama Senaryo:

The Big Short: Ne güzel uyarlamış ama. Kitabı okumadım ama valla çok güzel uyarlamış! “İzledim ama bir şey anlamadım çok karışıktı” diyen herkese gelsin alacağı ödül. Belki o zaman anlamak için biraz daha çaba sarf ederler! (Şansı %100)

Carol: Akademi Carol’u sevmemesine rağmen 6 dalda adaylık verdi ya da vermek zorunda kaldı orasını bilemiyoruz. Ama gerçek şu ki galiba Carol törenden 0 çekerek ayrılacak.

Room: Yok sana senaryo menaryo. Git biraz sinemasal hareketler öğren de gel.

The Martian: Orijinal kitap ne kadar sessizse film bir o kadar geveze diye duymuştum. Hımmm.

Brooklyn: Ya yine mi sen? Dünyanın en iyi senaristi Aaron Sorkin imzalı yılın en iyi senaryosu Steve Jobs yok ama hiçbir özelliği olmayan, 7542 benzeri bulunan filmlerden sen yine aday? Pes.

En İyi Sinematografi:

Emmanuel Lubezki (The Revenant): Artık Lubezki dendiğinde hem tüm sinemaseverlerin hem de görüntü yönetmenlerinin “Allah!” dediğini biliyor muydunuz? Üst üste 3. Oscar’ını kazanarak tarih yazacak adam. Dünyaya böyle bir görüntü yönetmeni bir daha gelmeyebilir. (Şansı %100)

John Seale (Mad Max: Fury Road): Lubezki’ye 3 yıl üst üste Oscar’ı da vermezler artık düşüncesiyle John Seale’in alacağını düşünüyorduk başta. Fakat ilerleyen zamanlarda anladık ki Akademi’nin yönetmen ve sinematografide aslında Mad Max’e hiç meyili yok. 3 yıl da olsa 5 yıl da olsa forever Inarritu forever Lubezki diyorlar. Hem zaten senin Oscar’ın var Seale, boşver panpa.

Edward Lachmann (Carol): Çok güzel tertemiz çektin valla bravo. Tebrik ederim. Ama karşında Allah pardon Lubezki var. Destur J

Roger Deakins (Sicario): Aslında DiCaprio olayından daha büyük bir dünya meselesi olmalı Deakins’inki. Görüntü yönetmenlerinin üstadı tam 13. Oscar adaylığını aldı fakat ne yazık ki talih bu yıl da yüzüne gülmeyecek. Önceden bitirecektin işi üstadım, çok geçe bıraktın, Lubezki tarih yazıyor!

Robert Richardson (The Hateful Eight): Yani kapalı alanda güzel kadrajlar aldı evet. Dış çekimler falan da tertemiz. İyisin, hoşsun, güzelsin ama Janusz Kaminski üstadımız Bridge of Spies ile senden bir tık daha fazla hak ediyordu adaylığı.

En İyi Kurgu:

Margaret Sixel (Mad Max: Fury Road): Aksiyonun bir saniye bile durmadığı çok zor, çok detaylı ve çok özenli bir kurgu çalışması. Yılın en iyi iki kurgusundan biri. Muhtemelen ödülü de alacak. (Şansı %75)

Hank Corwin (The Big Short): Yılın en deli işi ikinci kurgusu. Resmen kurgu şaheseri. Eminiz ki Corwin kurgu masasında sinir krizleri geçirmiştir bu dahiyane kurguyu yaparken. Keşke alsa. (Şansı %25)

Stephen Mirrione (The Revenant): İyi kurgu, güzel kurgu tabi. Ama karşısındaki deli işi Mad Max ve Big Short’la kapışacak kadar değil.

Tom McArdle (Spotlight): Soluksuz izleniyor evet. Ama “meseleeee”sinden dolayı. Yoksa zaten hiçbiri sinematografik olmayan basit kareleri ard arda dizmek pek zor olmasa gerek!

Maryann Brandon: (Star Wars: The Force Awakens): Yaaanni. Nostalji tamam nostalji.

En İyi Müzik:

Ennio Morricone (The Hateful Eight): Üstadın bugüne kadar Oscar ödülü olmaması (Onur Ödülü’nü saymayın) zaten başlı başına ayıp bir şey. Hateful Eight’in açılışındaki senfoni hala kulağımızda. Alacak, alacak. (Şansı %100)

John Williams (Star Wars: The Force Awakens): Morricone’nin en yakın rakibi gözüküyor bir diğer üstad Williams fakat ne bileyim Star Wars işte ya. Dıııııt dııııt dı dı dı dııııt falan işte yani J

Carter Burwell (Carol): Şaheser şaheser. Duygu şaheseri. Kesinlikle alması gerektiğine inandığım. Ama kesinlikle alamayacak olan. Çünkü Akademi Carol sevmiyor :/

Johann Johansson (Sicario): O ne müziklerdi öyle yahu. Gerilimin hasını çıkartı İzlandalı abimiz. Çok iyi besteci ama Akademi pek yüz vermiyor.

Thomas Newman (Bridge of Spies): Güzel işte klasik.

Yabancı Dilde En İyi Film:

Son of Saul: Hem inanılmaz bir ilk film, hem deli işi bir yönetmenlik, hem 2. Dünya Savaşı hikayesi, hem Yahudi lobisi, hem şok edici, sarsıcı, şiddetli falan. Neyse. “And the Oscar goes to Son of Saul”. (Şansı %100)

Mustang: Yurtdışındaki herkesin ayakta alkışladığı, Türkiye’yi bilen herkesin de dünyanın bu illüzyona kanmasını dehşet içinde izlediği, akıl almaz bir lobi yürütülen fakat buna rağmen Oscar’ı kazanamayacak olan sözde Türk ama kafasıyla Fransız filmi!

A War: Danimarka milli marşı!

Theeb: Ürdün sineması bile Oscar’a aday oldu Türk sineması hala olamadı!

Embrace of the Serpent: Kolombiya sineması bile Oscar’a aday oldu Türk sineması hala olamadı!

