RSS

Kategori arşivi: İstanbul Film Festivali

36. İstanbul Film Festivali’nin Onur Konuğu: Ian McKellen

Richard III, Gods and Monsters, Yüzüklerin Efendisi serisi ve X-Men filmlerindeki rolleri ile akıllara kazınan, sinemanın en sevilen oyuncularından Sir Ian McKellen İstanbul Film Festivali’nin Onur Ödülü’nü almak üzere, British Council işbirliğiyle festivalin konuğu olacak.

X-Men: Last Stand (2006) 
Ian McKellen as Eric Lensherr/Magneto

4 Nisan Salı akşamı düzenlenecek açılış töreninde ödülünü alacak olan Ian McKellen, İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilecek Richard III’ün Beyoğlu Atlas ve Kadıköy’de Rexx’teki gösterimlerine da katılarak sinemaseverlerle buluşacak. McKellen, 7 Nisan Cuma günü Boğaziçi Üniversitesi’ndeki festival sohbetinde de hayranlarıyla bir araya gelecek.

1990 yılında İngiltere’de “Sir” unvanıyla onurlandırılan, 1991 yılında tiyatroya yaptığı katkılardan ötürü şövalye ilan edilen Sir Ian McKellen, altı Laurence Oliver Ödülü, bir Tony Ödülü, Altın Küre Ödülleri, SAG Ödülleri, BIF Ödülleri, iki kez Satürn Ödülü, dört kez Drama Desk Ödülü ve iki kez Eleştirmenlerin Seçimi Film Ödülü gibi pek çok ödüle layık görüldü, iki kez Oscar’a aday gösterildi.

 

Etiketler: , , , , , ,

34. istanbul Film Festivali’nde Görülmesi Gereken 25 Film

4 – 19 Nisan tarihleri arasında İstanbul’da Atlas, Beyoğlu, Rexx, Feriye sinemalarında bu yıl 34.sü gerçekleşecek olan İstanbul Film Festivali, 2015 yılındaki seçkisine yine güçlü filmler getirerek festival severlerin iştahını kabartacağa benziyor. Bu yıl 200’ü aşkın film gösterecek olan İstanbul Film Festivali’nde “Uluslararası Yarışma”, “Yarışma Dışı”, “Sinemada İnsan Hakları Yarışması”, “Türkiye Sineması 2014-2015″, “Hisar Kısa Film Seçkisi”,  “Özel Gösterim: Ufak Hakikatler”, “Özel Gösterim: Türk Klasikleri Yeniden”, “Akbank Galaları”, “Ustalar”, “Dünya Festivallerinden”, “Yeni Bir Bakış”, “Ntv Belgesel Kuşağı”, “Mayınlı Bölge”, “Antidepresan”, “Çocuk Mönüsü”, “Geceyarısı Çılgınlığı”, “Aile Bağları”, “Balkanlar: Ateşin Sineması”, “Lisandro Alonso”, “Alman Animasyon Filmleri”, “Sinematek’in 50. Kuruluş Yıldönümü” ve “Anılarına” bölümleri bulunmakta.

iksv film

1) Victoria (2015) – Sebastian Schipper (140 dk)

64. Berlin Film Festivali’nde yarışıp “en iyi görüntü yönetmeni” ödülü alan ve Alman yönetmen Sebastian Schipper tarafından yönetilen Victoria, bir barda başlayıp Berlin sokaklarına yayılan, 140 dakika boyunca tek çekimde gerçekleştirilen bir soygun hikayesi anlatıyor. Sinema tarihinin baştan sona tek planda çekilen en uzun film unvanını alan deli işi Victoria’yı izlemek için sabırsızlanıyoruz.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=qlG0nauf8fo

victoria

2) Knight of Cups (2015) – Terrence Malick (118 dk)

2011’deki başyapıtı The Tree of Life ile gönlümüzü fetheden fakat hemen ardından To the Wonder gibi bir vasatlık örneğine imza atarak hayranlarını üzen yönetmen Terrence Malick, son filmi Knight of Cups ile Berlin’de oldukça ikiye bölünen eleştiriler aldı. Fragmanı her açıdan To the Wonder’a kıyasla çok daha sinematografik, yapıbozumcu ve çekici duruyor. Yeni bir Malick şaheseri geliyor mu, biletimizi alıp bekleyeceğiz.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=SI2j1FHCjtM

knight of cups

3) Lost River (2014) – Ryan Gosling (95 dk)

Oyunculuktan aynı zamanda yönetmenliğe de geçiş yapan isimler kervanına Ryan Gosling de katıldı. Cannes’da “Belirli Bir Bakış” ve “Golden Camera” bölümlerinde yarışan Lost River, fragmanından afişine kadar Nicolas Winding Refn tarzı ve esintileri içeren bir film olduğunu belli ediyor. Gosling, “Drive” ve “Only God Forgives”te oynarken Refn’den neler kapmış, merakla bekliyoruz.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=H8ngDiG9V8w

lost river

4) It Follows (2014) – David Robert Mitchell (100 dk)

Cannes Film Festivali’nde “Eleştirmenler Haftası” bölümünde gösterildiği günden bu yana övgü dolu yorumlar olan korku filmi It Follows, kuşkusuz 2015 sonuna kadar yılın en çok konuşulan yapımlarından olmaya devam edecek. Her yıl bir korku filmi mutlaka türdeşlerine karşı açık ara bayrağı en önde götürür. Bu yıl o film “It Follows” olacak diye ümit ediyoruz.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=96Itg4gjtts

it follows

5) Saint Laurent (2014) – Bertrand Bonello (150 dk)