88. Oscar Ödülleri – Kim Almalı?

En İyi Film: The Revenant

En İyi Yönetmen: George Miller (Mad Max: Fury Road)

En İyi Erkek Oyuncu: Leonardo DiCaprio (The Revenant)

En İyi Kadın Oyuncu: Cate Blanchett (Carol)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Mark Rylance (Bridge of Spies)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Jennifer Jason Leigh (The Hateful Eight)

En İyi Özgün Senaryo: Inside Out

En İyi Uyarlama Senaryo: The Big Short

En İyi Sinematografi: Emmanuel Lubezki (The Revenant)

En İyi Kurgu: Hank Corwin (The Big Short)

En İyi Müzik: Carter Burwell (Carol)

En İyi Animasyon: Inside Out

En İyi Yabancı Dilde Film: Son of Saul

 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 27, 2016 in 2012, Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

“Room” Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler

Room-banner-poster

Serkan Çellik: Room beni etkiledi. Bu malzeme daha iyi anlatılamazdı. Senaryo Oscar’ı alırsa sevinirim 8/10

Halil İbrahim Sağlam: Room’un ilk yarısında seyirciyi şok etmeyi amaçlayan konusu ve buna uygun atmosferi fena olmayan bir şekilde işliyor. 1 saatlik ilk yarısı bittiğinde konusunu tamamlamasına rağmen “1 saat daha uzatacağım inadı” gelince Türk dizileri misali sakız gibi uzayan ağdalı bir melodrama dönüşüyor. Üstelik ilk yarıda görsel anlamda kurduğu yapıyı mahvedip ikinci yarıda sinematografik açıdan Samanyolu Tv filmleri kalitesizliğine düşüyor. Çocuk oyuncu Jacob Tremblay çok iyi. Ödüllere boğulan Brie Larson ise Jennifer Lawrence’ın “ağlamalı, bağırmalı” performanslarının makyajsız vasat bir taklidi olmaktan öteye gidemiyor.

Serdar Durdu: Room’u yakaladığı duygusal damar ve hikayeleme biçimi sebebiyle epey beğendim. Yılın hoş sürprizlerinden..

Murat Karakuş: Room, ilk yarısında sıkışmışlık hissi yaratmayı başarsa da vasat sularda geziniyor. ikinci yarısında o da kaybolunca ağdalı drama evriliyor. Filmin Oscar adaylıklarını özellikle de yönetmenlik adaylığını aşırı buldum.

Bertu Yılmaz: Room muazzam bir atmosfere ve çekime sahip bir film. Her sahnesinde karakterlerle beraber ben de tıkılı kaldım, sıkıldım, gerildim, korktum.

Müjde Işıl: Room, 3 farklı film yapılabilecek 3 duygusal süreci tek filme sığdırmaya çalışmış. Çok dağılmış ve hedefini kaybetmiş bir film.

Furkan Kocaaslan: Room oldukça farklı, dokunaklı bir hikaye ve harcanmadan gayet güzel işlenmiş. Çok sevdim.

Güzin Tekeş: Room, hikayesinin dramatikliğine fazla güvenmiş bir yönetmenin elinden çıkan vasat bir yapım.. Filmdeki en iyi şey çocuk oyuncu Jacob Tremblay’ın performansı.

Ebru Çavdarlı: Room: İlk yarısı baya sıkı başlıyor ama ikinci yarıda bir o kadar düşüşe geçiyor. İyi film ama bir Oscar adaylığı alacak kadar değil.

Tanju Baran: Room, içinde bulunduğu deryanın kıymetini bilmediğinden bir noktadan sonra sudan çıkmış balığa dönüyor.

Fatih Şahin: Room’un ikinci yarısını komple unutmak istiyorum.

 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 17, 2016 in 2012, Haberler

 

Etiketler: , , , , , , ,

“Son of Saul” Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler

son of saul1

Halil İbrahim Sağlam: Son of Saul’un bir “ilk film” olduğuna insanın inanası gelmiyor. Laszlo Nemes’in yönetmenlik gücüne şapka çıkarılır. Tempo ve gerilimin bir saniye bile durmadığı cehenneme hazır olun.

Müjde Işıl: Saul’un Oğlu: Schindler’in Listesi’nin kısmi iyimserliğine, Macaristan’tan tahammülü çok zor, katıksız sertlikte cevap.

Güzin Tekeş: Son of Saul, Yahudi soykırımı hakkında bugüne kadar çekilmiş filmler arasında en güçlü atmosfere sahip yapım.. Öyle ki filmden çıkınca kendinizi bir an önce duşa atıp üzerinizdeki insan küllerinden arınmak istiyorsunuz..

Kerem Akça: Son of Saul, ‘savaş’ ve ‘sinema’ üzerine düşünmeye sevk eden iyi çekilmiş bir Macar filmi.

Tanju Baran: Saul’un Oğlu “kusurlarıyla” güzel. Bir “Mr. Klein” olmamak için feda ettikleri iç burksa da son dönemin en iyilerinden biri olmayı başarıyor.

Batu Anadolu: Son of Saul, Auschwitz’ten sonra şiir yazılabileceğini ve hatta neden yazılması gerektiğini ortaya koyan müthiş bir film.

Soner Yıldırım: Son of Saul bir yönetmenlik harikası. Tamam, 2. Dünya Savaşı’nı anlatan zilyon tane film var ama soykırımı bu kadar iyi, net ortaya koyan?..

Tuğçe Madayanti: Holokost hakkında kadar yapılmış en sarsıcı film. Sığ alan derinliğindeki görüntüler nefessiz bırakıyor.

Ercan Dalkılıç: Son of Saul şimdiye kadar izlediğim en sert filmlerden biri oldu. Biçim olarak olağanüstü bir yapıt gerçekten de..

Seçil Toprak: Son of Saul, 2000’ler anıldığı zaman adı geçecek filmlerden biri olacak. Böylesi bir ilk film. Biçim-içerik konusunu çok iyi kullanıyor, insanı nefessiz bırakıyor ki zaten her şeyin içindesin hissiyatını yüklüyor izleyene. Özellikle “göstermeyerek” etkileyiciliği artırıyor. Şiddeti, vahşeti illa canlı göstermenin gerekli olmadığını bir kez daha anlıyoruz. Anlattığı şeye alet olmuyor ancak sizi o atmosferin içine çekip “göstermediklerinin” baskısını kuruyor üzerinizde. Çok iyi film…

Hasan Nadir Derin: Son of Saul iyi film. Seyirciyi alıp cehennemin göbeğine bırakıyor ama büyük beklenti ve biçimin içeriğin önüne geçmesinden mağdur.

Cem Erdog: Son of Saul, sıfır ajitasyonla sert kalabilen bir savaş dönemi draması. Başyapıt değil ama takdir edilesi.

Onur Kırşavoğlu: Son of Saul yönetmenlik “becerisi” ile sizi aşık da edebilir, konsantrasyon kaybı da yaşatabilir.

Teksin Begeç: Son of Saul nefes kesen bir yönetime sahip. Hikayedeki kutsal olguların çeşitliliği ise bir yerden sonra anlam arayışını felç ediyor.

Alp Turgut: Hikaye anlatım şekli ve teknik açıdan Son of Saul gerçekten çok başarılı; karakterlerin eylemlerini açıklamada ise ciddi eksikleri var.

 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 15, 2016 in 2012, Haberler

 

Etiketler: , , ,

“Deadpool” Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler

deadpool1-gallery-image

Alper Turgut: Deadpool, bolca göndermeli, çok eğlenceli, hayli matrak bir film. Süper kahramanların, bayık ahlak ve erdem manyaklığına da hadi lan! diyor.

Batu Anadolu: Deadpool en süper kahraman olmayan süper kahraman filmi. ve süper olmuş.

Burak Göral: “Deadpool”: eğlenceli jeneriğinde de dediği gibi filmin asıl kahramanları senaristleri.. Bu ebatta bir Hollywood filminin bu kadar ‘doğrucu davut’ bir senaryosunun olmasına alışkın değiliz pek.. Marvel evreninin kesinlikle en eğlenceli ve en şiddetli filmi.. Ama şimdi de “Marvel” logosunu görür görmez her yaştan çocuğa uygun olduğu sanılmasın..

Çağnur Öztürk: Deadpool acayip komik, çok zekice esprilerle dolu, aksiyon senaryo kurgu her şey çok iyi, beklediğinizden daha fazlası…

Fırat Sayıcı: Deadpool, mizahla aksiyonu muhteşem birleştirmiş. Süperhero dünyasıyla iyi mavra yapıyor. Tavsiye!

Güzin Tekeş: Marvel’in en edepsiz karakteri Deadpool’un filmi de kendisi kadar eğlenceli olmuş.

Haktan Kaan İçel: Deadpool bu yılın komedi filmleri açısından iyi geçeceğinin bir kanıtı gözüküyor. Komik, alaycı ve çok başarılı bir iş çıkmış. Kendiyle inanılmaz dalga geçiyor. Klişeleri ters yüz ediyor. İnsan daha ne ister?

Halil İbrahim Sağlam: Deadpool çok keyifli. Sinefil referansları adeta kahkaha krizine sokuyor. Klişelere uçan tekme. Kurgu epey akıcı. Bol kanlı, küfürlü ve edepsiz bir Marvel filmi. Daha ne olsun?

Hilal Çetinder: Hınzır Deadpool… Çok eğlenceli olmuş.

Kerem Akça: Deadpool hınzır, eğlenceli ve sözünü sakınmayan bir çizgi roman uyarlaması. Reynolds’a yüzünü kapatmak ve kendini ciddiye almamak yaramış.

Melis Zararsız: Deadpool çok iyiydi,filmlere göndermeli zeki şakalar,yerinde aksiyon,yerinde dram,yerinde mizah!

Mert Tanöz: Deadpool perdeye çok iyi uyarlanmış bir çizgi karakter. Marvel toparlandığını açıkça gösteriyor bu filmde. Bu ritim umarım bozulmaz.

Murat Tolga Şen: Deadpool geek tarafını kaybetmeden ilk uzun metraj macerasına kavuşmuş. Çizgi romandaki kadar şiddet yüklü değil ama çok eğlenceli…

Seçil Toprak: Deadpool inanılmaz eğlenceli bir film. Birkaç defa izlenecek cinsten. Espirili, ters köşeli, klişesavar.

Selin Gürel: Dördüncü duvar böyle yıkılır, The Big Short. 

Serkan Çellik: En iyi Marvel filmlerinden. Her şey dozunda. Gülmekten gözümden yaş geldi. Bayıldım. 8/10

Tanju Baran: Özlediğimiz bilinç düzeyinin ürünü olan “Deadpool”, vadettiği her şeyi veren, deli dolu, zıpır bir iş olmuş. Hayran olunası güzellikte.

.

 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 9, 2016 in 2012

 

“Hes@pta Aşk” Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler

hesapta aşk film

Halil İbrahim Sağlam: Hes@pta Aşk, benim için hiç hesapta olmayan güzel bir sürpriz oldu. Çok özenli ve çok keyifli bir gençlik / sosyal medya filmi.

Burak Göral: “Hesapta Aşk”, Türkiye sinemasında iyi örnekleri çok da olmayan gençlik komedisi türünün şimdilik en başarılısı.. Samimi ve dinamik..

Gözde Özen: Hesapta Aşk baya baya iyi, eğlenceli, tatlış bir gençlik filmi olmuş. Hepimiz şaşırarak ve beğenerek çıktık salondan. Yolu açık olsun.

Mert Tanöz: Hesapta Aşk yaz dolu, iyi niyetli ve eğlenceli bir gençlik filmi. Konusu da keyifli, seyri de. Beklentilerimin üstünde çıktı açıkçası.

Seçil Toprak: Hesapta Aşk, gençliği yakalayan bir film olmuş. Hatta gençlikle de sınırlayamayız. İyi bir gençlik komedisi, sinemamızda pek yakalanamayan iyi bir seviye tutturmuş.

 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 8, 2016 in 2012, Haberler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

15. !f İstanbul Film Festivali’nde Görülmesi Gereken 20 Film

18 Şubat – 28 Şubat tarihleri arasında İstanbul’da “Cinemaximum Fitaş”, “Cinemaximum Budak”, “Cinemaximum Kanyon” ve “Cinemaximum Nişantaşı City’s” sinemalarında bu yıl 15.si gerçekleşecek olan !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 2016 yılındaki seçkisine çok güçlü filmler getirerek festival severlerin iştahını kabartmaya devam ediyor. Bu yıl 40 ülkeden 112 filmin gösterileceği !f İstanbul’da “Keş!f”, “Galalar”, “!f music”, “Aşk & Başka Bi’ Dünya”, “Gökkuşağı”, “Sanat Hayat İçindir!”, “Ev”, “Başka Haller”, “Karanlık & Köşeli”, “!f Kült”, “!f Özel Gösterimler”, “David Bowie” ve “Türkiye’den Kısalar” bölümleri bulunmakta.

!f İstanbul’a gitmek isteyenler için yol gösterecek bir rehber olmasını amaçlayarak program içerisinde “kesinlikle görülmesi gerektiğine inandığım 20 film” listesi oluşturdum. İyi okumalar ve festivalde iyi seyirler!

Kapak_165x225mm copy copy

1) Love 3D (2015) – Gaspar Noe (135 dk)

“Hayattaki en büyük hayalim ne biliyor musun? Cinselliğin duygusallığını tüm gerçekliğiyle anlatan bir film yapmak.” Murphy (Filmden)

Günümüzün en aykırı, sansasyonel ve yapıbozumcu yönetmenlerinin başında gelen Gaspar Noe’nin son filmine kayıtsız kalmak mümkün mü? Erotiğin sınırlarını aşan 3 boyutlu porno film olarak görülen Love’da Noe, I Stand Alone’un dış ses anlatısını, Irreversible’ın sondan başa yapısını,  Enter the Void’in atmosferini birleştiriyor, üzerine de bir tutam sinefillik serperek ortaya aşkın ve seksin sinemasını, şiirini, müziğini, resmini, dansını çıkarıyor. Sınırlarınızı zorlamaya hazır olun!