Geçen yılki Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasındaki tüm filmleri gerek festivaller, gerek vizyon olarak ülkemizde görme şansımız olmuştu, Saint Laurent hariç! Bertrand Bonello’nun bu son filmi genelde Fransızlardan oldukça olumlu, genelden ise vasat eleştiriler almıştı fakat fragmanı yönetmenlik, oyunculuk, sanat yönetimi ve sinematografi açısından oldukça çekici gözüküyor. Yine geçen yıl izlediğimiz “Yves Saint Laurent” vasatlığından sonra çok daha iyi bir film olduğu neredeyse kesin gibi. İzlemek lazım.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=vhkSXbmm-uQ

saint laurent

6) Taxi (2015) – Jafar Panahi (82 dk)

Berlin’de “Altın Ayı” ödülünü hangi film kazanırsa kazansın başlı başına izleme sebebidir zaten. Bu ödülü kazanan hala ülkesinde yasaklı bir sinemacı olan Jafar Panahi ise daha da bir izleme sebebidir. In film Nist’te evini stüdyo niyetine kullanan Panahi, bu sefer taksinin içinde müşterileriyle olan diyaloglara odaklanıyor. Beklentimiz büyük.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=Pl0UJLTtWjE

Taxi - 65th Berlin Film Festival

7) From What Is Before (2014) – Lav Diaz (338 dk)

Uzun filmleri sevenlere, bol sabrı olanlara ve Lav Diaz’ı takip edenlere 338 dakikalık eşsiz bir deneyim. Locarno Film Festivali’nden Altın Leopar dahil olmak üzere 5 ödülle dönen film, kesinlikle ağır sinefillerin kaçırmaması gereken filmlerden.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=79EtADrXuvk

from what is before

8) Jauja (2014) – Lisandro Alonso (109 dk)

Cannes Film Festivali’nin “Belirli Bir Bakış” bölümünde yarışıp “FIPRESCI” ödülünü kazanan Lisandro Alonso filmi Jauja, izledikten sonra unutulması pek mümkün olmayan, hafızamızı allak bullak eden filmlerden. Garip ve halüsinatif etkiler bırakan bir anti-western olarak tanımlayabileceğimiz film, “iyi ki sinema var” dedirtecek ve izleyiciyi derin düşüncelere sevk edecek bir rüya. Kaçmaz.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=QpsyW1Dq37Q

jauja2

9) 45 Years (2015) – Andrew Haigh (93 dk)

2011’de LGBT sinemasının “Before Sunset”i olarak anılabilecek etkileyici Weekend’e imza atarak sessiz ama derinden güçlü bir çıkış yapan yönetmen Andrew Haigh’ın yeni filmi 45 Years, Berlin’den oldukça iyi övgüler topladı. Evliliklerinin 45. yılını kutlamaya hazırlanan yaşlı çiftin bir anda kendilerini boşanmanın eşiğinde bulmasını anlatan filmde, Tom Courtenay “en iyi erkek oyuncu”, Charlotte Rampling ise “en iyi kadın oyuncu” ödülüne layık görüldü.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=6ZT4fktMn2Y

45 years

10) The Postman’s White Nights (2014) – Andrey Konchalovskiy (90 dk)

3,5 dakikalık fragmanındaki muazzam şiirsellikteki sinematografisi bile başlı başına yeterince izlemek için sebep iken, Venedik’te aldığı “En İyi Yönetmen” ödülü, yurtdışında aldığı iyi övgüler ve son zamanlarda epey iyi filmler çıkaran Rus sinemasının bir örneği oluşu da cabası.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=qGgC5CkPojk

postmans

11) The Duke of Burgundy (2014) – Peter Strickland (104 dk)

İlk iki filmi Katalin Varga ve Berberian Sound Studio ile iyi bir çıkış yakalayıp kendine has bir hayran kitlesi yakalayan yönetmen Peter Strickland’ın son filmini görmek için sebebe gerek var mı? Fragmanını izleyin ve heyecanınız ikiye katlansın.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=P-xIMBnclyA

burgundy,

12) P’tit Quinquin (2014) – Bruno Dumont (200 dk)

Fransız sinemasında aykırı filmleriyle daha çok sinefiller tarafından bilinen ve sevilen yönetmen Bruno Dumont’un 200 dakikalık ve 4 bölümlük bir mini-dizi olarak çektiği P’tit Quinquin’i izlemek için en büyük sebep kuşkusuz “Cahiers du Cinema” tarafından yılın en iyi filmi seçilmiş olması.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=ii2BzMaUr3M

quinquin

13) Sarmaşık (2015) – Tolga Karaçelik (100 dk)

Gişe Memuru filmi ile tanıdığımız Tolga Karaçelik’in yeni filmi Sarmaşık, başvuran 12.700 film arasından Sundance Film Festivali’nin 12 filmlik ana yarışmasına kabul edilmişti. Beş gemici ile bir kaptanın arasındaki hiyerarşik mücadeleye odaklanan film çok farklı yorumlar aldı, oyunculuk performanslarıyla da adından söz ettirdi. Merakla beklediğimiz Türk filmlerinden.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=Jh-oflrjfTk

sarmasik

14) Gett: The Trial of Viviane Amsalem (2014) – Ronit Elkabetz, Shlomi Elkabetz (100 dk)

20 yıllık mutsuz evliliğini bitirmek isteyen Viviane’nin buna karşı çıkan pasif-agresif kocası Elisha ile haham hakimlere karşı yıllar süren mücadelesini ele alan filmin, İsrail’de evlilik kurumuyla ilgili kararların haham hakimlerin kontrolünde olması ve boşanmanın ancak kocanın rızasıyla mümkün olabileceği sorununa çarpıcı bir bakış attığı söyleniyor. İsrail sinemasının A Separation (2011)’ı olma ihtimali olabilir. İzlenmeli.