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=W9-PSOcWdkg

Gösterim Tarihleri: 22 Şubat “21.30” (Cinemaximum Kanyon Salon 9), 23 Şubat “21.30” (Nişantaşı City’s Salon 7), 23 Şubat “21.30” (Nişantaşı City’s Salon 3)

Love2015

2) The Assassin (2015) – Hou Hsiao Hsien (105 dk)

“-Bu yüzden onu öldürmemeye karar verdim. -Kılıcın yolu merhametsizdir.” (Filmden)

Hou Hsiao-Hsien’e Cannes’da “En İyi Yönetmen” ödülünü getiren The Assassin, aldığı ödülün hakkını sonuna kadar veren baştan sona bir yönetmenlik şaheseri. Minimalist sinemayla “wuxia” türünü kendine has bir soğukkanlılıkla ve şahane bir sinematografiyle harmanlayan Hsien, izleyicinin sabrını oldukça zorlayacak ama kesinlikle sinemasal haz duyulacak bir filme imza atıyor.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=CKFtNsQ78oI

Gösterim Tarihleri: 20 Şubat “21.30” (Nişantaşı City’s Salon 7), 20 Şubat “21.30” (Nişantaşı City’s Salon 3), 22 Şubat “21.30” (Cinemaximum Budak / CKM Salon 2), 26 Şubat “21.30” (Beyoğlu Fitaş Salon 4), 28 Şubat “16.00” (Cinemaximum Kanyon Salon 9)

Assassin (1)

3) Green Room (2015) – Jeremy Saulnier (94 dk)

“Senaryoyu yazarken aklımda River’s Edge ve Straw Dogs’un yanı sıra Apocalypse Now gibi savaş filmleri vardı ama korku sineması hiç yoktu.” Jeremy Saulnier (Yönetmen)

2013’te yönettiği Blue Ruin ile korku/gerilim türüne farklı bir soluk getiren Jeremy Saulnier’in son filmi Green Room, Toronto Film Festivali’nin “Midnight Madness” bölümünde gösterildiğinden beri aldığı ilginç yorumlar devam ediyor. Yönetmeninin “Aklımda korku filmi yoktu ama Apocalypse Now, Straw Dogs” vardı demesi ya da Slash Film’in “”Evet, bu istediğinizi hiç bilmediğiniz Punk Rockçılar vs. Neo-Naziler filmi!” demesi yeterince merakımızı cezbedici.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=c5vkw50btK0

Gösterim Tarihleri: 18 Şubat “13.00” (Nişantaşı City’s Salon 7), 21 Şubat “16.00” (Cinemaximum Budak / CKM Salon 2), 24 Şubat “21.30” (Nişantaşı City’s Salon 7), 27 Şubat “23.59” (Beyoğlu Fitaş Salon 4)

greenroom

4) Yakuza Apocalypse (2015) – Takashi Miike (115 dk)

“Şiddet ve aşk, aslında aynı şeyin iki farklı yüzü.” Takashi Miike (Yönetmen)

!f İstanbul’un “Geceyarısı Çılgınlığı” filmleri kuşkusuz bir başkadır, hele ki yönetmeni Takashi Miike ise! Aksiyonun ve kanın hiç durmadığı bir “yakuza vampir filmi” olarak adlandırılan film, bu yıl festivalde hiç Sion Sono filmi olmamasının boşluğunu dolduracak gibi gözüküyor. Geçen yıl Tokyo Tribe’dan aldığımız hazzı bu yıl Yakuza Apocalypse’in yaşatacağını düşünüyoruz.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=ZRgmTg6nbA0

Gösterim Tarihleri: 19 Şubat “23.59” (Beyoğlu Fitaş Salon 4), 21 Şubat “19.00” (Cinemaximum Kanyon Salon 9)

yakuzaapcalypseposter

5) Innocence of Memories / Masumiyet Müzesi (2015) – Grant Gee (90 dk)

“İnsanlar ve eşyalar bir araya geldiğinde her zaman anlatılacak bir hikâye de olur.” (Filmden)

Grant Gee’nin, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nden etkilenerek belgesel ve kurmacanın sınırları arasında dolaşan filminin şiir gibi katmanlı olduğu söyleniyor. Baş karakterleri İstanbul şehri, Masumiyet Müzesi ve Orhan Pamuk olan bir hikâye örgüsü içerisinde romanla müze, yazarla şehir, gerçekle kurmaca arasındaki ilişkiler sorgulanırken röportaj, arşiv görüntüleri, müzik, animasyon ve seslendirme gibi farklı yollar kullanılıyor.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=_gD8Xxtv9j0

Gösterim Tarihleri: 18 Şubat “21.30” (Cinemaximum Budak / CKM Salon 2), 20 Şubat “21.30” (Cinemaximum Kanyon Salon 9), 27 Şubat “13.00” (Cinemaximum Kanyon Salon 9)

Innocence-of-Memories_poster_goldposter_com_1-800x600

6) Mon Roi (2015) – Maiwenn (124 dk)

“Tony: “Pisliğin teki değilsin, değil mi? ” Georgio: “Tabii ki hayır, pisliklerin kralıyım ben. Önde gideniyim onların.” (Filmden)

Geçen yıl Cannes’da yarışan filmlerin çoğunu ülkemizde festival kapsamında izlemiş olmamıza rağmen “En İyi Kadın Oyuncu” ödülüyle ayrılan Mon Roi, bir türlü izleyemediğimiz filmlerdendi. Polisse filminin yönetmeni Maiwenn’in son filmi olan Mon Roi, Emmanuelle Bercot ve Vincent Cassel arasında her duygunun aşırı uçlarda yaşandığı bir aşk filmi olarak ilgiyi hak ediyor.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=gXhTQX8x-iM

Gösterim Tarihleri: 19 Şubat “21.30” (Beyoğlu Fitaş Salon 4), 20 Şubat “19.00” (Nişantaşı City’s Salon 7), 24 Şubat “21.30” (Cinemaximum Budak / CKM Büyük Salon), 26 Şubat “21.30” (Cinemaximum Kanyon Salon 9)

mon-roi-poster

7) A Bigger Splash (2015) – Luca Guadagnino (120 dk)

”- Harry, bu bir mezar işte. – Avrupa’nın kendisi bir mezar zaten.” (Filmden)

Jacques Deray’ın 1969 yapımı kült filmi La Piscine’in yeniden uyarlaması olan A Bigger Splash, Ralph Fieenes, Tilda Swinton, Matthias Schoenaerts ve Dakota Johnson’lu kadrosuyla dikkat çekiyor. Tuhaf bir erotik gerilim olduğu her halinden belli olan filmi Melissa P. ile epey eleştirilen, I am Love ile çok sevilen İtalyan yönetmen Luca Guadagnino yönetiyor. A Bigger Splash, oldukça karışık eleştiriler aldı.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=akAvbD8uc8g

Gösterim Tarihleri: 21 Şubat “21.30” (Nişantaşı City’s Salon 7), 21 Şubat “21.30” (Nişantaşı City’s Salon 3), 23 Şubat “21.30” (Beyoğlu Fitaş Salon 4), 25 Şubat “21.30” (Cinemaximum Kanyon Salon 9), 27 Şubat “16.00” (Cinemaximum Budak / CKM Büyük Salon)

a bigger splash

8) The Invitation (2015) – Karyn Kusama (90 dk)

“Bu filmin en ilginç tarafı, insanlık anlayışlarından acıyı çıkarmaya çalışan, bu sayede de insanlığı tamamen rafa kaldıran insanlarla ilgili olması.” Karyn Kusama (Yönetmen)

Girlfight, Aeon Flux, Jennifer’s Body filmlerinin yönetmeni Karyn Kusama’nın son filmi The Invitation’un bugüne kadarki en ilginç ve en iyi filmi olduğunu söyleniyor. Bir evin içinde toplanan kalabalık bir arkadaş grubu gibi klişe bir metinden oldukça farklı ve kayda değer bir korku/gerilim filmi olduğu söylenen The Invitation bu yılın gizli keşiflerinden olabilir.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=nEyjQs7LXsU

Gösterim Tarihleri: 26 Şubat “11.00” (Cinemaximum Budak / CKM Büyük Salon), 28 Şubat “11.00” (Cinemaximum Kanyon Salon 9)

THE_INVITATION_Poster-Final-691x1024

9) Queen of Earth (2015) – Alex Ross Perry (90 dk)

“Sen depresyonun var olma nedenisin.” (Filmden)

Roman Polanski’nin Repulsion’u ve Ingmar Bergman’ın Persona’sından esintiler taşıyan Queen of Earth, Alex Ross Perry filmografisinin en iyisi. Son derece kasvetli ve tedirgin edici bir atmosfere sahip olan film Mad Men’den tanıdığımız Elisabeth Moss’un ne kadar güçlü bir oyuncu olduğunu gözler önüne seriyor. Geçen yılın gizli cevherlerinden.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=lzPgN8eEI-c

Gösterim Tarihleri: 21 Şubat “13.00” (Cinemaximum Budak / CKM Büyük Salon), 28 Şubat “19.00” (Nişantaşı City’s Salon 7)

queen_of_earth_ver2_xlg

10) Demolition (2015) – Jean Marc Vallee (100 dk)

“Evrak çantası taşıyan insanlardan birisi olabileceğimi hiç düşünmemiştim. Bana hep okula sefer tası götürülmesini hatırlatır.” (Filmden)

C.R.A.Z.Y, Cafe de Flore, Dallas Buyers Club ve Wild filmleriyle kendine has bir hayran kitlesi olan yönetmen Jean Marc-Vallee’nin son filmi Demolition, yönetmenin tarzını sevenleri ve Jake Gyllenhaal hayranı olanları tatmin edecek bir filme benziyor. Festivalin bu yılki kapanış filmi olmasıyla ayrıca ilgiye değer.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=eTJ1qS7KOm4

Gösterim Tarihleri: 27 Şubat “21.30” (Beyoğlu Fitaş Salon 4), 27 Şubat “21.30” (Cinemaximum Kanyon Salon 9), 27 Şubat “21.30” (Nişantaşı City’s Salon 7), 27 Şubat “21.30” (Cinemaximum Budak / CKM Büyük Salon, 27 Şubat “21.30” (Nişantaşı City’s Salon 3), 28 Şubat “21.30” (Nişantaşı City’s Salon 7)

DEM_9502.psd

11) Turbo Kid (2015) – François Simard, Anouk Whissell, Yoann-Karl Whissell (90 dk) + Kung Fury (2015) – David Sandberg (30 dk)

“Çılgın… son on yılda yapılmış başka hiçbir filme benzemiyor.” – SLASHFILM

Kıyamet sonrası bir 1997 yılında geçen Turbo Kid, 80’ler aksiyon-macera filmlerine nostaljik bir yaklaşımla saygı duruşunda bulunan retro-fütürist bir yapım. Kitsch estetiği ve elektronik müzikleriyle öne çıkan yapım bu yılın geceyarısı filmleri içerisinde kaçırılmaması gereken bir seyir deneyimi. Öncesinde gösterilecek olan 30 dk’lık Kung Fury ise 80’ler klişeleriyle, videokaset kültürüyle ve birçok başka şeyle çılgınca dalgasını geçen, şimdiden kült olmuş bir kısa film. Festivalin nimetlerinden.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=HxyH-adavb8 https://www.youtube.com/watch?v=72RqpItxd8M

Gösterim Tarihleri: 18 Şubat “16.00” (Nişantaşı City’s Salon 7), 20 Şubat “23.59” (Beyoğlu Fitaş Salon 4), 21 Şubat “21.30” (Cinemaximum Budak / CKM Büyük Salon)

turbo kid

12) Entertainment (2015) – Rick Alverson (103 dk)

“-Birisi buraya gelene kadar seninle dışarı gelip arabanda oturabilir miyim? -Burada kalman daha iyi, burası daha sıcak ve güvenli.” (Filmden)

Rick Alverson’un Locarno Film Festivali’nden ödülle dönen son filmi Entertainment’in son yılların en tuhaf ve melankolik filmlerinden. İzleyiciyi güldüremeyen bir komedyenin yalnızlığı içerisinde çıktığı benzersiz bir anti yol filmi. Başrol oyuncusunun ve bazı görsellerinin akla Hokkabaz ve Tuna Orhan’ı getirmesi ise ayrı bir tuhaflık!