Fragmanı:  https://www.youtube.com/watch?v=3jWp4i9SqqU

gett

15) Far from the Madding Crowd (2015) – Thomas Vinterberg (119 dk)

Thomas Hardy’nin klasiği “Çılgın Kalabalıktan Uzak” en yeni uyarlamasıyla karşımızda. Yönetmen koltuğunda “Jagten” ile küllerinden yeniden doğan Danimarkalı yönetmen Thomas Vinterberg, oyuncu kadrosunda ise Carey Mulligan, Michael Sheen, Matthias Schoenaerts, Tom Sturridge, Juno Temple gibi isimler var. Kaçmaz.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=D9MclJzXe9g

far from

16) Eksik (2015) – Barış Atay (110 dk)

Oyunculuğunun yanına yönetmenliğini de ekleyerek ilk filmine imza atan isimlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Barış Atay’ın 1980 darbesi sonrası parçalanan bir ailenin, 30 yıllık ayrılık sürecine ışık tutmaya çalıştığı filmi Eksik, merakla beklediğimiz yapımlar arasında ve festivalin ulusal yarışma bölümünde. Ülkemizde 12 Eylül üzerine yapılan filmlerin durumu ortadayken Barış Atay bu konuda bir ilaç olabilecek mi, bekleyip göreceğiz.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=04O_LtXvhLs

eksik

17) Life in a Fishbowl (2014) – Baldvin Zophoniasson (129 dk)

İzlanda’nın Oscar’larında “En İyi Film” dahil olmak üzere 12 ödüle layık görülüp esip gürleyen “Akvaryumda Yaşamak”, fragmanıyla da hemen ilgiyi üzerine toplayan filmlerden. Tıpkı İzlanda gibi soğuk ama köklerinde sıcak ve dramatik bir film bizleri bekliyor gibi.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=n61wmuQsIlI

fishbowl

18) Im Keller (2014) – Ulrich Seidl (81 dk)

Avusturyalı aykırı yönetmen Ulrich Seidl ne yapsa izlenir diyenlerdenseniz, onun son belgeseli “Im keller”ı da kaçırmazsınız o halde! Fragmanını bir izleyin ve bu belgeselin bildiğiniz belgesellerden olmadığını anlayın, için izleme şevkiyle coşsun!

Fragmanı:  https://www.youtube.com/watch?v=SSdJ6h-QEEU

Im Keller

19) Eisenstein in Guanajuato (2015) – Peter Greenaway (105 dk)

Berlin’de “Altın Ayı” için yarışan Eisenstein Meksika’da, usta yönetmen Peter Greenaway’in son filmi. En son yine festival kapsamında “Goltzius ve Pelikan Kumpanyası”nı izleyip sinemasal şoklar geçirdiğimiz yönetmen, bu sefer de kendine has tarzıyla aykırı ve sinefilleri mest edecek bir filme imza atmışa benziyor.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=fb364B6u1XE

eisenstein

20) Charlie’s Country (2014) – Rolf de Heer (108 dk)

Sinema tarihinin en rahatsız filmlerinden Bad Boy Bubby (1993)’ye imza atan Rolf de Heer’in geçtiğimiz yıl Cannes’ın Belirli Bir Bakış bölümünde yarışan ve “En İyi Erkek Oyuncu” ödülüyle ayrılan son filmi Charlie’s Country, sade, dokunaklı ve kalp kırıcı bir film. Enfes sinematografisi ve David Gulpilil’in muhteşem oyunculuğu görülmeye değer.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=qpcfNQ6tiiE

charlies country

21) Virgin Mountain (2015) – Dagur Kari

Noi Albinoi, Voksne Mennesker ve The Good Heart filmleri ile gönüllerimize taht kuran yönetmen Dagur Kari’nin dördüncü filmi de elbette herhangi bir sebebe gerek duymadan görülmesi gereken filmlerden.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=jZoBLzLQrkI

virgin mountain

22) La isla minima (2014) – Alberto Rodriguez (105 dk)

Goya Ödülleri’nden “En İyi Film” dahil olmak üzere 10 ödülle ayrılan “Bataklık” yılın en çok konuşulan İspanyol filmlerinden. Şimdiden toplamda 31 ödüle layık görüldü ve filmin ünü gün geçtikçe daha çok yayılıyor. İzlemek için sabırsızlanıyoruz.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=GErVX6VnJ2o

la isla minima

23) Hyena (2014) – Gerard Johnson (112 dk)

İngiliz suç filmlerinin yeri ve tadı ayrıdır. İlk filmi Tony (2009) ile neye uğradığımızı şaşırtan bir seri katil filmi yapan Gerard Johnson, ikinci filmi Hyena’da da oldukça sert ve mavi tonlardaki renk skalasıyla görsel anlamda büyüleyici bir iş çıkarmış gibi gözüküyor. Kaçmaz.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=mR1A2e7Vx8A

hyena

24) H. (2014) – Rania Attieh, Daniel Garcia (93 dk)

Dünya prömiyerini Sundance’te, uluslararası Prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapan ve Berlin’de Panorama bölümünde gösterilen H. , bir meteorun düşüşüyle adı Helen olan iki kadının yaşamlarının nasıl alt üst olduğunu anlatıyor. Yılın ilginç bilim kurgu – gerilim – dramalarından biri olacağı aşikar.

Fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=0HW7Os6PRe0

H.

25) Yılanların Öcü (1962) – Metin Erksan (108 dk)

Bir Metin Erksan filmini 53 yıl sonra restore edilmiş bir şekilde festivalde tekrar izlemek paha biçilemez!

yilanlarin öcü

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Modern Kent Yaşamına Hapsolmuş Beyaz Türkler: Hayatboyu (2013)

2009’da Köprüdekiler ile üç farklı yaşamın Boğaziçi Köprüsü’nde kesişmesini anlatan yönetmen Aslı Özge, ikinci filmi Hayatboyu’nda kamerasını yine gözlemci konumuna oturtarak sıkışmış hayatları ele alıyor. Türk sinemasında kırsal kesim hikayelerinin, törenin, Doğu’nun, gelenek ve göreneklerin, muhafazakar ve milliyetçi anlayışın, Kürt sorununun yoğun bir şekilde yer aldığı bir dönemde, güllük gülistanlık gibi gözüken şehir hayatının, modernitenin, entelektüel yaşamın içine sıkışmış insanların hikayelerini izlemeye hasret kalmıştık.

hayatboyu

Aslı Özge, ilk filminde ele aldığı maddi sıkıntılar ve eğitimsizlik yüzünden hayatlarında bir çıkışsızlık yaşayan insanların hikayesini, Hayatboyu’nda steril ve mükemmeliyetçi hayatları içerisinde çoktan boğulmuş olmalarına rağmen birbirlerini terk etmemek için bahaneler üreten modern bir çiftin çıkışsızlığına transfer ediyor. Hikaye farklı, insanlar farklı fakat içinde bulunulan tıkanıklık hissi aynı.