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=laCKBx6dmW8

Gösterim Tarihleri: 19 Şubat “19.00” (Cinemaximum Kanyon Salon 9), 23 Şubat “21.30” (Cinemaximum Budak / CKM Büyük Salon), 25 Şubat “11.00” (Beyoğlu Fitaş Salon 4), 28 Şubat “13.00” (Cinemaximum Kanyon Salon 9)

entertainment-movie-poster1

13) Listen to Me Marlon (2015) – Stevan Riley (102 dk)

“Oyunculuk hayatta kalmaktır.” (Filmden)

Steven Riley’nin sinema tarihinin efsane oyuncularından Marlon Brando’nun gerçek ses kayıtları ve arşiv görüntüleri üzerinden ilerleyen belgeseli Listen to Me Marlon, eşsiz bir iç dünya portresi sunuyor. Marlon Brando’nun yaşamı, oyunculuğu, ailesiyle ilişkileri ve oynadığı filmlere dair bilinmeyen birçok şey etkisinden çıkamayacağımız bir şekilde gözler önüne seriliyor. Sinefillerin kesinlikle kaçırmaması gereken deneyimlerden.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=JgoFFzy0z8k

Gösterim Tarihleri: 20 Şubat “16.00” (Cinemaximum Budak / CKM Büyük Salon), 22 Şubat “13.00” (Nişantaşı City’s Salon 7), 28 Şubat “19.00” (Cinemaximum Kanyon Salon 9)

listen_to_me_marlon_poster

14) Men & Chicken (2015) – Anders Thomas Jensen (104 dk)

“Burada çok fazla hayvan var. Korkmayın.” (Filmden)

Danimarka sinemasının en tuhaf yönetmenlerinden Anders Thomas Jensen’in yeni tuhaflığı Men &Chicken, yılın en akıl almaz, sıradışı ve grotesk filmlerinden birisi. Özellikle Oscar ödüllü kısası Election Night ve en iyi filmi Adam’s Apples ile bilinen Jensen sineması hala keşfetmeyenler için bir hazine. Günümüzün en popüler aktörlerinden Mads Mikkelsen’in büründüğü tuhaf karakter ayrı bir ilgi çekici.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=Ag1miLsTpeQ

Gösterim Tarihleri: 20 Şubat “19.00” (Cinemaximum Budak / CKM Büyük Salon), 22 Şubat “19.00” (Nişantaşı City’s Salon 3), 26 Şubat “11.00” (Beyoğlu Fitaş Salon 4)

men-and-chicken.36041

15) Der Bunker (2015) – Nikias Chryssos (85 dk)

“Başarı ödüllendirilir. Çocuğu besle!” (Filmden)

Nikias Chryssos’un eğitimle ilgili derin bir hiciv taşıyan bu ilk uzun metrajlı filmi, tuhaflıkları aklın sınırlarını zorlayan bir aile ekseninde gelişen absürt ve gerilim yüklü bir kara komedi. “Amerikan başkanı olmasını hayal ettikleri sekiz yaşındaki oğullarını okula göndermeyen Alman anne-baba” gibi ilginç bir fikri olan filmin akıllara Bad Boy Bubby’i getirdiği bir gerçek. “Ben keşifim!” diye bağırıyor adeta.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=tgSKuxvNifs

Gösterim Tarihleri: 20 Şubat “16.00” (Cinemaximum Kanyon Salon 9), 28 Şubat “11.00” (Nişantaşı City’s Salon 3)

DER BUNKER

16) The Wolfpack (2015) – Crystal Moselle (84 dk)

“Kafamızın içinde, istediğimiz her yere gidebiliriz.” Crystal Moselle (Yönetmen)

Sundance Film Festivali’nde “Jüri Büyük Ödülü”nü kazanan belgesel The Wolfpack, Crystal Moselle’in ağızları açıkta bırakan ilk filmi. Evlerinden dışarıya hiç adım atmadan, dünyadan izole bir şekilde yaşayan 6 erkek kardeşin, bütün eğitimlerini evde izledikleri filmlerden aldıkları tuhaf bir dünya. Tam sinefil işi. Kaçmaz!

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=rDbqcMfUdlI

Gösterim Tarihleri: 20 Şubat “13.00” (Beyoğlu Fitaş Salon 4), 22 Şubat “19.00” (Cinemaximum Kanyon Salon 9), 24 Şubat “19.00” (Nişantaşı City’s Salon 7), 24 Şubat “19.00” (Nişantaşı City’s Salon 3), 28 Şubat “19.00” (Cinemaximum Budak / CKM Büyük Salon)

the-wolfpack-poster

17) Anomalisa (2015) – Duke Johnson, Charlie Kaufman – (90 dk)

Michael: “Bence sen olağanüstü birisin.” Lisa: “Niye?” Michael: “Henüz bilmiyorum, ama öyle olduğuna eminim.” (Filmden)

Geçen yılın en çok konuşulan ve ödül sezonunda en başarılı animasyonu kuşkusuz Inside Out’tu. Ondan daha çok konuşulan ama ödül sezonunda Inside Out’un önüne bir türlü geçemeyen ikinci en başarılı animasyon ise Anomalisa’ydı. Charlie Kaufman’ın zeki ve yaratıcı dünyasını sevenlerin bayılacağı bir yetişkin animasyonu olan Anomalisa’nın Venedik Film Festivali’nden “Grand Prix” ödüllü olduğunu hatırlatalım.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=DT6QJaS2a-U

Gösterim Tarihleri: 18 Şubat “21.30” (Beyoğlu Fitaş Salon 4), 19 Şubat “21.30” (Nişantaşı City’s Salon 7), 19 Şubat “21.30” (Nişantaşı City’s Salon 3), 21 Şubat “21.30” (Cinemaximum Kanyon Salon 9), 25 Şubat “21.30” (Cinemaximum Budak / CKM Büyük Salon)

anomalisa-poster

18) Cobain: Montage of Heck (2015) – Brett Morgen (132 dk)

“Birçok şeye müteşekkirim: aileme, çocuğuma. Umarım çok huzurlu olup, sıkıcı ve sıradan olmam.” (Filmden)

Ailesinden onaylı ilk Kurt Cobain belgeseli olan Cobain: Montage of Heck şimdiden tüm zamanların en yaratıcı ve en samimi rock belgesellerinden biri olarak anılmaya başladı bile. En iyi belgesel dalında adyalıklarının yanında en az o kadar “en iyi kurgu” adaylığı da bulunan bir belgeseli kaçırmak olmaz. Hele ki Kurt Cobain sevenler için!

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=V0gotrqhyKU

Gösterim Tarihleri: 20 Şubat “19.00” (Nişantaşı City’s Salon 3), 24 Şubat “16.00” (Beyoğlu Fitaş Salon 4)

kurt-cobain-montage-of-heck

19- Kill Your Friends (2015) – Owen Harris (103 dk)

“Ayaklarınızın altında köpek balıklarının yüzdüğünü görebilirsiniz. Bunlar sizin iş arkadaşlarınız.” (Filmden)

Owen Harris’in ilk filmi olan Kill Your Friends’in Mad Max: Fury Road ile şöyle bir bağı var. Mad Max ile iyice ünlenen yıldız Nicholas Hoult başrolde oynuyor ve Mad Max’in çılgın müziklerini yapan Junkie XL yine iş başında! John Niven’ın aynı adlı çok satan romanından kendisinin senaryoya uyarladığı bu kara komedi, türün hakkını vererek izleyiciyi kahkahalara boğarken bir yandan da güldüğüne utandırmayı başarıyor.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=UD5SqZ8TrLc

Gösterim Tarihleri: 18 Şubat “21.30” (Nişantaşı City’s Salon 7), 19 Şubat “21.30” (Cinemaximum Budak / CKM Büyük Salon), 24 Şubat “19.00” (Cinemaximum Kanyon Salon 9), 25 Şubat “21.30” (Beyoğlu Fitaş Salon 4), 28 Şubat “21.30” (Cinemaximum Budak / CKM Büyük Salon)

kill your friends

20- DAVID BOWIE – The Man Who Fell to Earth (1976) – Nicolas Roeg (139 dk)  / The Hunger (1983) – Tony Scott (97 dk)

“Tamam bir bilim insanı değilim ama biliyorum ki her şey sonsuzlukla başlar ve onunla sona erer.” (The Man Who Fell to Earth)

“Geri geleceksin. Açlık seni tükettiğinde. Sonra onu doyurmak ve sana onun nasıl doyurulduğunu göstermek durumundayım.” (The Hunger)

The Man Who Fell to Earth: David Bowie’nin sinemadaki ilk başrolünde, Nicolas Roeg’in bu bilimkurgu başyapıtı kırk yıl sonra hâlâ capcanlı ve kafa açıcı! Androjen görünümü ve turuncu saçlarıyla dünyada yolunu kaybeden bir uzaylıyı oynayan David Bowie bu ilk sinema filminde, Nicolas Roeg’in biçimsel dehası eşliğinde, 70’ler dünyasındaki yabancılaşmayı unutulmaz bir deneyime dönüştürmeyi başarıyor.

The Hunger: Görsel olarak en muhteşem vampir filmlerinden biri sayılan, zamanında değeri bilinmemiş kült korku filmi The Hunger, stilize, atmosferik ve bugünün standartlarında bile oldukça seksi ve melankolik –hatta referansları düşünülünce sinefil– bir vampir filmi. David Bowie’nin gençliğini kaybetmeye başlayan bedeniyle ortaya koyduğu yıllanmış performansı, filme ruhunu ve kalbini veriyor.

The Man Who Fell to Earth Fragman: https://www.youtube.com/watch?v=KUtJ5FnwfCk

The Hunger Fragman: https://www.youtube.com/watch?v=7a6YFwC2zKA

Gösterim Tarihi (The Man Who Fell to Earth): 21 Şubat “19.00” (Beyoğlu Fitaş Salon 4)

Gösterim Tarihi (The Hunger): 26 Şubat “23.59” (Beyoğlu Fitaş Salon 4)

the-man-who-fell-to-earth

BowieHung2

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kesişen Hayatlardan Sinemasal Zirveye: Alejandro Gonzalez Inarritu

15 Ağustos 1963 doğumlu yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu, kuşkusuz Alfonso Cuaron  ve Guillermo Del Toro ile birlikte “Meksikalı yönetmen” denildiğinde akla gelen en popüler üç isimden biri. Inarritu, 2000 yılında Amores Perros ile sinema dünyasına büyük yankı uyandırarak girmişti, zira anlatı ve kurgu tekniği olarak sinemada dönüm yaratacak olan “kesişen hayatlar” hikayesi formülünün en üst düzey temsiliyle karşımıza çıkmıştı. 2000 sonrasında adeta bir furyaya dönüşen “kesişen hayatlar” hikayeleri genel olarak hep Inarritu’nun anlatı ve kurgu stilini taklit etmeye çalışan, buna rağmen Amores Perros kalıcılığında bir filme dönüşemeyen örneklerle doldu.

inarritu11

Inarritu’nun sinemasal dönüşümü açısından filmografisini 2000-2010 ve 2010 sonrası olarak ele almak gerekiyor. Amores Perros ile kariyerine adeta zirvede başlayan Inarritu,  2000-2010 arası dönemde 4 film çekti. Her 3 yılda bir farklı “kesişen  hayatlar” temalı filmlerle karşımıza çıktı fakat her çektiği film bir öncekinden bir kademe daha aşağıda olmaya başlayınca filmografisi zirveden düşüşe doğru ilerliyordu. Inarritu’yu kendini tekrar etme konusunda suçlayanlar çok oldu, zira filmleri hep 3 karakterin yaşam öykülerinin kesişmesinden oluşuyordu. Inarritu, 2003’te 21 Grams’ı, 2006’da Babel’i çektikten sonra esasında bu “tekrar” konusunda düşünmeye başlamış olacak ki, 2010’da Biutiful ile aynı temayı bu sefer Javier Bardem’in ağırlıklı olarak başrol konumunda olduğu bir şekilde işledi. Buna rağmen genel olarak Inarritu’nun o ana kadarki en zayıf filmi olarak akıllarda yer edince, sinemasal bir dönüşümün zamanı gelmişti.

inarritu2

Biutiful’dan tam 4 yıl sonra Inarritu’nun ne yapacağını merakla beklerken radikal kararlar geldi. Inarritu, “kesişen hayatlar” formülünü tamamen bıraktı ve 10 yıllık bir süre içerisinde dört filminde de beraber çalıştığı Meksikalı görüntü yönetmeni Rodrigo Prieto ile yollarını ayırdı. Prieto’nun yerine günümüzün en iyi görüntü sihirbazı olarak çoğu kişinin kabul edeceği üzere yine Meksikalı olan Emmanuel Lubezki ile çalışmaya karar verdi. 120 dakika boyunca uzun plan sekansların birbirine profesyonelce bağlanarak baştan sona tek planda oluşan bir filmmiş izlenimi veren Birdman, senaryosuyla, oyunculuklarıyla, yönetmenliğiyle, sinematografisiyle Inarritu’nun eski dünyasına ait olmayan bambaşka bir sinemasal büyüydü. Inarritu, hak ettiği üzere Birdman’la film, yönetmen ve senaryo Oscar’larını götürdü, Lubezki de hak ettiği üzere görüntü yönetmenliği Oscar’ını. Bunun üzerine bir sonraki Inarritu filmi 3 ya da 4 yılda bir olduğu gibi 2017 ya da 2018’de gelir derken Inarritu yine şaşırttı! Birdman’ın hemen ardından The Revenant gibi başka bir sinemasal zirveye imza atarak  artık “kesişen hayatlar”ı tarihe gömdüğünü ve hikayeciliğinin yanında biçime de aşırı önem vererek sinemasal hazzı doruk noktasına çıkaran filmler yapmak istediğini belli etti.

inarritu3

En iyi film ve yönetmen ödülü dahil 4 dalda Altın Küre kazanan, 12 dalda Oscar’a aday olarak da şimdilik yarışın favorisi gözüken The Revenant, 22 Ocak 2016’da ülkemizde vizyona girdi. 28 Şubat gecesi The Revenant’ın Oscar ödüllerinde ne yapacağını hep beraber bekleyip göreceğiz. Oscar’ı bekleyene kadar Alejandro Gonzalez Inarritu’nun tüm filmografisini baştan sona bir hatırlamakta fayda var.