Hayatboyu, beyazın yoğunlukta olduğu, metalin ve camların her köşesini kapladığı, minimalist bir tasarımla döşenmiş dar odaları ve merdivenleriyle dolu bir evde yaşayan 50’li yaşlardaki evli iki karakterin hikayesini anlatıyor. Aslında tasarımı üzerine bu kadar düşünülmüş ve özenilmiş evin, film içindeki üçüncü ana karakter olduğunu söylememiz pek de yanlış olmayacaktır.

Sabit kadrajda çıplaklığın yoğun olduğu bir sevişme sahnesiyle açılan film, Ela ve Can’ın son sevişmelerini gösterir bir nitelik kazanıyor, zira filmin geri kalanında hiçbir şekilde yakınlaştıkları bir ana şahit olmuyoruz. Sevişmeden sonra iş yerine giden ve fotoğraf çektirmek istememesine rağmen önce defalarca fotoğrafı çekilen, sonra da toplu bir fotoğraf karesine dahil olmaya zorlanan Ela’nın bulunduğu atmosfer Dogtooth (2009)Alpeis (2011) ve L (2012) gibi filmlerin oluşturmaya başladığı “Yeni Yunan Dalgası” soğukluğunu anımsatıyor. Ela’nın “-Avokado aldın mı?” repliğiyle, Can’ın garsonla “-Karışık et istedik, tavuk istemedik, -Tavuk da bir ettir efendim, -Bravo size yani!”şeklinde münakaşaya girdiği sahne ise, tıpkı Leyla Yılmaz’ın Bir Avuç Deniz (2011) filminde olduğu gibi garip ve yapay gözüken fakat derin anlamlar barındıran Beyaz Türk diyalogları olarak göze çarpıyor.

hayatboyu1

Mükemmeliyetçi bir şekilde tasarlanmış evde mükemmel bir hayat süremeyen çiftin yaşadığı sıkışmışlığı ilk hisseden ve yansıtmaya başlayan Ela oluyor. Can’ın, Ela’ya karşı olan ilgisizliği evin hem içinde hem dışında devam etmesine rağmen, dışarıdan bakıldığında “mükemmel çift” imajı uyandırıyorlar. Evin oldukça fütüristik ve sorunsuz gözüken ruh hali, muhtemelen Can’ı bir kaçışa itiyor ve bu kaçışı başka bir kadının hayatında arıyor. Can, Ela’yı aldatıyor ama filmde bunun somut olarak sergilendiği bir örnekle karşılaşmıyoruz. Ne diğer kadını görüyoruz, ne de Can’ın bir diyaloguna şahit oluyoruz. Buna tek şahit olan, Can’ın telefondaki konuşmalarını dinleyen Ela. Yönetmen, konuşmaları da bizden saklıyor, çünkü sorun izleyicinin sorunu değil, bununla yüzleşmesi gereken biz değiliz, sadece Ela. Kameranın pan ve tilt haricinde herhangi bir hareket yapmaması, her biri özenle seçilmiş sabit ve uzun planlardan oluşması, olayları sadece gözlemci olarak izlememize olanak sağlıyor. Tıpkı Ela’nın çırılçıplak bir vaziyette aynada kendisini uzun uzun seyrettiği sahnedeki gibi. Burada Defne Halman’ın oyunculuğuna ayrı bir parantez açmak gerekiyor, zira karakterinin içinde bulunduğu ruh halini hem ruhen hem de bedenen çok güçlü ve yoğun bir şekilde izleyiciye hissettirmeyi başarıyor. Hakan Çimenser de filmin başından sonuna kadar tutarlı bir performans sergileyerek göz dolduruyor.

hayatboyu2

Filmdeki deprem sahnesine gelirsek,bu sahne karakterlerin kırılma anını simgeler bir nitelik taşıyor. Geceyarısı komşuları tarafından deprem olduğu gerekçesiyle uyandırılan Ela ve Can, depreme hiçbir şekilde şahit olmuyorlar. Biz de olmuyoruz, onların yaşamadığı, görmediği, duymadığı, hissetmediği hiçbir şeyi bizim deneyimlememize izin vermiyor yönetmen. Deprem, Ela ve Can’ın hayatında bir nevi tetikleyici “sessiz çığlık” oluyor.  Bu noktaya kadar Ela, çok uzun bir süre film içerisinde baskın olarak gösterilen kişi oluyor. Filmin sonuna kadar yaşanılanları onun gözünden izleyeceğimizi zannederken Ankara seyahatinde aniden rahatsızlanıp eve geri döndüğü sahneden itibaren odak noktası Can olmaya başlıyor. Bu sahneden sonra, film de kendi içerisinde biçim değiştirmeye başlıyor. Sıkışmışlık hissi yaratan dar açılı objektif kullanımı, Can’ın işi gereği deprem bölgesi Van’a gitmesiyle yerini çoğunlukla geniş açılı objektiflere bırakıyor. Olay, ikilinin ilişkisinden bir süreliğine çıkıyor, Can’ın gerçek yıkımı görüp kendini düzeltmesine, evliliğine tekrar önem vermesine doğru yol alıyor.

hayatboyu3

Filmin mekanının evden çıkıp Van’a geçtiği anda görüntü yönetmeni Emre Erkmen’e ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Erkmen, oldukça detaylı ve hesaplı, sanatla doğrudan ilişki kuran sinematografik tercihlerini mimar ve ressam olan çiftimizin sanatsal algılarına, zevklerine, renklerine ve bakış açılarına göre şekillendiriyor. Özellikle Ela’nın sergisindeki renk oyunlarıyla süslü epileptik atmosferin uzun süre hafızalardan çıkması zor görünüyor.