Amores Perros (2000)

Alejandro Gonzalez Inarritu’nun  başyapıtı olan Paramparça Aşklar Köpekler, özellikle 2000 sonrasında sayısı epey artan “kesişen hayatlar” filmlerine yön veren, anlatı ve kurgu teknikleri açısından devrimci niteliğe sahip bir ilk film. Temelde birbirlerini tanımayan üç farklı insanın hayatlarının birbirine nasıl etki ettiğini son derece güçlü dramatik hikayelerle işleyen Inarritu, “ilk film” demeye bin şahit isteyecek kadar sinemasal yönü kuvvetli ve sarsıcı bir başyapıta imza attı. Özellikle köpek dövüşü sahneleriyle zamanında tartışma yaratan ve ilerleyen zamanlarda birçok sahnesi ve kurgu stiliyle nice filmlere ilham veren film, toplamda 54 ödüle layık görüldü.

amores-perros

21 Grams (2003)

Amores Perros’un müthiş başarısının ardından gelen 21 Grams’ta ilk  filmin Meksikalı oyuncularının yerini Sean Penn, Naomi Watts ve Benicio Del Toro gibi ünlü oyuncular aldı. Amores Perros’ta farklı hikayelerin birbirine bağlandığı kurgu stili, 21 Grams’da yerini aynı hikayenin içinde farklı yaşamların anlatıldığı bir kurguya bıraktı. 21 Grams, özellikle oyunculukları ve yap-boz misali kurgusuyla öne çıkıyor, dramatik çatısını kusursuzca oluşturarak izleyiciyi ve karakterlerini adeta bir Asghar Farhadi filmi çaresizliğinde bırakıyordu. Watts ve Del Toro, filmdeki performanslarıyla Oscar adaylığı kazanırken, film toplamda 26 ödüle layık görüldü.

21 Grams Movie

Babel (2006)

Inarritu’nun farklı karakterlerin yaşamlarını kesiştirdiği serisinin üçüncü filmi olan Babel, Oscar ve Altın Küre’de aldığı adaylık ve ödüllere göre üçü içerisinde en çok öne çıkan olmasına rağmen, izleyici ve eleştirmenler nezdinde bu kesinlikle geriye doğru bir adımdı. Babel’i Amores Perros ve 21 Grams ile kıyasladığımızda hem hikaye hem kurgu nezdinde ufak bir geriye gidiş, kendini tekrarlama hissi ve Inarritu artık farklı filmler yapsın düşüncesi söz konusuydu. Brad Pitt, Cate Blanchett, Gael Garcia Bernal ve Rinko Kikuchi’nin oynadığı filmin diğerlerinden temel farkı, birçok ülkede çekilmesi, farklı lisandan oyuncuları buluşturması ve film içinde sekiz farklı dil barındırmasıydı. Babel, Altın Küre’de “En İyi Film” ödülü de dahil olmak üzere toplamda 41 ödüle layık görüldü.

Cate Blanchett and Brad Pitt

Biutiful (2010)

Babel’den 4 yıl sonra yeni filmi Biutiful’u çeken Inarritu, bu filmde daha önceki üç filmde beraber çalıştığı senaristi Guillermo Arriaga ile yollarını ayırdı. Yanına başka senaristler alarak kendisinin de dahil olduğu bir senaryo yazan Inarritu, bu sefer bir kazanın meydana getirdiği kesişen hayatlar öyküsünden ziyade ana karakteri Uxbal eşliğinde yoksulluğa, mülteci yaşamına, kaçak işçilere, hastalığa yoğun bir kapitalizm eleştirisi ekseninde bakmayı tercih ediyordu. Inarritu’nun  depresif hikayeleri yine üzerimizi karamsarlıkla dolduruyordu doldurmasına ama hem senarist Arriaga’nın ayrılığı hissediliyor hem de Inarritu’nun sinemasında artık köklü bir değişime gitmesi gerektiğini belirten alarm zili çalmaya devam ediyordu. Javier Bardem’e Oscar adaylığı getiren film toplamda 17 ödüle layık görüldü.

biutiful

Birdman (2014)

Inarritu sinemasından beklediğimiz değişiklik Biutiful’dan tam dört yıl sonra şok edici bir şekilde geldi. Inarritu, dört filminde de beraber çalıştığı görüntü yönetmeni Rodrigo Prieto yerine bu sefer Children of Men, The Tree of Life ve Gravity filmlerinde harikalar yaratan Emmanuel Lubezki’yle yoluna devam etti. Michael Keaton, Edward Norton, Emma Stone, Naomi Watts, Zach Galifianakis gibi oyuncuları bünyesinde barındıran Birdman, “tek planda çekilen ya da çekilmiş gibi tasarlanan filmler” içerisindeki en yüksek bütçeli, profesyonel ve popüler film olarak hafızalara kazandı. Inarritu sinemasının daha önce pek barındırmadığı fantastik ve komedi türleri de bu sektör taşlamasına ve aktörün içsel hesaplaşmasına dahil oluyor, her açıdan tıkır tıkır işleyen ve göz kamaştıran film “En İyi Film” dahil olmak üzere Oscar’dan 4 ödülle, toplamda ise 173 ödülle ayrılarak sinema tarihine adını yazdırıyordu.

birdman

The Revenant (2015)

Birdman’ın muazzam başarısının ardından adeta nefes bile almadan The Revenant’ı çekmeye başlayan Inarritu, yeni iş ortağı Emmanuel Lubezki ile birlikte sinemasal sarhoşluk yaratmaya devam etti. Sinemanın görsel bir sanat olduğunun en üst düzey temsillerinden biri olan The Revenant, Inarritu’nun yönetmenlik, Lubezki’nin görüntü virtüözü olarak kariyerlerinin doruk noktasına çıktıkları, Leonardo DiCaprio ve Tom Hardy ikilisinin oyunculuk olarak döktürdükleri, ayı sahnesi başta olmak üzere, plan sekans savaş sahneleri, at üstünden uçuruma yuvarlanma gibi şok edici sahneleriyle sinema tarihine kazınacak  bir hayatta kalma / intikam filmine dönüştü. Leonardo Di Caprio’ya yıllardır kazanamadığı Oscar ödülünü kazandırması muhtemel gözüken film, “En İyi Film” dahil 4 dalda Altın Küre kazandı, 12 dalda Oscar’a aday oldu.

therevenant

Not: Bu yazı Cinedergi’nin 89. sayısında yayımlanmıştır.

 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 2, 2016 in 2012, Özel Dosyalar

 

Etiketler: , , , , , , , , ,