Ela’nın ana odak noktası olmaktan çıkıp kameranın Can’ın üzerinde odaklanmaya başlamasıyla, filmin Can’ın üzerinden biteceğini düşünmeye başlarken yanılıyoruz. Van sahneleri bittiğinde ve Can, ilişkisine olan bakış açısını değiştirip eve geri döndüğünde, odak noktası bu sefer hem Can, hem Ela oluyor ve durum eşitleniyor. İki tarafın da içinde yaşamaya devam ettiği sorunlar bitmemesine rağmen, ilişkilerinde artık üçüncü bir kişi olarak nitelendirebileceğimiz evin değiştirilmesi çiftin bir nevi çözümü oluyor. Mutlu aile tablosu korunuyor, sorunsuz ve örnek görünümlü Batılı entelektüel çift imajı devam ediyor fakat “içsel sorunlar” asla bitmiyor, hem de “Hayatboyu”.

8.6 / 10

 

Etiketler: , , , ,

El Cuerpo (2012)

2010’da “Los ojos de Julia” ile ilk sinema filmi senaryosunu yazarak yeteneğini kanıtlayan Oriol Paulo, “El Cuerpo” ile bu sefer senaristliğinin yanında, yönetmenlikteki başarısını da ortaya koyarak İspanyol sinemasının gelişiminde önemli bir isim olacağının sinyallerini veriyor.

elcuerpo2

Oldukça zengin ve hırslı bir işkadını olan Mayka’nın (Belen Rueda) cesedi morgdan kaybolmuştur. Olayı araştıran polis memuru Jaime (Jose Coranado), eşini kaybettikten sonra girdiği travmanın izlerinden kurtulmak ve hala mesleğinde iyi bir polis olduğunu kanıtlamak için cesedi bulmakta kararlıdır. Bunun üzerine Mayka’nın yaşça küçük eşi Alex’i (Hugo Silva) büroya çağırtır ve sorgulama başlar.

Genelde korku, gerilim ve polisiye türünün içerisinde kendine yer bulan intikam filmleri, özellikle Güney Kore sinemasının 2000 sonrasında yaptığı çıkışta büyük pay sahibi olan bir tema. Bilmece usulü bir senaryo, nefes nefese bir kurgu, dramatik açıdan derinlikli karakterler ve şok final şeklinde vuku bulan bu alt tür, hem sanatsal, hem de popüler izleyici kitlesini genel anlamda memnun eden filmler ortaya çıkardı. Oriol Paulo ise “Güney Kore intikam filmi kalıbı”nın İspanyol şubesi olarak nitelendirebileceğimiz “El Cuerpo” ile son yılların en güçlü polisiye gerilimlerinden birine imza atıyor. El Cuerpo’nun, sürekli Avrupa ve Uzakdoğu’nun yaratıcı işlerini yeniden çevrim olarak kopyalayıp uyarlayan Hollywood’un yakın zamanda dikkatini çekeceği kesin.

elcuerpo1

Tik, tak!

Yeşil ve gri tonların ağırlıkta olduğu güçlü bir gece sinematografisi ekseninde çoğunluğu kapalı mekanlarda geçen film, sürekli yaptığı geriye dönüşlerle hikayesinin dramatik yönünü geliştirerek neden-sonuç ilişkisi yaratmaya çalışıyor. Bunu yaparken de her seferinde çok daha fazla soru işareti ortaya çıkarıyor, merak duygusunu sürekli maksimum seviyede tutuyor, kurduğumuz teorileri teker teker çökertiyor ve finaliyle adeta doruk noktasına çıkarak hem tüm soruları cevaplandırıyor, hem de güçlü etkisini bittikten sonra da hissettiriyor.

 Bazı filmler, senaryonun doruk noktasının oluşturduğu güçlü cümlelerle hatırlanır. Incendies’in (2010) en vurucu cümlesi nasıl “Bir artı bir hiç, bir eder mi?” ise, El Cuerpo’yu izleyenler de kuşkusuz “Tik tak!” sözcüğünü hafızalarından çıkaramayacaklardır.

4 / 5

 

Etiketler: , , , , ,

Sen Aydınlatırsın Geceyi (2013)

Türk sinemasında farklı bir ekol oluşturmaya çalışan (belki de oluşturan) yönetmenlerden biri olan Onur Ünlü’nün “absürt” ve “kara mizah” denemesi filmleriyle kendi çapında büyük bir hayran kitlesi oluşturduğu kesin. Bu kitlenin büyük bir kısmı “Leyla ile Mecnun” adlı Tv dizisinden dolayı gelmiş olsa da, Ünlü’nün sinemadaki işlerini takip eden kitle için de tuhaf bir filmografi mevcut. “Sen Aydınlatırsın Geceyi” bilinçli olarak vizyona sokulmayıp isteğe bağlı olarak gösterimi yapılan bir film olarak “Onur Ünlü” farklılığının son ürünü.

sen aydınlatırsın geceyi

Öncelikle bu “farklı olmak” ve “farklı olma çabası” kelimeleri üzerine düşünmek gerekiyor. Onur Ünlü bundan birkaç sene önce televizyondaki bir demecinde “İnsanları eğlendirmek için arada sırada böyle şeyler çekiyoruz. Sinema o kadar önemli bir şey değil yani.” diye bir cümle kurmuştu. Kuşkusuz yedinci sanat olan sinemayı büyük bir bağlılıkla ve aşkla sevenlerin nefret edeceği türden bir cümleydi bu. Daha sonra Ünlü, toplamda 6 filmi olmasına rağmen basına hep filmlerini bir eksik olarak lanse ettirdi. Güneşin Oğlu, Onur Ünlü’nün 3. filmi olmasına rağmen “Onur Ünlü’nün 2. filmi”, Beş Şehir, 4. filmi olmasına rağmen “Onur Ünlü’nün 3. filmi” yazısıyla afişlerde yer aldı ve böyle devam etti. Kuşkusuz Ünlü, 2008 yılında çektiği “Çocuk” filmini filmden saymıyordu! Peki bu farklı olmanın mı, yoksa farklı olma çabasının bir sonucu muydu? Ve en son “Sen Aydınlatırsın Geceyi”nin gösterimlerinin birinde Ünlü filmlerinin “absürt” sıfatına girmediği söyledi, ki oysa filmleri hakkında hangi eleştiri yazısını okursanız okuyun “absürt” sıfatını en az bir kere göreceğiniz bir gerçek. “Absürt”ün kelime anlamını bilen herkes Onur Ünlü filmlerini “absürt” olarak nitelerken, Ünlü niye “Benim filmlerim absürt değil” diyordu? Bunlar konuşulup düşünülecek, ya da kestirip atılarak önemsenmeyecek şeyler. Velhasıl, Onur Ünlü bir şekilde sinema camiasında gündemde kaldı, kalmaya da devam ediyor ve azımsanmayacak da bir hayran kitlesine sahip.

Polis (2007) reklam ve klip estetiğinin ana konuyu dağıttığı ve “absürt” olacağım derken potansiyeli iyiyken alaşağı olmasına neden olan bir filmdi. Çocuk (2008) pek ciddiye alınmayan, çizgi film estetiğinde yetersiz bir denemeydi. “Fantastik mavra” olarak tanımlanan (zira bu tanımı google’a yazdığınızda karşınıza Güneşin Oğlu’ndan ve Onur Ünlü’den başka sonucun çıkmayacağına emin olabilirsiniz!) Güneşin Oğlu (2009) ise türlü absürtlüklerin kol gezdiği, bana kalırsa Tv dizisi kıvamında sadece “fantastik” bir denemeydi. Beş Şehir (2010) içinde en az absürt ögeler yer alan Onur Ünlü filmi olarak 5 hikayeyi birleştiren “arabesk” bir denemeydi ve başarılıydı da. Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi (2011) absürt olayların yer aldığı bir “kara mizah” denemesiydi. Hikayesi diğer filmlere oranla daha derli topluydu fakat yine de iddia edildiği üzere çok zekice değildi. Sen Aydınlatırsın Geceyi (2013) ise kuşkusuz Onur Ünlü’nün açık ara en iyi filmi. Kişisel görüşüme göre ise “tam bir başarı” sayılabilecek tek filmi.

sag1

Sen Aydınlatırsın Geceyi, ütopik bir kasaba tasviri içerisinde özel güçleri olup sıradan insanlarmış gibi yaşayan bir sürü karakterler geçidini içinde barındırıyor. Çeşitli süper kahraman filmlerindeki “süper güç”lerin kolaj olarak bir yansımasını kasabadaki köylülerin üzerinde görüyoruz. Ünlü, “Beş Şehir” filminden bu yana ilk defa “absürt mizah”ı geride bırakarak, “absürt dram”ı odak noktasına alıyor ve bunu “noir” dokusuyla birleştirerek filmin tamamına yayıyor. Öyle ki, filmin gösteriminde Ali Atay ve Demet Evgar’ın karakterlerinin tanıştığı sahneye kadar (ki yaklaşık 40 dakikalık bir süreç) izleyicilerin güldüğü tek bir sahne hatırlamıyorum. Nadine Labaki’nin “Caramel” (2007)’inin şarkısı “Mreyte Ya Mreyte” ise film boyunca birçok kez karşımıza çıkarak filmin dokusuna ve atmosferine duygusal anlamda fazlasıyla güç katıyor.

“Fantastik sinema” türünü birçok açıdan yapıbozumuna uğratan Onur Ünlü, filmi sanatsal ve entelektüel açıdan Türkiye sinemasında görülmemiş bir kalıba sokuyor. Öyle ki, taşra dokusu, çizgi roman estetiği, arabesk anlatısı ve kahvehane kültürü, filmin afişindeki “İnsan endişeden yaratılmıştır” sözünü desteklercesine hareket ediyor. Süper kahraman filmi, kıyamet filmi, intikam filmi, kara film türlerini “absürt” ve “melankolik” olarak yorumlayan Ünlü, tür filmlerini postmodern bir açılımla tek bir pota altında birleştiriyor. Bunu yaparken de hem şok edici, hem de naif olmayı başarabiliyor. Filmin siyah-beyaz olma tercihi ise Onur Ünlü sinemasında (kendisi her ne kadar “Ben sadece siyah-beyaz bir film çekmek istedim” dese de) ilk defa “farklı olma çabası” olarak değil, filmin hikayesi gerektirdiği için olduğu hissiyatı veriyor. Çünkü filmde herkes dertli, herkes endişeli ve ne olursa olsun sıkıntılar bir türlü bitmiyor. Tek sorun ise, süper güce sahip olan çok fazla karakterin bulunduğu kasabada bu karakterlerden birkaçını çıkardığınızda hikayenin hiçbir şey kaybetmeyecek oluşu. Bazı karakterler, sanki daha fazla süper kahramanın, daha fazla özel gücün gösterilmesi için hikayeye eklenmiş hissiyatı vermiyor da değil. (Mesela Cengiz Bozkurt ve Tansu Biçer’in karakterleri) Renksiz bir filmde daha fazla renk ya da daha fazla sıkıntı hikayeye hizmet ediyor mu? Yoksa sadece göze hoş geldiği için mi hikayede bulunuyor?

sag2

Son zamanlarda kendini tekrar ediyor hissiyatı veren Ali Atay, içsel yolculuğu ekseninde melankolisi oldukça sağlam bir karaktere güçlü bir şekilde hayat vererek bu düşünceyi silip atıyor. Aşk üçgeni hikayelerinin “iki kadın” formülünü dolduran Demet Evgar ve Damla Sönmez ise filmin kadın karakterleri olarak kariyerlerinin en farklı performanslarından birini veriyorlar. Ahmet Mümtaz Taylan, Cengiz Bozkurt, Ercan Kesal, Nadir Sarıbacak, Tansu Biçer, Serkan Keskin ve Ezgi Mola gibi oyuncular da eklenince seyir zevki tadından yenmiyor.

Not: “Sen Aydınlatırsın Geceyi” gösterimlerinin ardından yapılan soru-cevapların %70’inin filmle ilgili değil de “Leyla ile Mecnun” ile ilgili olması bence çok can sıkıcı bir durum. Ortada güçlü bir sanat eseri varken ve onun gösterimine gelinmişken durmadan Tv dizisinden bahsedilmesinin hoş bir ortam oluşturmadığı kanaatindeyim.

4 / 5

 

Etiketler: , , , , ,

Stoker (2013)

2000 sonrasında Güney Kore sinemasının kalkınmasında büyük rol oynayan yönetmenler arasında başı çeken Chan wook-Park, “Stoker” ile kendi ülkesindeki başarılarından sonra Hollywood’a transfer edilen yönetmenler arasına adını yazdırdı. Klasik anlatıyı en çok yapıbozumuna uğratan yönetmenlerden biri olarak Park’ın, Hollywood’un geleneksel ve kuralcı yapısına boyun eğip eğmeyeceği tartışma ve merak konusuydu. Fakat görünen o ki şaşırtıcı bir şekilde Chan-wook Park, Hollywood’u değiştirerek Güney Kore sineması üslubuna uyarlamış.

stoker

Babasının ölümünün ardından içine kapanan depresif India (Mia Wasikowska), hiç bilmediği gizemli ve karizmatik amcası Charles’ın (Matthew Goode) gelip onlarla birlikte yaşamaya başlamasına bir anlam veremez. Hiç dostu ya da arkadaşı olmayan dengesiz annesi Evelyn (Nicole Kidman) ise kocasının ölümünden çok etkilenmemiş bir şekilde Charles ile günlerini geçirmeye devam etmektedir. India gün geçtikçe amcasının gizemine kendini kaptırınca masumiyetini kaybetmeye başlayacak ve “aile” psikolojik bir sınavın eşiğinden geçecektir.

Stoker’ın fragmanı ilk çıktığında sert filmler çeken Chan-wook Park’ın oldukça hafif bir filme imza attığını düşünmüş, hatta daha ileri gidip “Aşk-ı Memnu” usulü basit bir Hollywood gerilimine imza attığına inanmıştım. Film ise fragmanının tam tersi bir şekilde oldukça şaşırtıcı bir üslup operasına dönüşmüş. Yer yer slow-motion çekim tekniklerini klasik müzikle harmanlayıp, bunu oldukça iddialı ses tasarımıyla destekleyerek her yönden Hollywood’un anlatısına ters, muhtemel bir Hollywood izleyicisinin sevemeyeceği ve özdeşleşemeyeceği bir film modeli yaratılmış. Hikaye olarak Alfred Hitchcock’un “Shadow of a Doubt” (1943)’ına öykündüğünü söyleyenler olacaktır elbet fakat Hitchcock nasıl bir klasik anlatı ustası olarak gerilimi yaratıyorsa, Chan wook-Park bu anlatı yapısını bozup biçimsel bir şölene dönüştürerek gerilimi had safhada tutmuş. Özellikle gerçeküstücü estetik piyano sahnesi unutulacak gibi değil.

stoker2

Stoker, Hitchcock’a öykünüyor öykünmesine fakat sinematografisini ve sanat yönetimini “kitsch” ögelerle doldurarak klasik anlatılı psikolojik/erotik gerilimlerle de dalgasını geçmeyi ihmal etmiyor. Bu yüzden Brian De Palma’nın son filmi “Passion” (2012) ile bir benzerlik kurmak da kaçınılmaz oluyor.Her iki filmde de olabildiğince plastik ve karton gözüken karakterler kendilerini, filmin biçimsel estetiğine ve alaycı tavrına hizmet ederken buluyorlar. Dolayısıyla ne Stoker’ın ne de Passion’un gişesi yüksek olmayacaktır zira bu tür zeka içeren ve anlatıdan ziyade biçime yönelen yapıtlar popüler izleyicinin yüksek oranda anlamayacağı ve bir kalıba sığdıramayacağı işler olarak kalıyor. Bu durumu yakın zamanda eleştirmenler ve sinemasal çevreler tarafınca son yılların en zeki korku/gerilimlerinden biri olarak görülen (ki o da zeki ve alaycı) The Cabin in The Woods (2011)’un popüler izleyici nezdinde anlaşılamayıp komik bulunması olarak örneklendirebiliriz.

Chan wook-Park, intikam üçlemesi ve diğer filmlerinde kullanmayı çok sevdiği “anime estetiği” karelerini başarılı bir şekilde Stoker’a da entegre ediyor. Güney Kore filmlerinde alıştığımız anime karelerini bir Hollywood yapımında görmek başta şaşırtıyor fakat kötü durduğunu kim söyleyebilir ki? Üstelik Mia Wasikowska tıpkı bir Kore filminden fırlamışçasına başarılı bir psikolojik performans vermişken. Matthew Goode ve Nicole Kidman ikilisi de plastikliği fazlasıyla hissettiren performanslarıyla filmin soğuk ve mesafeli duruşuna gerekli katkıyı yapıyorlar. Chan Wook-Park ise, sürpriz finalleri seven bir yönetmen olarak filmin finalinde yine şaşırtmayı başarıyor ve Hollywood’a göre alışılmışın dışında bir sonla hikayesini sona erdiriyor.

stoker1

Lanetli Kan: Masumiyetin Sonu adıyla vizyona giren Stoker, muhtemelen popüler izleyicinin bir kalıba sokmakta zorlanacağı ve ne tür bir filme geldiğini anlamlandıramayıp karmaşa yaşayacağı, bu yüzden salondan mutsuz ayrılacağı bir film. Fakat Chan wook-Park hayranları ve klasik anlatıyı yapıbozumuna uğratan tür denemelerini sevenler için kuşkusuz önemli bir eser olarak hatırlanacaktır.

3.5 / 5

 

Etiketler: , , , ,

Kon-Tiki (2012)

Norveçli yönetmenler Joachim Ronning ve Espen Sandberg ikilisi sinema kariyerlerine 2006’da Bandidas ile pek de parlak olmayan bir başlangıç yapmıştı. 2 yıl sonra “Max Manus” ile ciddi anlamda iyi film çekeceklerinin sinyallerini veren ikili, Kon-Tiki ile bir önceki filmlerindeki gibi Norveç’e ait bir hikayeye el atarak filmografileri içindeki en iyi işe imza atıyor.

kon-tiki

Norveçli kaşif Thor Heyerdahl’ın, beş arkadaşıyla birlikte 1947 yılında Peru kıyılarından Polinezya’ya varmak için balsa ağacı kütüklerinden yaptığı ve Kon-Tiki adını verdiği sal kuşkusuz tarihteki büyük başarı hikayelerinden birine ev sahipliği yapıyor. Güney Amerikalılar’ın Kristof Kolomb öncesinde balsa kütüklerinden yapılmış bir salla 8.000 kilometre yol kat edip Pasifik Okyanusu’nu geçerek Polinezya’da koloniler kurduğunu kanıtlamaya çalışan Heyerdahl, buna kimseyi inandıramamasına rağmen bilimsel tezinden vazgeçmeyerek salın bir benzerini inşa edip yolculuğa çıkıyor. Yüzme dahi bilmemesine ve çeşitli amaçlarla yanında bulunan beş kişinin kendisine tam olarak inanmamasına rağmen 101 günlük oldukça tehlikeli yolculuğun sonunda başarıya ulaşıyor.

15 milyon dolar bütçesiyle Norveç sinemasının en yüksek bütçeli filmi ünvanına sahip olan Kon-Tiki, Hollywood’un yıllardır kullandığı başarı hikayesi şablonunu neredeyse birebir olarak Norveç’e kopyalıyor. Bu yüzden oyuncular Norveçli olmasa bir Hollywood filmi izlediğimizi zannetmemek zor. Bu yılki Akademi Ödülleri’nde “En İyi Yabancı Film” dalında Oscar adayı seçilmesi de bu yaklaşımın Amerikalılar tarafından kabul gördüğünün bir göstergesi niteliğinde. İmkansız gibi gözüken bilimsel hipotezlerin kanıtlanıp bir efsaneye dönüşmesi kuşkusuz sinema sektörünün en sevdiği hikayelerden biri. Çünkü bu gibi hikayeler izleyiciyle özdeşleşme kurma, macera tabanı yaratma ve “mücadelenden asla vazgeçme” fikrini empoze etme açısından en uygun hikayelerin başında geliyor.

kon-tiki foto

Hem bir salın üzerinde denizde geçmesinden hem de görsel düzenleme ve yapısıyla öne çıkan bir macera tabanı yaratmasından dolayı Ang Lee’nin Life of Pi (2012)’si ile sık sık karşılaştırılacak olan yapım, zaman zaman hayvanları odak noktasına alsa da Life of Pi gibi insan-hayvan dayanışmasıyla ve dini inanç tabanıyla pek ilgilenmediği için bu kısımda ayrılıyor. Hayvanları daha çok Steven Spielberg’in Jaws (1975)’ındaki gibi bir korku unsuru ve engel olarak kullanmayı tercih ediyor. Özellikle köpekbalıklarının filmdeki gerilim miktarında başrol oynayıp önem arz ettiği kesin. Dolayısıyla Wolfgang Petersen’in The Perfect Storm (2000) ile yaptığı yaşanmış bir hikayeden yola çıkan epik bir deniz mücadelesi formülünü uygulayan film, hikaye şablonunu görsel-işitsel açıdan kusursuz işçiliğiyle birleştirerek amacına ulaşıyor. Denize ve mücadeleye açılmadan önceki dönem atmosferinde sağlanan sanat yönetimi başarısı ve Pal Sverre Valheim Hagen’in karizma odaklı performansı da bu amaca artı olarak hizmet ediyor.

kon-tiki foto 2

Kon-Tiki’nin eksi yönleri ise şablon bir hikaye kullanıp türüne yenilikçi hiçbir şey katmaması, hatta anlatısal açıdan zaman zaman eksik kalması oluyor. İzlerken rahatsız olmuyor ve keyifli bir şekilde seyre dalıyoruz fakat “ben bu filmi izlemiştim” düşüncesiyle başka bir filmle kıyaslama ihtiyacı hissediyoruz. Bu da sıradanlaşan bir dramatik yapıyı beraberinde getirerek filmin “kalıcı” olmasını bir nebze engelliyor. Fakat buna rağmen Kon-Tiki, final jeneriğini de gerçek görüntülerle destekleyerek gerçek yaşamdan uyarlanan biyografik filmlerin belge niteliğini koruyup bir “formül filmi” olarak vadettiklerini yerine getirerek izledikten sonra mutlu ayrılmamızı sağlıyor. Avrupa ve Uzakdoğu sinemasından yönetmenlerin birer birer Hollywood’a doğru kaymasının ardından bu filmleriyle Joachim Ronning ve Espen Sandberg ikilisine de her an bir Hollywood filmi yönetmeleri için teklif gelebilir. Dikkat!

3 / 5

 

Etiketler: , , ,